Antakya: Mistik ve gizemli şehir Antioch (3. Bölüm)

İnsanlık tarihi boyunca, her inançtan, her kültürden, en ilkel kabilelerden, en gelişmiş toplumlara, hatta bir inanca sahip olmayanların bile tek bir ortak noktası olmuştur: “Gerçeği aramak!”

Antakya/Samandağ/KELDAĞ
Antakya/Samandağ/KELDAĞ

Yazı dizisi:

Mistik ve gizemli şehir Antioch (1. Bölüm)

Mistik ve gizemli şehir Antioch (2. Bölüm)

‎”Aramak” gerçeği. Fakat bulduğunda ya da o gerçek ona verildiğinde, ne yapacağını hiç düşünmüş müdür acaba?

Gerçek oralarda bir yerde. Tam karşında, hemen yanında ya da çoktan, farklı şekillerde, farklı sembollerle anlatıldı, sunuldu, ya da gerçek diye bir şey aslında yok?


Araştırma notlarından ilginç bilgiler

Bazı efsane ve sırlı olaylara ışık tutalım mı?

İnsanlık tarihi boyunca, her inançtan, her kültürden, en ilkel kabilelerden, en gelişmiş toplumlara, hatta bir inanca sahip olmayanların bile tek bir ortak noktası olmuştur: “Gerçeği aramak”.

‎”Aramak” gerçeği. Fakat bulduğunda ya da o gerçek ona verildiğinde, ne yapacağını hiç düşünmüş müdür acaba?

Gerçek oralarda bir yerde. Tam karşında, hemen yanında ya da çoktan, farklı şekillerde, farklı sembollerle anlatıldı, sunuldu, ya da gerçek diye bir şey aslında yok?

Dediğimiz gibi, tüm inanç sistemlerinin, hatta inançsızların, hiçbir şeyden haberi olmayan en ilkel ve ilk insanlar da dahil, en gelişmiş toplumlara kadar ortak nokta “gerçeği aramak”.

Bu iki değişmeyen unsur için, yani ortak kader ve ortak nokta, insanın “soru sorma” melekesini geliştirmiştir.

Neden doğdu, neden yaşıyor, amaç nedir, doğmadan önce ve öldükten sonra neler oluyor hatta amaç ve misyon, “soru sorma” yeteneğinin gelişmesi ve daha kapsamlı yorumlara neden olmaktadır.

Dünya üzerinde kaç milyar insan varsa, her bir yürek için bir anlayış, bir yorum, bir beklenti ve bir soru olacaktır. Fakat ortak nokta ve ortak kader değişmeyecektir. Arayış, kainat var oldukça sonsuza kadar bitmeyecektir.

Bu çeşitliliğin, farklılığın, zıtlığın, çokluğun, rengarenkliğin, en anlamlı tarafı da bütünü oluşturmasıdır. Bütün’sel anlayış, tüm olana saygı duymaktır. Yoksa her şeyin aynı, benzer, birebir tıpkısı olması değildir.

 “Yüce yaradan tüm kainatı ve canlıları yarattı, kendi varlığıyla ilgili ipuçları bıraktı. Arayıp bulalım, çaba gösterelim istedi.”

Ben mutlak’ın sır olarak kalmasından yanayım çünkü o mutlak’tır, sadece varlığı ile ilgili ipuçları, zaten kainatın kusursuzluğunda, şaşmaz düzeninde, düzensizliğin bile muhteşem harikasında olması yeterli olmalı bizim için. Yoksa dokunduğumuz, bildiğimiz, gördüğümüz bir anlayış ancak put olurdu.

