Sayı 58 | Temmuz 2010                Anasayfa  |  Kurumsal Reklam Arşiv |  Gündem |  Röportajlar |  İndigo Dünya |  İnsan |  Sağlık  |  Kültür Sanat  | Çocuk  |  Eğitim  |  Çevre |  Bilim



 Paylaş


BAĞLANTILARIMIZ

Sinema Life

Nasıl Daha İyi Yaparım?

Mor İnovasyon

Mustep

Sonsuz Us

Satranç Dünyası

Sessiz Bilgi

 

 

ANJELİKA AKBAR’LA “BİR” SÖYLEŞİ 

Haber ve Röportaj: Can Duman

Anjelika Akbar’la bu söyleşiyi yapmak benim için gerçekten çok önemliydi. Çünkü herkesçe bilinen müzik ve sanat yönünün yanısıra, felsefik derinliği, yazıları ve özgün düşünceleriyle ve kişiliğiyle de tanınmasının güzel olacağına samimiyetimle inanıyorum.

Anjelika Akbar’ı tek bir sıfatla tarif etmek için kendimizi oldukça zorlamamız gerekir. Çünkü oldukça çok yönlü biri... Buna rağmen kendini çok basitçe ve en doğal haliyle ifade etmeyi seçiyor. Resimle, müzikle, sanatla, astronomiyle, felsefeyle, kitaplarla, kültürle yoğrulmuş, düşünceyle kendini zenginleştirmiş bir insan. Onu daha iyi ve yakından tanıdıkça ve onunla ilgili daha çok sey öğrendikçe, doğala, içtenliğe ve özüne çok yakın biriyle karşı karşıya olduğumuzu farketmemek hemen hemen imkansız...

Kendisini bu yönleriyle gözlemleyen ve abartıya kaçmadan ifade etmeye çalışan bizler, onun hayata, evrene, doğaya, insana olan bakışını inceledikçe ve irdeledikçe ne kadar derin bir yol kat etmiş olduğunu daha yakından gördük. Bu roportajın birinci bölümünde onunla sohbetimize, düşüncelerine ve hassas oldugu konulara tanık olacaksınız... İkinci bölümünde daha kişisel ve kendisiyle ilgili merak ettiğimiz konulardaki sorulara verdiği yanıtlar yer alacak. 

Dileğimiz odur ki, kendi özüne ve Yaratıcı’dan gelen güzelliklere sanat yoluyla bu denli yaklaşmış, bunları müzikle insanlara aktarmak isteyen bu insanın bakış zenginliğine bizler de bu roportajı okumakla bir çırpıda sahip olabilelim... Ama bu ancak sihirli bir değnek yardımıyla olabilir... Eminiz ki, insanlığın bu değerli sanatçının sanatından olduğu kadar görüşlerinden, düşünce ve kültür zenginliklerinden de alacagı pek çok güzellikler var...  

Bu ay değerli müzisyen, piyanist, besteci Anjelika Akbar’la yaptığımız uzun, bir hayli ilginç ve ayrıntılı söyleşinin ilk bölümünü sizlerle paylaşıyoruz...

ANJELİKA AKBAR KİMDİR?

Müzisyen ve filozof bir babanın ve müzisyen bir annenin çocuğu olarak Kazakistan'da dünyaya gelen Akbar 1993 yılında Türk vatandaşlığına geçti. 3 yaşında piyano eğitimi almaya başladı. 5 yaşında ilk bestesini yapan ve konserlere başlayan sanatçı, üstün yetenekli çocukların yetiştirildiği "Taşkent Devlet Uspensky Müzik Okulu"nda 11 yıl piyano ve kompozisyon eğitimi gördü. Beş yıl boyunca Taşkent Devlet Konservatuarı'nda Kompozisyon ve orkestrasyon, piyano ve org çalışmaları ile eğitim yaşamını sürdürdü. Kompozisyon Yüksek Lisansını Hacettepe Devlet Konservatuarı'nda tamamladıktan sonra master ve sanatta yeterlilik derecesi almaya hak kazandı. Anjelika Akbar'ın tez çalışmasını ise Rus besteci A. Skriabin'in "Seçme Piyano Eserlerinin Armonik, Melodik, Ritmik, Biçimsel ve Felsefi Açıdan Analizi" olarak tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nın kurucu öğretim elemanları arasında yer almıştır.

