|
Yazar:
Kevser Yalçın |
15 Mart 2010
| Başa Dön
2|2
[SON]
Ruhsal Bilgiler
ve Yaşam Formülleri
(2)
Her şey
söylenmiş, iletilmiş insanlığa. Akışlarla, ayetlerle, kutsal kitap ve
kutsal yazıtlarla. Her zamanın ve mekânın şartlarına ve anlayışına göre
anlaşılmış ve yorumlanmış. Son zamanlarda, teknoloji geliştikçe,
ulaşılan gerçeklerle, ruhsal iletiler arasında müthiş benzerlikler
olduğu görülüyor. Benzerlikten öte, sanki ulaşılanlar, iletilerin teyidi
mahiyetinde. Bu bakış açısıyla daha derin manalarına iniliyor ve
yorumlanabiliyor.

Dünya nüfusunun yüzde 95'i,
o ya da bu nedenle mutlaka bir inanışa sahip. Dünya kurulduğundan ve
üzerinde insanlar varolduğundan beri, bir güce inanma ihtiyacı duydular.
Bu bir ihtiyaçtı. Zaman ilerledikçe ihtiyaç daha farklı boyut almaya
başladı. Bu güç hakkında daha fazla bilgi edinme ihtiyacı. Neden var
olduğumuz? Nasıl varolduğumuz? Niçin var olduğumuz? Ne zaman
varolduğumuz? Bizi var edenin Ne olduğu? Hakkında sorular oluşmaya
başladı. Ve en sonunda Kim sorusunu kendimize yönelttik. Biz kimdik?
Binlerce yıldan beri, dünya üzerine vazifeli yüce varlıklar gelmiştir.
Onların görevi, insanların yolunu aydınlatmak, örnek olmak, doğruyu
yanlıştan ayırt edici özellik taşıyan akışları, özlü sözleri aktarmak ve
aslında kainatın tesadüfen oluşmadığını, bir amacının, bir yaratıcının
ve hikmetinin olduğunu anlatmak olmuştur. Sadece peygamberler, yüce
zatlar değil, bu görevi üstlenen ismi belki hiç duyulmamış, bilgeler,
ulular, medyumların da görevi, insanlara doğru bilgiye kanal olmaktı.
Bizler hepimiz tek tek ruhumuzun enerjisini, yeryüzüne, maddeye aktarmak
ve maddeyi de tekamül ettirmekle görevli varlıklarız. Hiçbir zaman boş
yere yaşamıyoruz. Hiçbir şeyin boş ve gereksiz olduğu düşüncesine
kapılmamalıyız. Bizler, canlı veya cansız görünen tüm şeylerin,
yaratılmasının bir amacı olduğunu bilmeliyiz. Bunu herkes farklı
algılayabilir, düşünebilir ve yorumlayabilir. İster bilelim ya da
bilmeyelim, ister inanalım, ister inanmayalım, bu gerçeği hiçbir zaman
değiştirmeyecektir.
Gerçek herkesin içinde gönlünde ve ruhunda gizlidir. Herkesin bir
gerçeği vardır. Yoğunluğu, azlığı, çokluğu, o kişinin ruhunda gizlidir.
Ve ancak kendisi bunu bilebilir.
Bu
yüzden kutsal ayette şu belirtilmiştir “Allah size şah damarınızdan
daha yakındır”. Onu göklerde, uzaklarda, erişilmez yerlerde
aramayalım. O bize bizden daha yakındır aslında.

Çünkü insanın bunu bilmesine ihtiyacı vardır. Bu şimdilik, insanın
varlığı ile alakalı olduğu için ihtiyaçtır. Duygusal bir varlık olduğu
için ihtiyaç duymaktadır. Oysa insan ruhunda bu bilgi saklıdır, vardır,
mevcuttur. Fakat dünyaya doğduğu andan itibaren, maddeyle temas halinde
olduğu için bu bilgiyi unutmuştur. Yolunu bulabilmesi için bu ona
hatırlatılmıştır. Hatırlatılma da görevli varlıklar tarafından akışlar
halinde insanlığa sunulmuştur.
Özünde tüm bilgilere sahip olan varlık, dünyaya doğduğunda tüm bu
gerçekleri neden unutmuştur? Neden kendisine sürekli hatırlatılması için
görevli varlıklar gönderilmiş ve akışlar, ayetler, kutsal kitaplar
sunulmuştur.
Dünya üzerinde bulunan 4 kutsal kitap birbirini tamamlayıcı bilgiye
sahiptir ve en son gönderilen Kur’an’da tamamlayıcı ve bütünleyici bilgi
akışı ile son bulmuştur.
