yeni başlık  |  kontrol paneli  |  profil  |  üye olun  |  indigo dergisi   İndigo Dergisi Blog

İstanbul Bir Caz Kentine Dönüşecek

Jul 06, 2008 @ 12:01 am by Ferhan CAY

Caz Festivali, her biri müzik dünyasının efsaneleşmiş isimleri arasında yer alan caz, rock, funk, folk ve dünya müziğinin ikonları yaklaşık 21 yabancı, 11 Türk grup müziği şehrin dört bir yanına taşıyacak!

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Garanti Bankası sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Caz Festivali bu yıl 15. yaşını kutluyor. 2-16 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali, 40’a yakın konserle yine İstanbul’u bir caz kentine dönüştürmeye hazırlanıyor. Konserler, bu yıl yine şehrin çeşitli mekânlarına yayılacak. Festival konserlerine bu yıl, Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nin yanı sıra Sepetçiler Kasrı, Esma Sultan Yalısı, Aya İrini Müzesi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Arkeoloji Müzesi Bahçesi, Nardis Jazz Club ve İstinyePark ev sahipliği yapacak.

Festival’in gelenekselleşen etkinliği Caz Vapuru bu yıl 6 Temmuz Pazar günü Barış Manço Gemisi’nin Boğaz turuyla sürerken, “Sokak Konserleri” caz coşkusunu İstanbul sokaklarına taşımaya devam edecek. 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali 1 Temmuz Salı akşamı Esma Sultanı Yalısı’nda gerçekleşecek bir Açılış Töreni ile başlıyor. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin Yaşamboyu Başarı Ödülü bu yıl Tuna Ötenel’e takdim edilecek. Piyano, bas, davul ve saksofon gibi birçok müzik aletini ustaca çalan Tuna Ötenel, ‘60’lı yıllardan bu yana Türkiye’de caz müziğinin tanınması ve benimsenmesinde büyük katkılarda bulundu. Herbie Hancock, Benny Carter, Harry ‘Sweets’ Edison, Karyn Korg, Hilton Ruiz, Buster Williams gibi dünyaca ünlü caz müzisyenleriyle de çalışan Ötenel, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ders veriyor ve Türkiye caz sahnesine parlak isimler kazandırmaya devam ediyor. Tuna Ötenel’e ödülü, Festivalin 1 Temmuz Salı akşamı Esma Sultan Yalısı’nda gerçekleşecek Açılış Töreni’nde takdim edilecek.

  • 15. Uluslararasi Istanbul Caz Festivali Detayli Program icin tiklayin
    ——————————————————–
  • Gay Pride (Onur Haftası)

    Jul 04, 2008 @ 03:28 am by Mehmet Karaarslan
  • Haber: Erdal Didar

    Her yıl Haziran ayının sonlarında kutlanan Onur Haftası Stonewall ayaklanmasının yıl dönümünde gerçekleştirilir. 1969 yılında Stonewall Inn adlı barda baskıya, şiddete dayanamayan eşcinseller ayaklanmış, kendileri üzerinde baskı kuran polisi bara hapsetmiş ve 4 gün boyunca sokaklarda çatışılmış, eylemler yapılmıştır. LGBTT mücadelenin dönüm noktalarından biri olan bu gün dünyanın her yerinde onur haftası ile kutlanır. Burada kastedilen onur, kişinin kendi oluşunun onurudur, kendi varoluşundan utanmayışının yansımasıdır.

    Türkiye’de Onur Haftası 1993′te ilk defa “cinsel özgürlük haftası” adı altında kutlanmak istenmiş, ancak valiliğin izin vermemesi ve yurtdışı konukları sınırdışı etmesi sonucu o yıl gerçekleşememiştir. Yurtdışından gelen konukların sınırdışı edilmesi ve bütün olaylar sonucunda Lambdaistanbul ve Kaos GL’nin temelleri atılmıştır.

    Bir hafta boyunca çeşitli etkinliklerin; panellerin, gösterimlerin, tiyatroların, konserlerin ve partilerin gerçekleştiği bu haftaya Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından insanlar katılmaktadır. Birçok araştırmacı, yazar, politikacı, sanatçının yer aldığı paneller geçtiğimiz yıl (2007) Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşmiştir.