Anjelika Akbar'ın çıkardığı albümler:

“SU” albümüyle 1999 yılında ilk defa müzikseverlerle buluştu. 2002 yılı başında Vivaldi'nin "Dört Mevsim" keman konçertosunun solo piyano uyarlaması Sony Music International etiketi ile çıkarttı.Yine 2002 yılında Rana Erkan ve ZARA ile birlikte çalıştığı "bir'den Bir'e" isimli albümün ardından Bach'ın eserlerini doğu enstrümanlarıyla sentezlediği "Bach A L'Orientale" isimli albümünde Türkiye'nin önde gelen müzisyenleriyle çalıştı. Sanatçının kendi beste ve düzenlemelerinden oluşan "Bir Yudum Su" isimli albümü ise Kasım 2005 sonunda piyasaya çıktı.

ÖDÜLLERİ:

 "Moskova Sobesednik" Basın Ödülü (Senfonik Orkestra ve Çocuk Korosu için "Kantat");
 SSCB Etnik Müzik Ödülü ("Rus Suiti" Oda Orkestrası için);
 Taşkent Devlet Konservatuarı "Altın Lenin Ödülü" (Üç Yıl Boyunca);
 Özbekistan ''En İyi Genç Kompozitör Ödülü";
 SSCB Kompozitörler Cemiyeti "En İyi Genç Kompozitör Ödülü";
 4. Nejat F. Eczacıbaşı Beste Yarışması "Üçüncülük Ödülü";
 

 

Anjelika Akbar'la yaptığımız Söyleşi

“Çok açık bir ilkbahar, her şey eriyor yavaş yavaş, o yaprakların dönüşümlerini görüyorsunuz. Her şey, her şey..."

Can Duman: Ben bir insanın gerçek kişiliğinin oluşmasında çocukluğun çok büyük önemi ve etkisi olduğunu düşünüyorum. Çocukluğunuz nerede ve nasıl geçti? Sizi en çok etkileyen yanları neydi? Anne ve babanızın kişiliğiniz üzerinde bıraktığı en önemli etki neydi?

ANJELİKA AKBAR: Çocukluğum Kazakistan’da geçti.Kazakistan’ın kültür başkentinde geçti. Başkent o zaman Almaata’ydı ama, benim doğduğum şehir Karagan’dı. Bilim ve kültür şehriydi. O açıdan da çok şanslıyım. Güzel bir şehir, hoş... Beni o zamanlar en çok etkileyen, hem doğa, özellikle çok sert iklim olduğu için çok net bir kış yaşıyorsunuz eksi 35 derece. Çok açık bir ilkbahar, herşey eriyor yavaş yavaş, o yaprakların dönüşümlerini görüyorsunuz. Herşey herşey... Fırtınalı, bazen güneşli, bazen çok yağmurlu bir yaz ve çok güzel bir sonbahar, kırmızılar sarılar, herşey karışık...Yani çok aşık oluyordum doğanın her mevsim dönüşümüne..O beni etkiliyordu her zaman. Ve de ayrıca biliyorsunuz Kazakistan boş bir yer yani ağaçlar çok fazla yok bitkiler çok fazla yok, step deniyor biz de, siz de galiba öyle diyorsunuz Türkçe’de. Bazen trenle seyahat ediyordum. O boşlukta seyahat etmek, gökyüzüne, yıldızlara bakmak bana ilk defa sonsuzluk hissini net olarak hissettirdi. Bayılıyordum yani ne yapıp yapıp da annemi ikna edip o boşlukta (steplerin arasında) annemi seyahat etmeye ikna etmeye çalışırdım. 

Not: Resimdeki oyuncakların küçük Anjelika’ya fotoğraf stüdyosunda verilmiş olduğunu öğrendik... 

Can Duman: Çocukken çok fazla seyahat yapar mıydınız?

ANJELİKA AKBAR: Evet çok yapardım. Ben daha altı aylıkken Kazakistan’dan Sibirya’ya, kuzeye, kutuplara gittim ve orda birkaç ay yaşadım, sanırım o da beni çok etkilemiştir ama şu anda çok net hatırlamıyorum. Ama o yerleri çok seviyorum. İçimde, bilinçaltımda o çok büyük bir iz bıraktı. Onun dışında tabii müzik etkiliyordu. Müzik her zaman ve her yerdeydi. Ben çok küçükken konserlere gitmeye başladım 2 buçuk 3 yaşlarında. Annem götürüyordu beni ve birinci sırada seyrediyordum. Hemen böyle sahneye çok yakın, bale olsun, konser olsun..