Tüm
kutsal metinleri, dinlerin temelini incelediğinizde karşımıza şu
çıkmaktadır. Hepsinde de benzer noktalar insanlığa anlatılmak istenmiş
ve sunulmuştur. Zamanla dejenere oldukları için tekrar bilgi aktarma ve
aktarılma vazifesi, en son Kur’an ayetleri ile son bulmuştur.
Arayan için, isteyen için, arayış içinde olan için, her şey var aslında
yeryüzünde. Gizemi, sırrı arayanlar, hayatın ta kendisine bakmalılar.
Çünkü yaşam bir sır. Hayat bir sır. Ve en büyük sır, sihir, mucize,
yaşam formülü biziz. Yani kendimiziz.
Çünkü, Aklını Kullanmak geçer ayetlerde ve birçok ayette yer
verilir buna. Aklı kullanmak. En önemli yaşam formüllerinden biri
olmalı bizim hayatımızda. Aklımızı kullanmamız gerektiği önemle
vurgulanmıştır. Bizim bir aklımız var. Düşünme yeteneğimiz en büyük
nimettir. Biz düşünen varlıklarız. Aklımızı kullanarak kendimize uygun
yaşam formülleri geliştirebilir, en uygun olanı yine aklımızı kullanarak
bulabiliriz. Hep başkalarının ne dediği değil, bir de kendi ne
dediğimizi duymaya ihtiyacımız yok mu?
Farklıyız, evet, çeşit çeşitiz. Çok çeşitli insanlarız. İlginç türleriz
bizler. Karmaşık yapıya sahibiz. Bizim gezegenimizdeki yaşam türleri o
kadar önemli ki. Düalite dünyasındayız ve çok şanslıyız aslında. Çünkü
herşeyin zıddını görebilecek, anlayabilecek, hangisini seçersek ona
yönelebilecek yetimiz var. Aklımızı kullandığımız sürece. Seçim tamamen
bizim.

Neden yalnız bırakıldık?
Bazı ruhsal
akışlarda da belirtilen çok önemli bir konu var. Dünya insanlarının
evrensel düşünce sisteminin düzenini bozduğu ile ilgili. Hiçbirşey
kaybolmuyorsa, ürettiğimiz tüm negatif düşünceler diğer boyutlarda ve
diğer dünyalardaki varlıkları inanilmaz derecede etkiliyor. Gelişime
engel oluyor. Hastalıklı bir organın bütün vücudu etkilemesi gibi. Ve o
organa müdahale edilir, hastalıklı bölge ameliyatla ya alınır ya da
tedavi edilir. Üretilen düşünce kirliliği tüm evrene zarar veriyor.
Değişmemiz gerekiyor, ancak uçurumun kenarına gelince değişiyor insanlık.
Belki zamanı geldi. Çünkü böyle kompleks yaşam barınağı olan Dünyamızdan
çok az var. Ya da belki de
hiç yok. Çok değerli bir gezegen dünya. Müdahale olmadan değişmemiz
gerek.
Bazı ruhsal akışlarda belirtildiği gibi, dünyanın çok değerli, çok
farklı türlerin bir arada yaşadığı bir gezegen. Düalite kavramı
yaşanıyor dünyada. Seçenekler var ve bu seçeneklere göre yaşamı idame
ettirme var.
“Her dileyen alır, arayan
bulur, kapı çalana açılır”
(Luka İncili 11/9)
Ve
devamı aslında şöyle olmakta, hangi baba, ekmek isteyen oğluna taş
verir, balık isterse yılan verir, yumurta isterse akrep verir. Burada
çok anlamlı bir mesaj, bir şifre ve yaşam formülü yatmaktadır. Ne
istersek ona sahip oluruz, ne dilersek onu alırız. Yani şu an
bulunduğumuz nokta, bizim isteklerimiz doğrultusunda ulaştığımız yerdir.
O zaman yakınmak, kızmak, isyan etmek boşunadır. Yapmamız gereken,
yaşam formüllerini iyi kullanmaktır. Herşey bize verilmiş.
Yorumlamak ve hayata geçirmek ve yaradanın kendisine güven duymak,
hayata güven duymaktır.
Nietsche: "Uçuruma bakarsan,
uçurum da sana bakar."
Hiçliğe bakarsan, hiçlik de sana bakar. Karşılıklı etkileşim. Kuantum
felsefesi, determenizm yasası. Ektiğini biçersin. Düşüncen neyse
O’sundur. Hiçlik olarak görürsen hiçlik elde edersin, uçurum olarak
görürsen, uçurumda kaybolursun. Bu yüzden neyi istediğimizi ve nerede
aradığımızı çok iyi bilmeliyiz. Bu yüzden Akıl verilmiştir bize.
