|
ANJELİKA AKBAR’LA “BİR” SÖYLEŞİ
Haber
ve Röportaj: Can
Duman
Anjelika Akbar’la bu söyleşiyi
yapmak benim için gerçekten çok önemliydi. Çünkü herkesçe bilinen
müzik ve sanat yönünün yanısıra, felsefik derinliği, yazıları ve
özgün düşünceleriyle ve kişiliğiyle de tanınmasının güzel olacağına
samimiyetimle inanıyorum.
Anjelika Akbar’ı tek bir sıfatla
tarif etmek için kendimizi oldukça zorlamamız gerekir. Çünkü oldukça
çok yönlü biri... Buna rağmen kendini çok basitçe ve en doğal haliyle
ifade etmeyi seçiyor. Resimle, müzikle, sanatla, astronomiyle,
felsefeyle, kitaplarla, kültürle yoğrulmuş, düşünceyle kendini
zenginleştirmiş bir insan. Onu daha iyi ve yakından tanıdıkça ve
onunla ilgili daha çok sey öğrendikçe, doğala, içtenliğe ve özüne
çok yakın biriyle karşı karşıya olduğumuzu farketmemek hemen hemen
imkansız...
Kendisini bu yönleriyle
gözlemleyen ve abartıya kaçmadan ifade etmeye çalışan bizler, onun
hayata, evrene, doğaya, insana olan bakışını inceledikçe ve
irdeledikçe ne kadar derin bir yol kat etmiş olduğunu daha yakından
gördük. Bu roportajın birinci bölümünde onunla sohbetimize,
düşüncelerine ve hassas oldugu konulara tanık olacaksınız... İkinci
bölümünde daha kişisel ve kendisiyle ilgili merak ettiğimiz
konulardaki sorulara verdiği yanıtlar yer alacak.
Dileğimiz odur ki, kendi özüne ve
Yaratıcı’dan gelen güzelliklere sanat yoluyla bu denli yaklaşmış,
bunları müzikle insanlara aktarmak isteyen bu insanın bakış
zenginliğine bizler de bu roportajı okumakla bir çırpıda sahip
olabilelim... Ama bu ancak sihirli bir değnek yardımıyla olabilir...
Eminiz ki, insanlığın bu değerli sanatçının sanatından olduğu kadar
görüşlerinden, düşünce ve kültür zenginliklerinden de alacagı pek
çok güzellikler var...
Bu ay değerli müzisyen, piyanist,
besteci Anjelika Akbar’la yaptığımız uzun, bir hayli ilginç ve
ayrıntılı söyleşinin ilk bölümünü sizlerle paylaşıyoruz...
|
ANJELİKA
AKBAR KİMDİR?
Müzisyen ve filozof bir
babanın ve müzisyen bir annenin çocuğu olarak Kazakistan'da
dünyaya gelen Akbar 1993 yılında Türk vatandaşlığına geçti. 3
yaşında piyano eğitimi almaya başladı. 5 yaşında ilk bestesini
yapan ve konserlere başlayan sanatçı, üstün yetenekli çocukların
yetiştirildiği "Taşkent Devlet Uspensky Müzik Okulu"nda 11 yıl
piyano ve kompozisyon eğitimi gördü. Beş yıl boyunca Taşkent
Devlet Konservatuarı'nda Kompozisyon ve orkestrasyon, piyano ve
org çalışmaları ile eğitim yaşamını sürdürdü. Kompozisyon Yüksek
Lisansını Hacettepe Devlet Konservatuarı'nda tamamladıktan sonra
master ve sanatta yeterlilik derecesi almaya hak kazandı.
Anjelika Akbar'ın tez çalışmasını ise Rus besteci A. Skriabin'in
"Seçme Piyano Eserlerinin Armonik, Melodik, Ritmik, Biçimsel ve
Felsefi Açıdan Analizi" olarak tamamlamıştır. Ankara
Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nın kurucu öğretim elemanları
arasında yer almıştır.