Can Duman: Anneniz ve babanız, her ikisi de müzisyendi değil mi?

ANJELİKA AKBAR: Evet babam, aynı zamanda felsefeci, kürsüde profesör. Dolayısıyla müzik çok önemli bir olaydı benim için. Hem evde sürekli müzik çalınıyordu, babam çalıyordu, müzisyen arkadaşları geliyordu. Ha, plak koleksiyonu vardı. Ben oyuncaklarla oynamazdım. Çok az, iki üç tane oyuncağım vardı, onun dışında pek oynamazdım açıkçası. Ama çok plaklarım vardı, pikabı ve plağı nasıl kullanacağımı annem bana 2-2 buçuk yaşındayken öğretti. Ben dinlerdim bol bol. Ve resim yapmayı çok seviyordum. O da her zaman benim için çok önemliydi, müzik dinleyip resim yapmak. Kendi kendime okumaya başladım, aşağı yukarı 4 buçuk yaşında, kitapları okumaya başladım. Annem de şaşırdı nasıl oldu diye. Ama notaları zaten biliyordum, daha erken öğrendim. Kitaplardan aldığım izlenimlerle hem resim yapmaya başladım hem de müzik. Böyle bir eğlenceli hayatım vardı. Kimisi için hiç eğlenceli değil ama (gülüyor), benim için müthiş bir evrendi!

Can Duman: Demekki herkesin kendi ruhuna en uygun ortamda büyümesı gerekiyor, ne mutlu size ki böyle bir şansa sahip olmuşsunuz...

ANJELİKA AKBAR: Evet. Ama sık sık evde tek başıma kalıyordum. Annem çalışıyordu, babamla annem ayrıydı, ben 2 yaşındayken ayrıldılar. Annem sık sık çalışmak zorunda kaldığı için –haftasonları da çalışırdı- ben de evde tek başıma camın önünde oturuyordum, kışı ya da yazı seyrediyordum, çünkü sokağa tek başıma çıkamazdım. Plaklarımla resimlerimle ilgileniyordum. Zamanım böyle geçiyordu.

 

"Bu gezegenle, bu evrenle biriz"

Can Duman: Anlattığınız şeylerde 2 tane önemli şey gördüm. Bir doğa konusu var, diğeri de sanatla hep iç içe olmanız. Hayatınızda çocukluğunuzdan beri sanatın yeri varmış. O zaman şöyle bir sorum olacak:

Doğayla ilişkiniz nasıldır; mesela sonbahar ve kış mevsiminin üzerinizde etkisi olmuş mudur, sanatınızda da... Genelde doğayla olan ilişkinizi nasıl tarif edebilirsiniz? Onunla nasıl bir bağınız vardır? İlham veriyor mu size...

ANJELİKA AKBAR: Tabii ki veriyor. Doğanın bir parçasıyız diyoruz ama çok azımız algılıyor onu tam olarak. Bu gezegenle biriz, bu evrenle biriz. Ben bunu çok küçük yaştan itibaren hissetmeye başladım. Bilgi olarak değil, his olarak...Birçok böyle mucizevi şeyler yaşıyordum, vizyonlardan rüyalardan bana bir sürü şeyler geliyordu, birgün çiçek dünyasına giriyordum, böyle seyahatlerim vardı, birgün su oluyordum, birgün bulut oluyordum, yani yarı bilinçli yarı rüya ve vizyonlarda... Bunun için doğa bizim içimizde yaşıyor, onu tarif etmek aslında çok zor... Ama her zaman en önemli noktası, doğayla ben bir olduğumu hissetmişim o zamanlar. Daha sonra bu derinleşti, yani felsefi anlamda da anladım ki gerçek olduğumuzu herşeyin birleşik alanda olduğunu, onun için hepimiz zaten aynıyız, ne kadar farklı olduğumuzu düşünsek de...

Can Duman: Farklı biçimlerdeyiz ama aynı özü taşıyoruz...

ANJELİKA AKBAR: Evet aynen öyle.

Can Duman: Çiçekler var, renkler var doğada. Bunlardan en çok hangilerini seviyorsunuz... Sizi en çok etkileyen hangileri?

ANJELİKA AKBAR: Yeşil ve mor, eflatun... İlk başta yeşili farketmiştim resim yaparken, küçüklükte bol bol yeşili çizip onun içinde uçuyordum... Onun dışında ilk defa farkettiğim renk mor, eflatun..mavi ve mor karışımı. O iki renk beni her zaman çok etkiliyordu. Hem de ben piyano tuşlarını da renkli gördüğüm için küçüklükten beri, o renklere denk gelen-benim görüşümde denk gelen renkler, tonalite açısından benim için her zaman önemliydi.