Aklımızı iyi kullanmalıyız. Akıl ve vicdan sahibi varlıklarız.
Yaradan Neden
Tekrara İhtiyaç Duymuştur?
“Andolsun ki, biz sana
tekrarlanan yedi ayeti ve yüce Kur'an'ı verdik.” [Hicr Süresi
87.ayet]

Bunun sırrını anlamaya çalışıyordum, araştırmalarım esnasında.
Neden Fatiha suresine tekrar eden yedi denmiş? İşte bu yüzden. Sürekli
Kur'an içinde tekrarlanmıştır bu ayetteki kelimeler. İnsanlar
teşevvüşteler uykudalar, her an tekrarlanmış ki, farketsinler farkına
varsınlar. Belki yüzlerce yıl farkedilerek gidilmiş, ama bu günümüzde
maddeye tapınmak coşmuş artmış durumda. Unutmak ve görmezlikten gelmek
insana vakıf bir durum. Bu yüzden sürekli tekrarlanmış bu yedi ayet.
Sadece Yaradana ibadet et ve ondan yardım dile. Gittiğimiz yolun doğru
olmasına dikkat et. Fatiha süresini anlayan Kur’anı anlamıştır denilir,
çünkü o süre kutsal kitabın bir özeti mahiyetinde. Ve ismi bu yüzden
tekrarlanan yedi ayettir.
İnsanların uykuda olduğunu gösteren en büyük delillerden biridir bu.
Çünkü bir anımız bir anımıza bile uymamaktadır. Çok değişken
hayatlarımız vardır. Bir an neşeliyken bir anda üzülebiliyoruz. Bugün
çok coşkuluyken, birden panikleyip tüm umudumuzu yitirebiliyoruz.
Duygusal varlıklarız ve her baktığımızı görememe gibi de bir özelliğimiz
var. Bu yüzden tekrarlanan yedi ayet, sürekli olarak bir çok ayette
önemle vurgulanmıştır. Bir noktada kaçırırsak, başka bir noktada
anlayışına ulaşabiliriz, anlayabiliriz, orada bize anlatılmak isteneni
anlayabilelim diye.
Bu
yüzden yaradan, binlerce yıldan bu yana farklı zamanlarda, benzer
bilgileri, kanallar vasıtasıyla insanlığa ulaştırmıştır. Bu bilgiler
bize ışık olmuş, yolumuzu aydınlatmıştır.
Nefsi Bilmeyi
Öğrenmek En Gerekli Yaşam Formülü
Unutmamak gereken bir durum var ki o da "ÇABA"
Çünkü dünyada yaşıyoruz ve ihtiyaç sahibi insanlarız. Maddi manevi
ihtiyaçlarımız var. Eğer ihtiyaç olmasaydı dünyada hiçbir şey olmazdı.
Dünya olmazdı. Çünkü dünya da bir ihtiyaçlar silsilesi sonucu var.

Her
şeyin dozunda, gerekli olduğu kadar ve yeterli düzeyde ihtiyacımız var.
Kendimizde olmayan şeyleri istememiz bizi geliştiren unsurlardır.
Elbette evrendeki her şeye sahibiz fakat, ruhsal varlığımızda, özümüzde.
Peki her şeye sahip olan ruhsal öz varlığın dünyada ne işi var?
Onun da ihtiyacı olduğu için dünyada bedenlenmiyor mu?
Ego, bizim dünyada bulunabilmemiz için kullandığımız bir giysidir. Ego
olmasaydı, dünyada hiçbir buluş, hiçbir keşif, hiçbir gelişme
kaydedilemezdi.
Hedefe ulaşmak için kullanılan en uygun yöntem egodur. Kullanılan
diyorum çünkü, egosal varlıklar olmadığımızı anlamamız için. Biz ego
varlığı değiliz, egoya sahibiz. Ve sahip olduğumuz şeyleri de gerektiği
zaman kullanmalı, gerektiği zaman da kontrol etmeliyiz anlamında.