Anjelika Akbar'ın
çıkardığı albümler:
“SU” albümüyle 1999 yılında
ilk defa müzikseverlerle buluştu. 2002 yılı başında Vivaldi'nin
"Dört Mevsim" keman konçertosunun solo piyano uyarlaması Sony
Music International etiketi ile çıkarttı.Yine 2002 yılında Rana
Erkan ve ZARA ile birlikte çalıştığı "bir'den Bir'e" isimli
albümün ardından Bach'ın eserlerini doğu enstrümanlarıyla
sentezlediği "Bach A L'Orientale" isimli albümünde Türkiye'nin
önde gelen müzisyenleriyle çalıştı. Sanatçının kendi beste ve
düzenlemelerinden oluşan "Bir Yudum Su" isimli albümü ise Kasım
2005 sonunda piyasaya çıktı.
ÖDÜLLERİ:
"Moskova
Sobesednik" Basın Ödülü (Senfonik Orkestra ve Çocuk Korosu için
"Kantat");
SSCB
Etnik Müzik Ödülü ("Rus Suiti" Oda Orkestrası için);
Taşkent
Devlet Konservatuarı "Altın Lenin Ödülü" (Üç Yıl Boyunca);
Özbekistan
''En İyi Genç Kompozitör Ödülü";
SSCB
Kompozitörler Cemiyeti "En İyi Genç Kompozitör Ödülü";
4.
Nejat F. Eczacıbaşı Beste Yarışması "Üçüncülük Ödülü";
|
Anjelika
Akbar'la yaptığımız Söyleşi
“Çok
açık bir ilkbahar, her şey eriyor yavaş yavaş, o yaprakların
dönüşümlerini görüyorsunuz. Her şey, her şey..."
Can Duman:
Ben bir insanın gerçek kişiliğinin oluşmasında çocukluğun çok büyük
önemi ve etkisi olduğunu düşünüyorum. Çocukluğunuz nerede ve nasıl
geçti? Sizi en çok etkileyen yanları neydi? Anne ve babanızın
kişiliğiniz üzerinde bıraktığı en önemli etki neydi?
ANJELİKA AKBAR: Çocukluğum
Kazakistan’da geçti.Kazakistan’ın kültür başkentinde geçti. Başkent
o zaman Almaata’ydı ama, benim doğduğum şehir Karagan’dı. Bilim ve
kültür şehriydi. O açıdan da çok şanslıyım. Güzel bir şehir, hoş...
Beni o zamanlar en çok etkileyen, hem doğa, özellikle çok sert iklim
olduğu için çok net bir kış yaşıyorsunuz eksi 35 derece. Çok açık
bir ilkbahar, herşey eriyor yavaş yavaş, o yaprakların dönüşümlerini
görüyorsunuz. Herşey herşey... Fırtınalı, bazen güneşli, bazen çok
yağmurlu bir yaz ve çok güzel bir sonbahar, kırmızılar sarılar,
herşey karışık...Yani çok aşık oluyordum doğanın her mevsim
dönüşümüne..O beni etkiliyordu her zaman. Ve de ayrıca biliyorsunuz
Kazakistan boş bir yer yani ağaçlar çok fazla yok bitkiler çok fazla
yok, step deniyor biz de, siz de galiba öyle diyorsunuz Türkçe’de.
Bazen trenle seyahat ediyordum. O boşlukta seyahat etmek, gökyüzüne,
yıldızlara bakmak bana ilk defa sonsuzluk hissini net olarak
hissettirdi. Bayılıyordum yani ne yapıp yapıp da annemi ikna edip o
boşlukta (steplerin arasında) annemi seyahat etmeye ikna etmeye
çalışırdım.
.jpg)
Not: Resimdeki
oyuncakların küçük Anjelika’ya fotoğraf stüdyosunda verilmiş olduğunu
öğrendik...
Can Duman:
Çocukken çok fazla seyahat yapar mıydınız?
ANJELİKA AKBAR: Evet çok
yapardım. Ben daha altı aylıkken Kazakistan’dan Sibirya’ya, kuzeye,
kutuplara gittim ve orda birkaç ay yaşadım, sanırım o da beni çok
etkilemiştir ama şu anda çok net hatırlamıyorum. Ama o yerleri çok
seviyorum. İçimde, bilinçaltımda o çok büyük bir iz bıraktı. Onun
dışında tabii müzik etkiliyordu. Müzik her zaman ve her yerdeydi.