Can Duman: Bunu hayal ederek mi görüyordunuz yoksa...

ANJELİKA AKBAR: Yoo hayır, direk görüyordum. Hatta ben zannediyordum ki herkes öyle görüyor..Sonra da büyüdükçe farkettim ki öyle değil .. (gülüyor)

Can Duman: Peki büyüdükçe bu yeteneğiniz aynen kalabildi mi?

ANJELİKA AKBAR: Evet tabii ki. Yani renkler böyle. Çiçeklerle aramda her zaman ilginç bir ilişkim vardı. Benim korkunç alerjim vardı küçüklükten beri, astım hastalığım vardı, sonra da geçti, mucizevi bir şekilde bir günde kesildi. Ama çiçekler benim her zaman aşık olduğum bir nesneydi ve onlara yaklaşamıyordum. Böyle bir uzaktan sevgim vardı. Alerjim olduğu için yasaktı. Ondan sonra da birgün artık alerjim azalmıştı ama bir vizyon görmüştüm çiçeklerle ilgili. Koparıldığı zaman onların ne çektiğini net olarak hissettim ve ben uzun zaman kesinlikle çiçeklerin yanına bile yaklaşamadım...Yani çok çok etkileyici birşeydi. Şu anda artık biraz bu şeyi yontmak zorunda kaldım. Konserlerde orda burda ister istemez çok çiçek var. Ben bir ara böyle bir yasak bile koydum konserlerde bana çiçek getirmeyin diye (gülüyor),  bana kesilmiş çiçek getirmeyin çünkü veriyorlar sahnede ve ben bayılmak üzereyim (gülüyor)...  Şu anda bunu dengelemek zorunda kaldım çünkü yapacak bir şey yok. Ama çiçeklerin koparılmadığı bir dünyayı da düşünüyorum.

 

"Kosova olaylarında mahvoldum, ondan sonra beni etkiledi ve Kosova diye çok sevilen bir eser yaptım, şu anda son cd’mde “Çağrı” adıyla geçiyor.” 

Can Duman: Sanatla ve sanatsal bir yaratımla uğraşan insanlarin spiritüel anlamda ne gibi etkileşimleri olduğunu zaten sormak istiyordum ancak, bir takım vizyonlar gördüğünüzü de söylediniz. Açmak gerekirse, müzigin yaşam felsefenize kattıkları nelerdir, sizin yaşam felsefenizin sanatınıza kattığı en temel şeyler nelerdir?

ANJELİKA AKBAR: Tabi sanatla uğraşan insanların bünyesi çok daha hassas oluyor, algıları çok daha açık oluyor. Bu da hem avantaj hem de dezavantaj oluyor. Ben her ikisini de yaşıyorum hayatımda... Tabi avantaj şu. Çok açık olduğunuz zaman, çok zengin malzeme alıyorsunuz hayattan. Çok derin, dingin ve ayrıntılı. Tabi şu anda bu dönemde yaşadığımız dünya hiç de iç açıcı olmadığı için, inanılmaz çok fazla olay sizi resmen etkiliyor, dövüyor, auranızı yırtıyor, sarsıyor yanınızda ve bunların da etkisi uzun sürüyor ve derin oluyor izleri. Onun için her ikisi de, hem olumlu hem olumsuz açıdan olaylar sizi etkiliyor. Mesela ben Kosova olaylarında mahvoldum diyebilirim ama ondan sonra beni etkiledi ve Kosova diye çok sevilen bir eser yaptım, şu anda son cd’mde “Çağrı” adıyla geçiyor. Çünkü "Kosova" idi, sonra "Barışa Çağrı" diye çevirdim, şu anda "Çağrı" olarak var. Yani tabii ki bütün bunlar bir dakikada oluşmuyor. Bir de hayat felsefenizi müzik nasıl etkiledi diye sordunuz galiba...

Can Duman: Bunlar birbirinden bağımsız düşünülebilir mi?