  • Gay Pride Fotograflari icin tiklayin
  • “Farkındayım, Korkmuyorum, Anlatıyorum”

    Jun 27, 2008 @ 09:15 am by Ferhan CAY

    Türkiye Meme Vakfı (MEVA), “Farkındayım Korkmuyorum” kampanyası kapsamında gençleri, meme sağlığı ve meme kanserinde erken teşhisin önemi konularında bilinçlendirmek amacıyla bir eğitim projesi geliştirdi. Akran eğitimi modelinin kullanıldığı program, bilgi paylaşımı yöntemiyle büyük tehditlere karşı basit önlemlerin öğrenilmesini temel alıyor.

    “Farkındayım Korkmuyorum - Arkadaşıma Anlatıyorum” projesi çerçevesinde Üsküdar pilot bölge olarak belirlendi. Bu bölgede bulunan Validebağ Anadolu Sağlık Meslek Lisesi son sınıf öğrencileri, gönüllü eğitici olarak projenin uygulama ekibini oluşturdular. Yarının sağlık personeli olacak bu 22 öğrenci, bölgelerinde bulunan diğer liseleri Nisan ayında ziyaret ederek bin 59 akranına ulaştı ve meme sağlığı, meme kanseri, risk faktörleri ve erken teşhis konularını kapsayan bilgileri paylaştı.

    Koruyucu sağlık bilincinin gelişmesi ve meme sağlığının önemsenmesi ihtiyacını temel alan bu sağlık eğitimi projesi anket çalışmaları sonucunda, akran eğitimi modelinin son derece başarılı bir yöntem olduğu tespit edildi. Proje, aynı zamanda, eğitici rolünü üstlenen sağlık meslek lisesi öğrencilerinin mesleki ve kişisel becerilerinin artırılmasında büyük rol oynuyor.

    MEVA, “Farkındayım Korkmuyorum” kampanyasının hedeflerine ulaşması için eğitim faaliyetlerine büyük önem veriyor. “Arkadaşıma Anlatıyorum” projesi kapsamında, Sağlık Meslek Liseleri kanalıyla, orta öğretimde okuyan 13-17 yaş arası 1 milyon 300 bin kıza erişerek, sağlık sistemi içinde önemli bir alan olan “Toplum Sağlığı” konusundaki çalışmalara ve sağlık personelinin eğitimine katkıda bulunmayı hedefliyor.

    MEME KANSERİ GENÇLERDE ARTIYOR
    MEVA yetkilileri, meme kanserinin gençlerde görülme sıklığının tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artmakta olduğunu vurguluyorlar. Bu nedenle, eğitim yoluyla yürütülecek bilinçlendirme çalışmalarının ülkemizde de büyük önem taşıdığına ve kadın nüfusumuzu tehdit eden bu halk sağlığı sorunu ile mücadele konusunda toplumsal bilinçlenmenin gerekliliğine dikkat çekiyorlar. Proje Yöneticisi Feza Sengel, “Ulaştığımız her genç kızın edindiği bilgileri çevresindeki en az 5 kişiyle paylaştığını varsayarsak, projenin kapsamının ne kadar büyük ve etkili olduğunu görebiliriz. Bu nedenle, projeye destek bekliyoruz,” dedi.

    Proje, ABD Büyükelçiliği’nin “Gençliği Güçlendirme Hibe Fonu” desteğiyle, 2008-2009 eğitim yılı kapsamında, Üsküdar ilçesinde, 2 bin 550 kız öğrenciye ulaşmaya hazırlanıyor. MEVA yetkilileri, destek arttıkça, kısa zamanda daha fazla genç kıza ulaşabileceklerini bildiriyorlar.

    Türkiye Meme Vakfı (MEVA)
    Recep Paşa Cad. Atakar İş Merkezi No: 5 Kat: 8 Taksim-İstanbul
    Tel: 0212 361 71 31
    Faks: 0212 361 71 32
    info@memekanseri.org

    Zaman Evrenimizden Yok mu Oluyor?

    Jun 24, 2008 @ 07:49 am by Mehmet Karaarslan

    Uzay – zaman sürekliliği adı verilen şeyi hatırlıyor musunuz? Eğer denklemin zaman kısmı gerçekten sona ererse ne olurdu? Yeni kanıtlar zamanın evrenimizden yavaşça yok olduğunu ve bir gün tamamen oradan kaybolacağını ileri sürüyor. Bu radikal yeni teori bilim adamlarını yıllardır şaşırtan kozmolojik bir gizemi açıklayabilir.