Ben çok küçükken konserlere gitmeye başladım 2 buçuk 3 yaşlarında.
Annem götürüyordu beni ve birinci sırada seyrediyordum. Hemen böyle
sahneye çok yakın, bale olsun, konser olsun..
Can Duman:
Anneniz ve babanız, her
ikisi de müzisyendi değil mi?
ANJELİKA AKBAR: Evet
babam, aynı zamanda felsefeci, kürsüde profesör. Dolayısıyla müzik
çok önemli bir olaydı benim için. Hem evde sürekli müzik
çalınıyordu, babam çalıyordu, müzisyen arkadaşları geliyordu. Ha,
plak koleksiyonu vardı. Ben oyuncaklarla oynamazdım. Çok az, iki üç
tane oyuncağım vardı, onun dışında pek oynamazdım açıkçası. Ama çok
plaklarım vardı, pikabı ve plağı nasıl kullanacağımı annem bana 2-2
buçuk yaşındayken öğretti. Ben dinlerdim bol bol. Ve resim yapmayı
çok seviyordum. O da her zaman benim için çok önemliydi, müzik
dinleyip resim yapmak. Kendi kendime okumaya başladım, aşağı yukarı
4 buçuk yaşında, kitapları okumaya başladım. Annem de şaşırdı nasıl
oldu diye. Ama notaları zaten biliyordum, daha erken öğrendim.
Kitaplardan aldığım izlenimlerle hem resim yapmaya başladım hem de
müzik. Böyle bir eğlenceli hayatım vardı. Kimisi için hiç eğlenceli
değil ama (gülüyor), benim için müthiş bir evrendi!
Can Duman:
Demekki herkesin kendi ruhuna en uygun ortamda büyümesı gerekiyor,
ne mutlu size ki böyle bir şansa sahip olmuşsunuz...
ANJELİKA AKBAR: Evet. Ama
sık sık evde tek başıma kalıyordum. Annem çalışıyordu, babamla annem
ayrıydı, ben 2 yaşındayken ayrıldılar. Annem sık sık çalışmak
zorunda kaldığı için –haftasonları da çalışırdı- ben de evde tek
başıma camın önünde oturuyordum, kışı ya da yazı seyrediyordum,
çünkü sokağa tek başıma çıkamazdım. Plaklarımla resimlerimle
ilgileniyordum. Zamanım böyle geçiyordu.
"Bu
gezegenle, bu evrenle biriz"
Can Duman:
Anlattığınız şeylerde 2
tane önemli şey gördüm. Bir doğa konusu var, diğeri de sanatla hep
iç içe olmanız. Hayatınızda çocukluğunuzdan beri sanatın yeri
varmış. O zaman şöyle bir sorum olacak:
Doğayla ilişkiniz
nasıldır; mesela sonbahar ve kış mevsiminin üzerinizde etkisi olmuş
mudur, sanatınızda da... Genelde doğayla olan ilişkinizi nasıl tarif
edebilirsiniz? Onunla nasıl bir bağınız vardır? İlham veriyor mu
size...
ANJELİKA
AKBAR: Tabii ki veriyor. Doğanın bir parçasıyız diyoruz ama çok
azımız algılıyor onu tam olarak. Bu gezegenle biriz, bu evrenle
biriz. Ben bunu çok küçük yaştan itibaren hissetmeye başladım. Bilgi
olarak değil, his olarak...Birçok böyle mucizevi şeyler yaşıyordum,
vizyonlardan rüyalardan bana bir sürü şeyler geliyordu, birgün çiçek
dünyasına giriyordum, böyle seyahatlerim vardı, birgün su oluyordum,
birgün bulut oluyordum, yani yarı bilinçli yarı rüya ve
vizyonlarda... Bunun için doğa bizim içimizde yaşıyor, onu tarif
etmek aslında çok zor... Ama her zaman en önemli noktası, doğayla
ben bir olduğumu hissetmişim o zamanlar. Daha sonra bu derinleşti,
yani felsefi anlamda da anladım ki gerçek olduğumuzu herşeyin
birleşik alanda olduğunu, onun için hepimiz zaten aynıyız, ne kadar
farklı olduğumuzu düşünsek de...