Kainatın yapı taşı insan, insanın yapı taşı atom atomun yapı taşı kuantlar ve daha da ileri boyuta gidildiğinde takyonlar’ın evrensel yapıcı gücü anlaşıldığında belki biraz daha gerçeğe yakınlaşmış olabiliriz. Çünkü kainatta her şey her şeyle etkileşim halinde, haberleşme halinde ise bütün giz burada yatıyor. Bunu hem teknolojik hesaplamalarla hem de içsel görü ile, tüm dinlerin ve kutsal bilgilerin anlatmaya çalıştığı, mistik, ulvi yolla yapılan çalışmaların gizemi de bütün halinde (ayrı ayrı değil) ele alınıp, anlaşıldığında ancak ulaşabiliriz.

Habib-i Neccar Camii ve Türbesi
Habib-i Neccar Camii ve Türbesi

Efsane ve sırlı olaylar / Antakya efsaneleri

Anadolu’da yapılan ilk camii, şimdilerde tarihi cami olarak bilinen Habib-i Neccar camii.

M.S. 40’lı yıllarda Hz.İsa, havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya’yı (Pavlus) Antakya’ya gönderir. Bu iki elçi Antakya’ya girerken koyunlarını otlatan marangoz Habib-i Neccar ile karşılaşır (neccar, marangoz demektir). Habib-i Neccar’da havarilere katılır.

Ancak Antakyalılar elçileri hoş karşılamaz ve onları hapse atarlar. Hz.İsa, bunun üzerine Barnabas’ı şehre üçüncü elçi olarak gönderir. Hz. İsa’nın üç elçisi ve Habib-i Neccar da işkence altında şehit olurlar. Habib-i Neccar’ın başı yine kendi isminin verildiği dağda kesilir ve başı ayaklar arasında dolaştırılır. Kesilen baş dağdan yuvarlanır, aşağılara yola düştüğü yerde türbesi inşa edilir, sonra burası kilise olur, daha sonra da Anadolu’nun ilk camii olarak restore edilir.

Habib-i Neccar Camii ve Türbesi
Habib-i Neccar Camii ve Türbesi

Antakya Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen bir şehirdir. Hz. Muhammed’in hadislerinde de “Şam’a yakin, sulak ve yeşillikli yer” diye işaret ettiği yerdir.

Peki Hz. İsa Üç havarisinin şehit edildiği Antakya kenti’ni neden bu kadar önemsemişti? Kendisine inanan dört imanlı havari bu kentte şehit düştü. Antakya neden bu kadar önemliydi?

Eski kadim sözler insanın aklına gelmekte “Kudüs’te ne varsa, Antakya’da da o var.!”

“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Bu elçilere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir. Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca ona döndürüleceksiniz.” (Yasin suresi 20 – 21 – 22 – ..)”

“Gir Cennetime” (Fecir 30)

Habib-i Neccar Camii ve Türbesi
Habib-i Neccar Camii ve Türbesi

Habib-i Neccar Camii’ni defalarca ziyaret ettim. Habib-i Neccar’ın mübarek kafasının bulunduğu türbe ve camii iç içe. Başının bulunduğu yere gitmek için iki kat aşağı, yerin altına inmek gerekiyor. Aynı zamanda mezar hissi verilen yerde Habib-i Neccar’ın mübarek başı ve Hz. Şem’un-i Sefa’nın da mezari bulunmaktadır.

Şaşırtıcı olan, çok küçük bir mekan olmasına rağmen, 20 kişiye yakın insan orada bulunabiliyor.

Bence iki kat aşağı, yer altına yapılmasının amacı, mezara giriş hissi verilmesi. Ben böyle hissettim. Orada bulunduğumda kendimi mezarda hissettim. Huzur dolu bir mekan.

Hz. İsa’nın öğretisini ilk kabul eden Antakyalı Neccar (peygamber-elçi), Antakyalıları imana çağırırken, Kur’anı kerimden ayetler okuduğu rivayet edilir.

Camii içinde, Neccar’ın başının bulunduğu mezar ve yan odada ise, Hz. İsa’nın havarisi Yuhanna ve Pavlus’un mezarları da bulunmakta.

Neccar’ın gövdesi ise, caminin tam yanında bulunan Habib-i Neccar dağının birkaç metre yukarısında.