ANJELİKA AKBAR: Mümkün değil bağımsız olamaz. Çünkü bunlar içi içe bir şey. Ben çok erken anladım ki benim müzikle uğraşmam lazım ve uğraşmamın tek sebebi, hiçbir zaman müzik benim için amaç değil, sadece araç.. Bir takım şeyler var benim insanlarla paylaşacağım, ama onlar benim şahsi şeylerim değil, onlar bana akıyor. Ben de müzik yoluya onu insanlara getirmek zorundayım, başka çarem yok, ben bunu yapmak zorundayım. Onun için ben bunu yapıyorum, bu benim en sevdiğim şey, hayatta en büyük mutluluk kaynağım ve tabii ki daha sonra aldığım bir takım felsefi eğitimler ve bir takım doktrinler ve bu istikamette bana gelen bilgiler bunu doğruladı. Zaten müziğin muazzam bir güç olduğunu, müzik terapi de terapilerin en güçlüsü denilebilir, eğer terapi alan kişi buna açıksa ve verici de kuvvetliyse, bu muazzam bir proses. Tabi unutuldu, dünyada düşünce gücü unutulduğu gibi müzik gücü de unutuldu. Ben onu birazcık birazcık hatırlıyorum, hatırlatıldı bana ve onu sunmaya çalışıyorum müzik yoluyla. Bilmiyorum sizin sorunuza cevap verdim mi (gülüyor)..

 

 

"Müzik benim için amaç değil, sadece araç"

Can Duman: Hayat felsefenizi birkaç cümleyle ifade etmenizi istesem ne söylemek istersiniz? Hayata geliş amacınız sadece müzik miydi? Bunu düşünmüş olmalısınız..

ANJELİKA AKBAR: Tabii ki birçok amaçlar var tabii.

Can Duman: Bazı sanatçılar barışı yaygınlaştırmayı hayat amacı edinmiş durumdalar..

ANJELİKA AKBAR: Onların hepsi benim bakış açımın içinde zaten. Ben müzikle bazı şeyleri aktarmak istiyorsam onların içinde barış var, saflık var, enerji var, düşünce var, iyi niyet var, barışçı yaklaşım var, bütün bunlar var...Ve artık söze gerek yok burada. O kadar söz söylendi ki, ve söylenmeye devam ediyor, ama insanlar artık almıyor çok fazla söz. Ben de dedim ki herhalde bana da böyle bir şey verdi, niye bütün şartlar birleşti de, annemin de babamın da müzisyen aynı zamanda babamın felsefeci oluşu, ya ben bu ortamı seçtim ya da bu ortam bana hazırlandı ki onları alayım ve o yolda ilerliyeyim... Ama asla ben yaptım demiyorum, ben yapmıyorum bundan çok eminim. O gelen eserler ve ilhamlar, başka diyarlarda ve ben buluşuyorum. Ben ne kadar saf olursam onlar da o kadar saf bir şekilde, o kadar ışıklı bir şekilde benden geçip karşı tarafa ulaşıyor. Yani ben boruyum bir anlamda ve bütün sanatçılar eğer öyle düşünüyorlarsa ve öyle bir yaklaşımları varsa boru işlevini görüyorlar.  

“Çoğumuz uyuyoruz bu hayatta, uyandırıcı birşeylere gerek var ama onlar burada değil. Onlar artık bu karışmış ortamda değil, onları artık başka yerden getirmek lazım. Kendi içimizdeki derinliklerden, hepimizde onlar var, ulaşabilsek...”

Tabii ki benim aldığım eğitim, benim kişiliğim, dilim, bir takım şahsi şeylerim etken oluyor. Bir ressam bir yerde tablo gördüğü zaman, önünde bir takım fırçalar ve renkler var, tabloyu oluştururken bunları kullanıyor. Benim de elimde bir takım fırçalar ve renkler var, ama asıl gördüğüm şey burada değil ve benim içimde değil.. Ben müziği öyle görüyorum ve genel olarak sanatı. Dolayısıyla benim hayata karşı duruşum ve bakışım, ve felsefem...ona felsefe bile demek istemiyorum, bu da biraz klişeleşmiş bir şey hayat felsefem filan dizilerde filan heryerde söyleniyor...Yani aslında çok basit..İnsan tanrısal, ışıklı bir varlık ve insanlar şu anda bu dünyada o ışıktan epeyce uzaklaşmış vaziyetteler ve dünya da canlı bir varlık. Dünyanın da başına gelen birçok şeyler var, çoğu insanlığın yaptığından dolayı. İnsanın düşünce gücünün yanlış kullanıldığından dolayı, inanılmaz büyü yaptıklarından dolayı, çünkü büyü de enerjileri ve hayatın dengelerini altüst eden bir şey yani bilinçli olarak birine zarar vermek. Yani birçok faktörden dolayı dünya zor durumda ve ben bu anlamda ne yapabilirim... Kalbim umarım ki temiz ve benim dualarım inşallah kabul olur, ben istiyorum ki bana akan o temiz, ben hissediyorum saf bir şey aktığını, bana verilen dille onu güzel güzel paylaşayım ve insanlara mümkün oldukça onların özüne döndürecek şeyleri vereyim. Paylaşım bu.