Can Duman:
Farklı biçimlerdeyiz ama aynı özü taşıyoruz...
ANJELİKA AKBAR: Evet aynen
öyle.
Can Duman:
Çiçekler var, renkler var doğada. Bunlardan en çok hangilerini
seviyorsunuz... Sizi en çok etkileyen hangileri?
ANJELİKA AKBAR: Yeşil ve
mor, eflatun... İlk başta yeşili farketmiştim resim yaparken,
küçüklükte bol bol yeşili çizip onun içinde uçuyordum... Onun
dışında ilk defa farkettiğim renk mor, eflatun..mavi ve mor
karışımı. O iki renk beni her zaman çok etkiliyordu. Hem de ben
piyano tuşlarını da renkli gördüğüm için küçüklükten beri, o
renklere denk gelen-benim görüşümde denk gelen renkler, tonalite
açısından benim için her zaman önemliydi.
Can Duman:
Bunu hayal ederek mi görüyordunuz yoksa...
ANJELİKA AKBAR: Yoo hayır,
direk görüyordum. Hatta ben zannediyordum ki herkes öyle
görüyor..Sonra da büyüdükçe farkettim ki öyle değil .. (gülüyor)
Can Duman:
Peki büyüdükçe bu yeteneğiniz aynen kalabildi mi?
ANJELİKA AKBAR: Evet tabii
ki. Yani renkler böyle. Çiçeklerle aramda her zaman ilginç bir
ilişkim vardı. Benim korkunç alerjim vardı küçüklükten beri, astım
hastalığım vardı, sonra da geçti, mucizevi bir şekilde bir günde
kesildi. Ama çiçekler benim her zaman aşık olduğum bir nesneydi ve
onlara yaklaşamıyordum. Böyle bir uzaktan sevgim vardı. Alerjim
olduğu için yasaktı. Ondan sonra da birgün artık alerjim azalmıştı
ama bir vizyon görmüştüm çiçeklerle ilgili. Koparıldığı zaman
onların ne çektiğini net olarak hissettim ve ben uzun zaman
kesinlikle çiçeklerin yanına bile yaklaşamadım...Yani çok çok
etkileyici birşeydi. Şu anda artık biraz bu şeyi yontmak zorunda
kaldım. Konserlerde orda burda ister istemez çok çiçek var. Ben bir
ara böyle bir yasak bile koydum konserlerde bana çiçek getirmeyin
diye (gülüyor), bana kesilmiş çiçek getirmeyin çünkü veriyorlar
sahnede ve ben bayılmak üzereyim (gülüyor)... Şu anda bunu
dengelemek zorunda kaldım çünkü yapacak bir şey yok. Ama çiçeklerin
koparılmadığı bir dünyayı da düşünüyorum.
"Kosova
olaylarında mahvoldum, ondan sonra beni etkiledi ve Kosova diye çok
sevilen bir eser yaptım, şu anda son cd’mde “Çağrı” adıyla
geçiyor.”
Can Duman:
Sanatla ve sanatsal bir yaratımla uğraşan insanlarin spiritüel
anlamda ne gibi etkileşimleri olduğunu zaten sormak istiyordum
ancak, bir takım vizyonlar gördüğünüzü de söylediniz. Açmak
gerekirse, müzigin yaşam felsefenize kattıkları nelerdir, sizin
yaşam felsefenizin sanatınıza kattığı en temel şeyler nelerdir?
ANJELİKA AKBAR: Tabi
sanatla uğraşan insanların bünyesi çok daha hassas oluyor, algıları
çok daha açık oluyor. Bu da hem avantaj hem de dezavantaj oluyor.