Habib-i Neccar Camii ve Türbesi
Habib-i Neccar Camii ve Türbesi

Bedeni de mezar-türbe olarak ziyaret ediliyor.

Antakya’da beni şaşırtan “hiç kimse inancından dolayı yadırganmıyor ve yargılanmıyor.”

Tarihi müslüman bir cami içerisinde hristiyan elçilerinin mezarı bulunması ve aynı masumiyetle ve saygıya ziyaret edilmesi ve kabul görülmesi medeniyetler şehrinin olduğunu apaçık gözler önüne sermektedir.

Habib-i Neccar dağındaki türbesi
Habib-i Neccar dağındaki türbesi

Cami avlusunda yaşadığım sırlı bir olay

Ailemden biri ve ben ikimiz camiden içeri girdik, camide mevlut okutuluyordu.

Tanımadığımız biri tam önümüzde durdu, dilenci değildi ama biraz engelli görünümünde biriydi.

Ben annemle ilgilenmek, mevlüt bitene kadar onu bir yere oturtmak istedim.

Adam, annemin daha sonradan anlattığına göre beni çağırıyormuş.  Ben olayın farkında değildim daha sonra dahil oldum. “ya kevser, ya kevser, kel kevser kel kevser” diye yanımda sürekli bağırmış.

Sonra bir yeri göstererek “gel kevser, gel kevser” demiş. Ben oraları hatırlamıyorum, annemi aldım ve adamın gösterdiği yere doğru ilerledik ve taşa oturduk. Sonra birden sol tarafımda adamın adımı çağırdığını farkettim, olaya orada dahil oldum.

“kel kevser, kel kevser, ya kevser” deyip duruyordu. Ellerini açmış dualar okuyor birşeyler sürekli mırıldanıyordu. Ben de döndüm ona ” benim adım kevser” o da “biliyorum ben” dedi ve yanımdan kalktı gitti.

Adımı nerden bildiğini, neden sürekli ismimi tekrarladığını sormak aklıma gelmedi o an.

Türbeye indiğimde biraz hızlı indim ve türbe yerin iki kat altında mezar gibi bir yer. Annem de arkamdan geliyor bastonla yavaş yavaş. Ben kesik başın olduğu mezarın başında dua ediyorum.biri başıma dokunuyor, sırtıma dokunuyor. Hatta o an başımın üstünde rüzgarlar esiyor, tabiri caizse başım kopmuş sanki yerinden.

İçimden şunu geçirdim, annem geldi herhalde geçmek istiyor, seslenemediği için bana dokunuyordur çekileyim diye. Sağa bir döndüm sağda duvar var. Sonra bakındım benden başka kimse yok ve annem daha yeni iniyor merdivenden. Kalbim ağzımda korktumu hissettim. Sonra annemin yanına gittim üç defa sallandım kendi durduğum yerde, düşüyordum az kalsın. Duvara tutundum sonra çıktık yukarı.

Yaşadığım paranormal fenomenlere biri daha eklenmiş oldu. Defalarca ziyaret ettiğim camiiye her gelişimde farklı bir açıklanamayan olay yaşadım. Anlattığım sadece bir tanesiydi. Habib-i Neccar camii ve havarileri ile, zaman-mekan mevhumu yaşadığınız, kaybolduğunuz ilginç yerlerden sadece biri.

Türbe ve ziyaretgah’lar

İnançları ve imanları bu kadar güçlü, çoğunluğa az rastladım. Kalplerinden bile en ufak bir olumsuzluk geçse, türbelerin, kutsal yerlerin yanına dahi yaklaşmıyorlar.


Türbenin, kutsal yerlerin, kendi olumsuz enerjileriyle kirleneceğini düşünerek hareket ediyorlar. Yapılan ibadetler, dini törenler, adaklar esnasında, kendisinin bedensel-ruhsal-düşünsel “kirli” olduğunu düşündüklerinde orayı terk ediyorlar, ya da bedensel-ruhsal-düşünsel arınıp, temizlenip öyle katılıyorlar.