Can Duman: Bazı sanatçılar şöyle üretim yapıyorlar. Yaşadığı şeyleri biriktiriyorlar, dolayısıyla insanlardan aldığı izlenimleri veya hayatındaki olayları kendi süzgecinden geçirerek yeniden insanlara yansıtıyorlar. Bir anlamda ayna tutmak gibi. Ama sizin daha farklı bir anlayışınız var.

ANJELİKA AKBAR: Evet ben de öyle bir şey yok.

 

 

"Çoğumuz uyuyoruz bu hayatta"

Can Duman: Siz daha farklı bir kaynaktan... Yani bir nevi Tanrı'ya ulaşmaya çalışıyorsunuz galiba.

ANJELİKA AKBAR: Evet. Şu anda gerek yok zaten fotoğraf çekmeye ve göstermeye insanlara. Herkes zaten görüyor göreceğini ama biraz daha detaylı görüyor o kadar. Fotoğrafa değil başka bir şeye gerek var. Bakın burada siz yaşıyorsunuz çoğunuz uyuyorsunuz, çoğumuz uyuyoruz bu hayatta, uyandırıcı bir şeylere gerek var ama onlar burada değil. Onlar artık bu karışmış ortamda değil, onları artık başka yerden getirmek lazım. Kendi içimizdeki derinliklerden, hepimizde onlar var, ulaşabilsek...

Can Duman: Sanat da bunu açan bir yol galiba.

ANJELİKA AKBAR: Evet evet, kesinlikle. Eğer sanatçı egoist değilse, ben yapıyorum demiyorsa, kendini dünya yaratıcısı ya da evren hükümdarı gibi görmüyorsa, o zaman öyledir.


1.Bölümün Sonu. Ocak sayımızda devam edecek...

 


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Can Duman, 1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2 buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.), daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. levalse_devie@yahoo.com


HABERLER

 

 

Ne Yapmalı?

Eşcinsellik Dosyası

Anjelika Akbar İle Bir Söyleşi

Müzik Terapi ve Türk Müziğiyle Tedavi

Gen Haritası Tamamlandı

Dubai'nin Kuleleri

Çocuklarımızdan beklentilerimiz onları zorluyor

Yeni Çocukların Bilimi: İkinci Bölüm

Kristallerle Gelen Şifa

Kuşbakışı: Ruh ve Cinsellik

Yoga Sınıfı'nda Bu Ay

Alternatif Eğitim Sempozyumu

Editörün Seçtikleri

Aralık ayı Astroloji Yorumları

Babam ve Oğlum: Ağlatan Film

Dönüşümün 7 Simyası

Aşka Göçebedir Sonbahar!

 

KÖŞE YAZARLARI

Uzay Gökerman

Beklenti Fenomeni


Rüya Yüksel

Hayat Eğlenceli Bir Oyundur Aslında


Meltem Bingöl

Aşk Ölmez Biz Ölürüz


Haluk Tunç İlker

Kabul


Funda Umut Pakkal

Gün boyunca kaç gölgeniz var?


Gürhan Faik Yeğit

Hedeflerimize Ulaşmamız için İşleyen Çabasız Güç


Doruk Oğuz

Farkındalık Notları


Tuğba Kavas

Yargısız İnfaz


Deniz Onur 

O Bir Şey İçmez


Meriç Tuncer

Bizi Fütüristler Mi Kurtaracak? 


Burak Kaan Kızılkan   

Sağırlar, Kaçanlar ve Gerçek Rehber

Google
 
Web indigodergisi.com

 


AnasayfaKurumsal | Reklam | Connect | Blog | Arşiv | Arama | İstatistikler | Bağlantılar | Röportajlar | Galeriler | Videolar

Gündem | Dünya | İnsan | Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim | Astroloji | İndigo | İndigonun Sesi

2005-2010 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi’nden kopyaladığınız her yazı için mutlaka yazı linki kaynak olarak gösterilmelidir.

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Künye | İçerik Politikası | Reklam | Telif ve Kopyalama Hakkı | Abonelik