    Bilim adamları daha önce, evrenin gittikçe artan bir hızda genişlediğini göstermek için uzakta patlayan yıldızlardan gelen ışığı ölçtüler. Bu süpernovanın, evren yaşlanırken hızla ayrıldığını kabul ettiler. Fizikçiler ayrıca bu tür anti- yerçekimsel bir kuvvetin galaksileri ayırması gerektiğini kabul ettiler ve bu belirlenememiş kuvvete “karanlık enerji” adını verdiler.

    Ancak, bugüne kadar hiç kimse karanlık enerjinin gerçekten ne olduğunu veya nereden geldiğini bilmiyor. Profesör Jose Senovilla ve Bilbao, İspanya’daki Bask Ülkesi Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları akıl ötesi bir alternatif önerdiler. Onlar hiç de karanlık enerji diye bir şey olmadığını ve olaylara geriye doğru baktığımızı önerdiler. Senovilla, evrenin genişlemesinin hızlandığını sandığımızı, ama aslında zamanın kendisinin yavaşladığını öne sürüyor. Günlük seviyede, değişim algılanabilir değildir. Ancak, kozmik ölçekteki ölçümlerden evrenin milyarca yıllık rotası açık olurdu. Değişim, insanın perspektifinden sonsuz küçük olurdu, ama kozmolojinin engin perspektifi milyarlarca yıl önce parlayan güneşlerden gelen kadim ışığın incelenmesi terimlerinde, kolayca ölçülebilirdi.

    ‘Physical Review D’ dergisinde yayınlanacak olan ekibin önerisi, karanlık enerjiyi bilim kurgu olarak değerlendiriyor. Bunun yerine, Prof Senovilla hızlanmanın görünüşüne zamanın kendisinin kademeli olarak yavaşlamasının neden olduğunu söylüyor; pili zayıflamış bir saat gibi.

    “Evrenin kendisinin genişlemesinin bir illüzyon olduğunu söylemiyoruz” diye açıklıyor. “Dediğimiz şey, bu genişlemenin hızlanmasının bir illüzyon olabileceği – yani, genişlemenin hızını artırma olasılığının”…

    Eğer zaman kademeli olarak yavaşlıyorsa, - “ama ‘zamanın standart akışı’ ile ilgili olarak genişlemenin değişimlerini türetmek için denklemlerimizi kullanmayı sürdürerek”,- o zaman çalışmamızda yapılandırdığımız basit modeller “etkili artan hızda genişlemenin” gerçekleştiğini gösterir.

    Şu anda, astronomlar “kırmızı değişim” tekniğini kullanarak evrenin genişleme hızını ayırt edebiliyor. Bu teknik uzaklaşan yıldızların, bize doğru yaklaşan yıldızlardan renk olarak daha kızıl görünmesi anlayışına dayanır. Bilim adamları bir tür karşılaştırmalı değerlendirme sağlayan bazı tipte süpernovaları arıyor. Ancak, bu ölçümlerin doğruluğu evrende değişmeden kalan zamana bağlıdır. Eğer zaman yavaşlıyorsa, bu yeni teoriye göre, bu yalnız zaman boyutu yavaşça yeni bir uzay boyutuna dönüşmekte. Bundan dolayı uzak – geçmişteki, kozmologların gördüğü kadim yıldızlar bizim perspektifimizden, sanki hızlanıyorlarmış gibi görünürler.

    Prof Senovilla “Hesaplamalarımız evrenin genişlemesinin hızlandığını düşündüğümüzü gösteriyor” diyor. Teori fikrini, süper iplik teorisinin tek özel bir değişkenine dayandırıyor; iplik teorisinde evrenimiz yüksek –boyutlu uzayda yüzen bir zarın veya yüzeyine hapsolmuştur. Milyarca yılda, zaman tamamen sona erecektir.

    “O zaman her şey bir anlık şipşak resim gibi ebediyen donacaktır. Gezegenimiz o zamana dek zaten yerinde olmayacaktır.”

    Radikal olmasına rağmen bu fikirler desteksiz değil. Cambridge Üniversitesi’nden kozmolog Gary Gibbons kavramın değerli olduğunu söylüyor. “Zamanın Big Bang sırasında ortaya çıktığına inanıyoruz ve eğer zaman ortaya çıkabiliyorsa, yok da olabilir – bu sadece ters etkidir.”