Dışarıdan duymuyorum, içlerinde yaşıyorum, onlarla bir aradayım. Şaşkınım, inanç ve iman bu kadar güçlü, bu kadar Allah’a aracısız olmanın, her saniyenin, düşünsel şükür’le geçmesi, rüyaları, evliyaları, buranın eşsiz enerjisinin nedeni hala gizemli.

Sedyeyle gelip, gece kalınan ve iyileşmeye büyük bir inanç dua edilen, paranormal hatta gizemli binlerce olayın yaşandığı yer olan Şıh Yusuf elHekim. Literatürlere geçmiş binlerce vaka. Hatta bunları araştıranlar üniversitelerden hocalar, kitaplar yazılıyor. Ama gizemi hala saklı.

Her dinden insanların hoşgörü içinde yaşadığı, inanç ve imanın çok güçlü olmasının genel aura enerjisi mi?

Yoksa büyük bir gücün ve enerjinin insanları inanca ve imana yöneltmesi mi?

Türbenin, kutsal yerlerin, hatta adakların yanına dahi yaklaşılmaması da inanılmaz bir dürüstlükle yapılıyor.

Yaklaşmadığınız, katılmadığınızda biliniyor ki, siz aslında bedensel-ruhsal-düşünsel kirlisiniz.

“Boşver, nasıl olsa kimse görmüyor bilmiyor” denmiyor. Bu kadar dürüst davranılıyor. Fakat kimse tarafından da eleştirilmiyor katılmayanlar. Herkes biliyor böylece.

Fakat diyorsunuz ki, insanlar arasında yargılanmadan oluşan bu “hoşgörü” nasıl olabilir?

Çünkü hoşgörü aslında görünmeyen yüce yaradan’a karşı yapılıyor. O her şeyi biliyor, her şeyi görüyor. O’na yapılan dürüstlük.

Ne kirli olduğunu bilen kişi bundan utanıyor çünkü bu insanlık halinin durumu, ne de onun bu durumundan diğerleri alay ediyor, küçümsüyor. Saygıyla karşılanıyor çünkü bu insanlık durumunun yansıması. Önemli olan dürüstlük ve saygi.

Ve herkesin hoşgörülü olması da yüce yaradan’a olan saygı ve sonsuz iman.

Ben Antakya halkının çok büyük bir çoğunluğunun iman ve inanç gücünden bahsetmeye çalıştım.

Ayrıca, kutsal yerlere ziyaretler ve evlerinde ya da kutsal yerlerdeki adaklar (yemek yapmak dağıtmak, kurban kesmek, aş hazırlamak vs.) Hemen hemen her gün kısım kısım gerçekleşmekte.

Belirli günleri pek yok. Her gün bu inanç devam etmekte.

Hz. Beyazid-i Bestami Cami ve Türbesi
Hz. Beyazid-i Bestami Cami ve Türbesi

Hz. Beyazıd-i Bestami türbesi

Hz.Beyazid Bestami tasavvuf edebiyatının en önde gelen isimlerinden biri, uluların ulusudur. Onun felsefesi ve öğretisi şudur “her insan yaşadığı sürece, meşguliyeti, yaratan ve yaratılanladır.”

Hayatını Allahı zikr ederek geçirmiş bir evliyadır. Hz. Mevlana C.Rumi, Muhyiddin İbn-i Arabi ve Yunus Emre, şiirlerinde Hz.Beyazid Bestami’den söz etmişlerdir. En-El Hakk diyen Hallac-ı elMansur da kendisini örnek almıştır.

Beyazid-i Bestami Hz.’lerinin camisine ilk girişte gördüğüm şu yazı çok ilgi  çekiciydi. Hikayesi şöyledir:

Müridlerinden biri “Efendim kürkünüzden bir parça verseniz de bereket vesilesi olarak üzerimizde taşısak.