Ben her ikisini de yaşıyorum hayatımda... Tabi avantaj şu. Çok açık
olduğunuz zaman, çok zengin malzeme alıyorsunuz hayattan. Çok derin,
dingin ve ayrıntılı. Tabi şu anda bu dönemde yaşadığımız dünya hiç
de iç açıcı olmadığı için, inanılmaz çok fazla olay sizi resmen
etkiliyor, dövüyor, auranızı yırtıyor, sarsıyor yanınızda ve
bunların da etkisi uzun sürüyor ve derin oluyor izleri. Onun için
her ikisi de, hem olumlu hem olumsuz açıdan olaylar sizi etkiliyor.
Mesela ben Kosova olaylarında mahvoldum diyebilirim ama ondan sonra
beni etkiledi ve Kosova diye çok sevilen bir eser yaptım, şu anda
son cd’mde “Çağrı” adıyla geçiyor. Çünkü "Kosova" idi, sonra "Barışa
Çağrı" diye çevirdim, şu anda "Çağrı" olarak var. Yani tabii ki bütün
bunlar bir dakikada oluşmuyor. Bir de hayat felsefenizi müzik nasıl
etkiledi diye sordunuz galiba...
Can Duman:
Bunlar birbirinden bağımsız düşünülebilir mi?
ANJELİKA AKBAR: Mümkün
değil bağımsız olamaz. Çünkü bunlar içi içe bir şey. Ben çok erken
anladım ki benim müzikle uğraşmam lazım ve uğraşmamın tek sebebi,
hiçbir zaman müzik benim için amaç değil, sadece araç.. Bir takım
şeyler var benim insanlarla paylaşacağım, ama onlar benim şahsi
şeylerim değil, onlar bana akıyor. Ben de müzik yoluya onu insanlara
getirmek zorundayım, başka çarem yok, ben bunu yapmak zorundayım.
Onun için ben bunu yapıyorum, bu benim en sevdiğim şey, hayatta en
büyük mutluluk kaynağım ve tabii ki daha sonra aldığım bir takım
felsefi eğitimler ve bir takım doktrinler ve bu istikamette bana
gelen bilgiler bunu doğruladı. Zaten müziğin muazzam bir güç
olduğunu, müzik terapi de terapilerin en güçlüsü denilebilir, eğer
terapi alan kişi buna açıksa ve verici de kuvvetliyse, bu muazzam
bir proses. Tabi unutuldu, dünyada düşünce gücü unutulduğu gibi
müzik gücü de unutuldu. Ben onu birazcık birazcık hatırlıyorum,
hatırlatıldı bana ve onu sunmaya çalışıyorum müzik yoluyla.
Bilmiyorum sizin sorunuza cevap verdim mi (gülüyor)..
"Müzik
benim için amaç değil, sadece araç"
Can
Duman: Hayat
felsefenizi birkaç cümleyle ifade etmenizi istesem ne söylemek
istersiniz?
Hayata geliş amacınız sadece
müzik miydi? Bunu düşünmüş olmalısınız..
ANJELİKA AKBAR: Tabii ki
birçok amaçlar var tabii.
Can Duman:
Bazı sanatçılar barışı yaygınlaştırmayı hayat amacı edinmiş
durumdalar..
ANJELİKA AKBAR: Onların
hepsi benim bakış açımın içinde zaten. Ben müzikle bazı şeyleri
aktarmak istiyorsam onların içinde barış var, saflık var, enerji
var, düşünce var, iyi niyet var, barışçı yaklaşım var, bütün bunlar
var...Ve artık söze gerek yok burada. O kadar söz söylendi ki, ve
söylenmeye devam ediyor, ama insanlar artık almıyor çok fazla söz.
Ben de dedim ki herhalde bana da böyle bir şey verdi, niye bütün
şartlar birleşti de, annemin de babamın da müzisyen aynı zamanda
babamın felsefeci oluşu, ya ben bu ortamı seçtim ya da bu ortam bana
hazırlandı ki onları alayım ve o yolda ilerliyeyim... Ama asla ben
yaptım demiyorum, ben yapmıyorum bundan çok eminim. O gelen eserler
ve ilhamlar, başka diyarlarda ve ben buluşuyorum. Ben ne kadar saf
olursam onlar da o kadar saf bir şekilde, o kadar ışıklı bir şekilde
benden geçip karşı tarafa ulaşıyor. Yani ben boruyum bir anlamda ve
bütün sanatçılar eğer öyle düşünüyorlarsa ve öyle bir yaklaşımları
varsa boru işlevini görüyorlar.