Egonun santralizasyonu, yani eşkoşma diğer bir ismi ile. Pratik olarak,
yeryüzünde eşkoşmadan herhangi bir şeye ulaşmanın, herhangi bir şeyi
anlamanın imkanı pek yok gibi. Diyelim ki bir bilim araştırması
yapıyorsunuz. Eğer o konuyla kendinizi özdeşleştirmezseniz (egosal),
kendinizi baştan aşağı bir tıp adamı veya bir mühendis gibi
göremezseniz, o işle baş etmeniz mümkün değildir. Bir yazarsınız,
edebiyatçısınız; romanınızla veya şiirinizle veya hikayenizle
eşkoşarsınız, artık siz ve o aynısınız. O zaman bir sanat eseri meydana
getirirsiniz. Bir tiyatrocu ya da artist, rolü ile ne kadar bütünleşirse
o kadar güzel bir sanat ortaya çıkar. Fakat ne yaptığının farkında
olduğu ve farkındalığını en yüksek düzeyde tuttuğu sürece, özdeşleşmenin
kontrolünü yapabilir. İşyerinde iş giysisi, evde ev, arkadaşlarla
arkadaş giysisi yani sürekli sahip olduğumuz ego unsurlarıyla bir
bütünüz iç içeyiz. Hiçbirini birbirine taşımıyoruz, karıştırmıyoruz.
Ama
bir de hayatı bütünüyle eşkoşmuş insanlar vardır. Her şey onun için çok
kıymetlidir. Her şey tapılası bir şeydir. Bu kontrolsüz egodur.
Ego'su kontrolden çıkmış, toplumlar, kavimler, insanların akıbetini
elbette biliyoruz.
Ego
korkulacak, abartılacak, öcü, pis, tu kaka değildir. Çünkü bizim
bahsettiğimiz, doymak bilmeyen, süper ego, şişkin
ego, yüksek ego, kontrolden çıkmış ego değildir.
Her
şeyin nasıl fazlası zarar, azı karar ise, ego'nun da kontrollüsü
gereklidir.
Dünyadaki ıstıraplarımızın nedenini Budizm şu şekilde açıklamaktadır.
“Dünyasal unsurlara bağlanma ve istekler.” Istırabın kaynağı,
nefsin denetlenememesidir. Bunu ortadan kaldıran da Doğru anlama, doğru
niyet, doğru düşünme, doğru konuşma, doğru eylem, doğru çaba, doğru
bilinçlilik ve doğru uyanıklılıktır.
Gotama Buda
(İÖ 563-483)
buna “orta yol”der.
Nefsini bilenlerden ol,
silenlerden değil!
(Şems-i Tebriz)
İnsanların en üstünü
öfkesini, dindiren ve ılımlı davranandır. (Hz. Ali)
Hz. İsa: Ben dünyayı
yendim” (Yuhanna 16:33).
Yaradılan her şey, var olan her şey, bir amaç uğruna yaradılmış ve
vardır. Var olmayan şeyleri bilemiyoruz, ama var olan şeylerin belli bir
amaç için varlığını sürdürdüğünü biliyoruz.
Nasıl ki, dünyada boşu boşuna, mantıksız, hiçbir işe yaramayan şeyler
yok ise. Her şeyin amacı var, her şey bir amaca hizmet ediyor.
O
amaç bütüne hizmetten başka hiçbir şey değil ise.
Karanlık ve aydınlık, varlık ve yokluk, siyah ve beyaz, zenginlik ve
fakirlik,
vs...
Bir kumaşın önü ve arkası gibi. ikisini birbirinden ayıramazsınız,
ayırsanız da yine bir ön ve arka çıkar ortaya bunun gibi. O ikisi bir
bütündür, karanlık olmasaydı aydınlık olabilir miydi? Karanlık olmadan
aydınlığın farkına varabilir miydik?
Yaşam formüllerinin arayışı içinde isek eğer, onu nerede aradığımıza
bakmamız gerek. Bilimde, dinde, doğada, yaşamın içinde mi arıyoruz?
Kendimize dönüp bakmıyoruz? Onu yüreğimizde, kalbimizin taaa
derinlerinde görmüyoruz. Tüm gerçek bizde, yüreğimizde ve ruhumuzda
saklı. Ruhumuzdaki bilgiye ulaşmanın en önemli yaşam formülü de
kalbimizin derinliklerinde. Vicdan sesimizde, sezgilerimizde. En büyük
yaşam formülü biziz, kendimiziz. En büyük sır biziz. En gizemli biziz
yani kendimiziz.
Evren Engellerle
Dolu
Konu başlığına bakarak, engel kelimesinin olumsuz bir etki yarattığını
düşünebiliriz. Oysa bu engeller, ölçü, nizam ve dengeyi işaret eden
engellerdir. Engeller olmasa evren bir kaosa dönerdi.
Nasıl mı?

