Suruç’ta Facia Oldu Ama…

Suruç’ta oyuncaklar bakıyor yüzüme, cansız, kansız ve masum; sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiler… Oyuncak konuşur mu hiç, daha neler?!

suruç facia oldu ama

Oyuncaklar bakıyor yüzüme, cansız, kansız ve masum; sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiler… Oyuncak konuşur mu hiç, daha neler?! Değil konuşmak, sen tutup fırlatmazsan ne can yakar, ne yerinden kıpırdar; ama çocuklar bir görse kanları kaynar!.. Bir oyuncak görüyorum, öylece duruyor, gözleri dolu dolu! Oyuncak ağlar mı hiç?! Ağlamaz, ağlamasın, ağlamamalı! Öyle duruyor işte, bakıyor; oyuncaktan da utanılırmış, anlıyorum! Utanıyorum, gözlerimi kaçırıyorum…

suruç facia oldu amaÇocuklar ve oyuncaklar tehlikeli oluyor, dünya ile oyun oynamak ise tartışmaya kapanıyor! Mesela soru sormak isteyen gazeteci, halk, susturuluyor, ittiriliyor, kovduruluyor… Soru sorulamıyor, dünya oyuncak oluyor; gerçek oyuncaklar ise tehlike saçıyor (!)


Çocuklar oyuncaklarla, birileri gençlerle, dünyayla oynuyor! Bir “Suruç” yazasım geliyor birkaç gündür; elim titriyor, canım yanıyor, içim kararıyor; yazamıyorum! Gençler bakıyor yüzüme, gözleri parlıyor, hepsi ateş gibi, pırıl pırıl; nedense utanıyorum, yine gözlerimi kaçırıyorum; yüzleri soluklaşıyor, bakamıyorum! “Suruç” diyorum, susuyorum; yazamıyorum! Fotoğraf bir köşede, sessizce kalıyor.

Çok geçmiyor ki Adıyaman haykırıyor; yine çok geçmeden tekrar Şanlıurfa ve yarın kim bilir neresi… Sürekli bir yerlerimiz kanıyor, yara bere içinde dolaşıp duruyoruz… Gençler hâlâ solgun, üzgün, tedirgin, gelecek çok belirsiz…

Kınıyoruz Ama…

O zaman ne yapıyoruz?
Kınıyoruz!
Evet, ama bir şartla; sen de kınarsan!
Neyi?
Şunu, bunu, onu… Ne bileyim işte! Karşılığı olsun da, ne olursa olsun…
Ne bu şimdi? Twitter da boy gösteren, “takip edeni takip ederim, takibe takip” saçmalığı gibi bir şey mi? Sanki, galiba, en az onun kadar.


Karşılık beklemek,”istemem ama yan cebime koy” kültüründen ne de olsa; biz de severiz kültürel mevzuları, hemen ayak uydurmayı; “öyle mi canım ağbim?” (!) Öyle, öyle; yaparız, yeri gelir Roma’yı bile yakarız (!)

Efendim şimdi kınamak var, kın’ama’k var; kınamaktan kınamaya dağlar kadar fark var!
Kınarım ama sen de kınarsan.
Kınarım ama sen de şunu yaparsan.
Kınarım ama beğen butonuna basarsan.
Kınarım ama takipçim olursan.
Kınarım ama, ama, ama…
Ama ne kadar da meraklıymışız amaya; olmuyor ama, sonra bu ama, bize de bulaşıveriyor ama! Burayı da sakın yanlış anlama (!) Ne oluyor peki bulaşınca?

Ambulanstan önce toma gitmiş ama.
Güvenlik açığı varmış ama.
Yakın zamanda vali, IŞİD sorusu üzerine gazetecileri gözaltına aldırmıştı ama, diye, mecburen karşı amalar sıralanıveriyor bu sefer… Ve sanki bunlar acıtıyor, düşündürüyor da! O kadar çok ama kullandım ki yazının da suyu çıktı çıkacak; yani bu kadar ama, demek ki biraz fazla ya da yerini iyi seçip kullanmak lazım, her yere gitmiyor görüldüğü gibi.


Amasız yaptığımız işleri gerçekten yapmış oluyoruz; bir yapıyoruz bitiyor; sonra bir başkası geliyor, yapıyoruz o da bitiyor, sonra diğeri… “Ama” dediğimiz şeyler ise yarım yamalak ortada duruyor, sağa sola uçuşuyor, belki kaybolup gidiyor; amayla cümle bitmiyor…


 

Cihan Yılmaz
İstanbul’da yaşar, İstanbul’u da ülkenin bütününü de çok sever. Ne güzel topraklardır bu topraklar; ne güzeldir bu topraklarda düşünmek, yazmak, çizmek, yaşamak; güzeldir elbet…