Hz. Beyazid-i Bestami de cevaben şunu buyuruyor.

“Evladım sen adam olmazsan, Beyazid”in kürküne değil, derisini yüzüp içine girsen yine bir fayda vermez”

Bir gün uyuya kalıyor Hz.Beyazid Bestami. Ve bir namazını kaçırıyor, o kadar üzülüyor ve ağlıyor, dualar ediyor ki, en sonunda ona şu belirtiliyor. “Ettiğin dualar bin namazdan daha hayırlı olmuştur.”

Daha sonra bir gün yine uyuyakalıyor tam namaz vakti ayağından şeytan onu dürtüyor. “Kalk diyor namaz vakti. Bestami Hazretleri şaşırıyor, şeytana diyor ki “Nasıl olur sen beni kaldırıyorsun namaz vakti diye.” Şeytan da ona diyor ki “Daha once kaçırdığın namaz için bin namazlık hayır duası aldın. Yine aynısı olmasın diye bu sefer seni uyarmak istedim.”

Çok uzun bir zaman yanında yardımcılık yapan kişinin her seferinde ismini unutuyor Bestami Hazretleri. Bir gün yardımcısı içerleniyor ve diyor ki “Efendim yıllardır yanınızdayım ama her seferinde bana adın ne diye soruyorsunuz”

Bestami hazretleri ona diyor ki “Evladım, adını unutuyorum çünkü her an Allaha o kadar yakın oluyorum ki, onunlayken herşeyi unutuyorum, unutkanlığım bundandır”

Beyazidi bestami, hayatı boyunca enaniyet ile ilgili terbiye ile meşgul olmuş bir zat. Hayatı boyunca 45 haccı bulunuyor. Ve şeytan bir gün o’na, “45 hac yaptın, egonu terbiye etmişsindir” diyerekten alay ediyor. O’da dayanamayarak kalabalığa dönüyor “45 haccımı bir ekmeğe kim değişir” bir fakir “ben” diyerekten bir ekmek veriyor. 45 haccını bir fakire bir ekmek karşılığında değişmiş ve onu da bir köpeğin önüne atmış, şeytana boyun eğmemiş, egosunu yenmiş bir insan-i kamil zattır.

Hz. Beyazid-i Bestami Cami ve Türbesi
Hz. Beyazid-i Bestami Cami ve Türbesi

Türbede yaşadığım sırlı bir olay

O gün, fotoğraflar çektim türbede yukarı çıkarken. Içimden de, “fotoğrafları kitapta yayınlamalıyım” düşüncesi geçti. Sonra tam bir poz alacağım ve fotoğraf makinesi kendini iptal etti uzun birsüre açılmadı. Uzun bir süre fotoğraf makinesini açmaya çalıştım, açılmaz ise çok üzülecektim çünkü yanımızda yedek fotoğraf makinesi yoktu, sonra açtım ve çektiğim tüm resimlerin hata verdiğini, garip  görüntüler olduğunu farkettik. Çünkü fotoğraf makinesi digital fotoğraf makinesiydi veya benim düşüncemden ya da türbenin enerjisinden etkilenmesi muhtemeldi.

Ve format attım. Çok üzüldüm ve anladım ki önce izin istemeliyim. Içimden Beyazit Bestami hazretlerinden izin isteyerek tekrar çektim fotoğrafları.

Egonun terbiyesiyle uğraşmış olan bu zattın mekanının fotoğraflarını izin almadan çekmemem gerektiğini hissettim. Ve sonraki fotoğrafları başarıyla çekebildim. Bu olaya şahit olan benimle birlikte dört kişi daha vardır. Yaşadığım bir başka sırlı fenomene biri daha eklenmiş oldu. Ve Hazretlerinin türbesini iki ziyaret edişimde de, başımdan anlam veremediğimiz  ve açıklayamadığım olaylar geçmiştir.