Her
parça, bütünü oluştururken, denge, ölçü ve nizam içerisinde varlığını
meydana getirmekte. Büyük evrende her cisim belli bir yörünge üzerinde
hareket etmekte. Aynı şekilde, her atom, atomu oluşturan tüm parçalar da
belli bir düzen içerisinde hareket etmekte. Hiçbiri birbirine
değmemekte, birleşmemekte ve düzeni bozucu harekette bulunmamaktadır.
Evrende müthiş bir denge, ölçü, nizam vardır. Atom altı partikülden
tutun, yörüngeler halinde yol alan gezegenlere, güneş sistemlerine,
galaksilere kadar.
Entropi yasası sadece evrende değil, atom altı partiküllerde de
geçerli. Makro evren gibi, mikro evrenin de entropisi düşük. Yani kainat
düzen ve ihtişamıyla, atom altı partiküllerine kadar düzen ve ölçü
içerisinde varlığını sürdürmekte.
Gerçekten biz, herşeyi bir
ölçü ve dengede yarattık.
(Kamer Suresi 49.Ayet).
Ne güneş aya yetişebilir, ne
de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
(Yasin Suresi 40)
Burada bahsedilen ölçü ve denge, engelleri ve boşlukları, düzeni,
engelleri, herhangi birinin diğerine müdahalesi olmadığını anlatmakta.
Herbiri kendi alanını korumakta, engelleri aşıp diğerine müdahalede
bulunmamaktadır.

Son
yapılan araştırmalarda, atom ve atomaltı partükeller arasında boşluklar
olduğunu ve bu boşlukların daimi surette korunduğunu gösteriyor. Hiçbir
atom kendi içerisinde ve diğer başka atomlarla ancak birleşebiliyor bir
araya gelebiliyor. Fakat asla çarpışmıyor o boşlukları kapatamıyor. İki
madde birbirine dokunsa da atomlar birbirine değmiyorlar.
İki
mıknatıs gibi, birbirini çekmiyorlar adeta itiyorlar.
Atomda müthiş bir enerji
depolanmış. Birbirine zıt olan üç-dört tane atom birbiriyle çarpışsa
dünyayı yerinden oynatacak, belki kıyameti koparacak. (Atom
Fizikçi Doç. Dr. İskender Hikmet. 1992-Ekim.)
Tüm
kainat her şey, bir ölçü, düzen ve denge içerisinde yaratılmıştır. Buna
güvenmeliyiz. En küçük zerreden, en büyük galaksi topluluklarına kadar,
insanın tüm hücrelerinin işleyişine kadar her şey, düzen ve denge
halindedir.

Hakk' ın karşına çıkardığı
değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen
değil, seninle beraber aksın.
"Düzenim bozulur, hayatımın
altı üstüne gelir" diye endişe etme.
Nereden biliyorsun hayatın
altının üstünden daha iyi olmayacağını?
(Hz. Mevlana)
Her
zaman şunu düşünüyorum. Bakış açımız, rölatif yani değişken. Bizler
değişken varlıklar olduğumuz için, bakış açımız da önyargılar ve
korkularla dolu. Neyi anlamak istiyorsak o şekilde anlayabilme
kabiliyetimiz var. Bu bizi bazen zorlayan bir durum. Bu yüzden,
söylenen, aktarılan, ya da okuduğumuz ayetleri yorumlarken, buna çok
dikkat etmek gerekir. Eğer, ayakları yere basan, günlük uğraşlardan
kurtulamayan, duygusal, rölatif düşünce yapısına sahip ve önyargılı
yaklaşımlarımız ve korkularımız varsa, yorumlarımız da bunun çok fazla
ilerisine gidemeyecektir.
Çünkü insanlığa aktarılmış, bunca sırlı söz, ayet, başka boyuttan, çok
geniş perspektifli yorumları kapsayan ve evrensel bilgiyi içeren bilgiyi
ihtiva eder. Bizim onu yorumlayışımız insani yorum olacaktır. Biraz
evrensel düşünerek yorumladığımız zaman ise gerçeğe bir nebze de olsa
yaklaşmış olabileceğizdir.
Çünkü ne kadar inancımız yoğun olsa da, hayatın zorlukları ve
karmaşasından, güvensizliğe düşebiliyor ve hayatla ilgili şüphelerimiz
ve kaygılarımız birdenbire oluşabiliyor. Ve bu da bizi strese ve
depresyona itebiliyor. İşte bu noktada, inancımızı asla yitirmemeliyiz.
Güvenimizi ve cesaretimizi yitirmeden, tekrar yolumuza devam
edebilmeliyiz.
Fayda sağlaması ve zihinlerde bir nebze de olsa ışık olması dileği ile.
Yolunuz aydın olsun.
 |
-SON- |
 |
|