“Çoğumuz uyuyoruz bu hayatta,
uyandırıcı birşeylere gerek var ama onlar burada değil. Onlar artık
bu karışmış ortamda değil, onları artık başka yerden getirmek lazım.
Kendi içimizdeki derinliklerden, hepimizde onlar var,
ulaşabilsek...”
Tabii ki benim aldığım eğitim,
benim kişiliğim, dilim, bir takım şahsi şeylerim etken oluyor. Bir
ressam bir yerde tablo gördüğü zaman, önünde bir takım fırçalar ve
renkler var, tabloyu oluştururken bunları kullanıyor. Benim de
elimde bir takım fırçalar ve renkler var, ama asıl gördüğüm şey
burada değil ve benim içimde değil.. Ben müziği öyle görüyorum ve
genel olarak sanatı. Dolayısıyla benim hayata karşı duruşum ve
bakışım, ve felsefem...ona felsefe bile demek istemiyorum, bu da
biraz klişeleşmiş bir şey hayat felsefem filan dizilerde filan
heryerde söyleniyor...Yani aslında çok basit..İnsan tanrısal, ışıklı
bir varlık ve insanlar şu anda bu dünyada o ışıktan epeyce
uzaklaşmış vaziyetteler ve dünya da canlı bir varlık. Dünyanın da
başına gelen birçok şeyler var, çoğu insanlığın yaptığından dolayı.
İnsanın düşünce gücünün yanlış kullanıldığından dolayı, inanılmaz
büyü yaptıklarından dolayı, çünkü büyü de enerjileri ve hayatın
dengelerini altüst eden bir şey yani bilinçli olarak birine zarar
vermek. Yani birçok faktörden dolayı dünya zor durumda ve ben bu
anlamda ne yapabilirim... Kalbim umarım ki temiz ve benim dualarım
inşallah kabul olur, ben istiyorum ki bana akan o temiz, ben
hissediyorum saf bir şey aktığını, bana verilen dille onu güzel
güzel paylaşayım ve insanlara mümkün oldukça onların özüne
döndürecek şeyleri vereyim. Paylaşım bu.
Can Duman:
Bazı sanatçılar şöyle üretim yapıyorlar. Yaşadığı şeyleri
biriktiriyorlar, dolayısıyla insanlardan aldığı izlenimleri veya
hayatındaki olayları kendi süzgecinden geçirerek yeniden insanlara
yansıtıyorlar. Bir anlamda ayna tutmak gibi. Ama sizin daha farklı
bir anlayışınız var.
ANJELİKA AKBAR: Evet ben
de öyle bir şey yok.
"Çoğumuz uyuyoruz bu
hayatta"
Can
Duman: Siz daha
farklı bir kaynaktan... Yani bir nevi Tanrı'ya ulaşmaya
çalışıyorsunuz galiba.
ANJELİKA AKBAR: Evet. Şu
anda gerek yok zaten fotoğraf çekmeye ve göstermeye insanlara.
Herkes zaten görüyor göreceğini ama biraz daha detaylı görüyor o
kadar. Fotoğrafa değil başka bir şeye gerek var. Bakın burada siz
yaşıyorsunuz çoğunuz uyuyorsunuz, çoğumuz uyuyoruz bu hayatta,
uyandırıcı bir şeylere gerek var ama onlar burada değil. Onlar artık
bu karışmış ortamda değil, onları artık başka yerden getirmek lazım.
Kendi içimizdeki derinliklerden, hepimizde onlar var, ulaşabilsek...
Can Duman:
Sanat da bunu açan bir yol galiba.
ANJELİKA AKBAR: Evet evet,
kesinlikle. Eğer sanatçı egoist değilse, ben yapıyorum demiyorsa,
kendini dünya yaratıcısı ya da evren hükümdarı gibi görmüyorsa, o
zaman öyledir.
1.Bölümün Sonu.
Ocak sayımızda devam edecek...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var.
Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu
sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem
edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor.
levalse_devie@yahoo.com
|