Hızır kültü

Hızır inancı hemen hemen tüm dünyada kabul görmüştür. Birçok dini kökende Hızır inancı yatmaktadır. Yaklaşık olarak üçbinyıldır kabul gören bir inanç olagelmektedir. Tevrat ve kuran’ı kerime göre, Hızır ölümsüz bir insandır. Tevrat ve kuran’da kıssaları bulunmaktadır, her iki kutsal kitapta da anlatıldığı gibi; birden bire çıkıp birden bire kaybolmaları ile ünlüdür. En önemlisi de halklar tarafından zorda kalanlara yardım ettiğine inanılır. Hızır’ın ölümsüzlüğü, iskender ile aşçısı andreas (idris) efsanesine de dayandırılır.

Kaçan balığı yakalamak için suya dalan daha sonra da ab-ı hayatı bularak ölümsüzlüğe ulaşan aşçının öyküsü, Tevratta yaşau ile ilya(ilyas) kuran’da musa ile Hızır’a mâl edilerek, anlatılır. Bu öykü sümer mitolojisinde gılgamış, ve yunan mitolojisinde glaukos efsaneleriyle bağlantılıdır.

Hz. Hıdır (Hızır) ve Hz. Musa’nın buluştuğu yer

Antakya’dan samandağ’ına yolculuk ederken, özellikle hanca”ğız köyünü geçtikten sonra, hava hafif kararmaya ve bulutlanmaya başlıyor.

Hava ne kadar sıcak, yaz, kış ya da soğuk olsa da oradaki sessizliği, gölgeliği, bulutlu havayı devamlı görmek mümkün.

Samandağ denizkıyısında esen rüzgar, sert ama rahatsız etmeyen rüzgar, inanılmaz deniz kokusunu da beraberinde getiriyor.

Türbenin hemen önünde, denize girmek mümkün olmuyor araştırmalarımız esnasında. Çünkü deniz sadece bu yerde girdap ve kum kayması yaşıyor ve çok dalgalı. Aslında fazla derin değil, 13 yaş çocuğunun beline gelen mesafede.

Fakat şimdiye kadar yüzlerce boğulma vakası yaşanmış ve boğulma tehlikesi atlatılmış. Inanışa göre, türbenin enerjisi, buna engel oluyor. Fakat birkaç metre ilerde denize rahatça giriliyor.

Birçok yerde anlatılan hikayelerde, görgü tanıklarının da anlattıkları hatta efsane haline gelmiş Hz. Hıdır hikayeleriyle dolu.

Geçmiş zamanlarda, deniz metrelerce yükselip, neredeyse kasabayı yutacak hale geldiğinde, Hz. Hıdır’ın buna engel olduğunu ve denizin geri çekildiği anlatılıyor.


Fotoğraflar: Kevser Yeşiltaş

Yazı dizisi:

Mistik ve gizemli şehir Antioch (1. Bölüm)

Mistik ve gizemli şehir Antioch (2. Bölüm)


Kevser Yeşiltaş
1971 İzmir doğumlu. Uluslararası Flexo Baskı tesisleri bünyesinde çalışan bir fabrikada Grafik, Reproduksiyon ve Cyreel Üretim Müdürü. 23 yıldır halen Grafik Tasarım ve Renk Ayrım Uzmanlığı mesleğine devam ediyor. Eylül 2009'dan bu yana İndigo Dergisi'nde yazarlık yapıyor. Mayıs 2010'dan bu yana da sinirotesi.com'da kitap yazarlığı yapıyor. http://kevseryesiltas.com kendi sitesinden ziyaret edebilirsiniz.. Yayımlanmış kitapları: Kuantum Gizli Öğretisi (Ağustos 2010) En'el Hakk Gizli Öğretisi "Hallac-ı el Mansur" (Mayıs 2011) Batıni Mevlana (Eylül 2011) Işık Eri Haci Bektaş Veli (Ocak 2012) Arif İçin Din Yoktur Muhyiddin İbn-i Arabi (Temmuz 2012)