    ——————
    * Kaynak: Daily Galaxy
    * Ceviri: Saffet Guler

    Kadın Çağı

    Jun 20, 2008 @ 09:54 pm by Mehmet Karaarslan

    Yazar: Dr. Güneş Mustafaoğlu

    YENİ ÇAĞ
    Biz inanılmaz farklı ve güzel bir zamanda yaşıyoruz. Yaşadığımız çağın özelliği aslında herkesin gözünün önünde. Genel anlamda yaşadığımız şey bir kelime ile ifade edilebilir: Değişim. Dünya hızla değişiyor. Toprak, su, hava, gezegenin doğası, bitkiler, hayvanlar, insanlık her şey çok hızlı bir değişim akıntısının içinde. Hiç kimse bu değişimin dışında kalamaz, çünkü bu Kozmik Değişimdir. Yani iki büyük çağın arasında olan geçiş dönemindeyiz. Buna eski dünyadan Yeni Dünyaya geçiş dönemi diyebiliriz. Bu kavramlar kozmik anlamlar taşıyor. Dünya yeni kozmik yollara açılıyor. Dünya ve insanlık Yeni Çağın eşiğindedir. Yeni Çağın en büyük özellikleri Birlik, Özgürlük, Ruhsallık, Tanrısallık Çağı olmasıdır. Bu nedenle ona Yürek Çağı da diyorlar. Ama bu Yeni Çağın en önemli özelliklerinden biri de onun Kadın Çağı olmasıdır.

    Bu bir kehanet değil. Bu bir bilimsel araştırma da değil. Bu Gerçeğin ta kendisi! Dünyanın Kozmik Evrim yolunda ortaya çıkan Gerçek! Bu Yeni Çağın Kadın Çağı olmasının en büyük gerekçesi Dünya ve insanlığın Gerçek Ruhsallığa ve Gerçek Sevgiye susamasıdır.

    Hiçbir zaman bu Dünya şimdi olduğu gibi zehirli değildi. Yalanlar dolu değildi. Saldırılar ve savaşlarla dolu değildi. Hiçbir zaman Dünyanın doğası bile rahatlığı ve huzuru şimdi olduğu kadar arzu etmemişti. İnsanlığın ve çağdaş, uygar ırkın hali hiç de mükemmel sayılmaz, hatta iyi de sayılmaz. Tam aksine Dünyanın doğasının günden güne daha rahatsız olduğu ortaya çıkıyor. Dünya tam anlamıyla hasta, dengesiz, ahenksiz halde! Global, küresel, ekolojik problemler ortada. Güneşin süper aktif olması, küresel ısınma, depremlerin şiddetinin ve sayısının artması, özellikle deniz altında uyuyan volkanların uyanması, çeşitli şiddetli fırtınalar, iklimlerin tamamen dengesiz hale gelmesi, eskiden bilinmeyen bir sürü yeni hastalıkların ortaya çıkması ve bunun gibi herkesin gözünün önünde olan faktörler, Dünyanın bir gezegen olarak ne kadar hassas ve dengesiz halde olduğunu göstermektedir. İnsanlığın hali Dünya doğasının halinden hiç de daha iyi değil. Dinler arası, ülkeler arası, ırklar arası çatışmalar, çarpışmalar, hiç bitmeyen savaşlar, günden güne şiddetlenen küreselleşen terörizm ise insanlığın kanayan yaralarından sadece birkaçıdır.

    KADIN ÇAĞININ KADINSAL YARATICI ENERJİSİ
    Her yeni günün ona özel bir enerjisi var. Ve insan her sabah yeniden, yeni günün enerjisi ile uyumlu hale geliyor ve güne öyle başlıyor. İnsan ve hatta her bir canlı her sabah daha güçlü ve yeni enerjiler alıyor göklerden. Bunun anlamı insan her gün değişiyor, çünkü enerjisi değişiyor. Hatta bu enerjiyi her an aldığını söylemek de mümkün. Bu enerjiler sayesinde insan, özellikle içinde bulunulan bu çağda hızla değişiyor, hem de olumlu bir şekilde gelişiyor.

    Biraz olsun duyarlı olan her bir insan, Dünyanın haline üzülüyor. Küresel ısınma, kuraklık, susuzluk, savaş, silahlanma, açlık, toprağın verimsizliği, orman yangınları, yok olan hayvan türleri, besinlerin yapaylaşması, müzikten resme her sanat türünde genel bir cansızlık – ruhsuzluk… gibi sonu gelmeyen bir üzücü liste insanlığın bilincinde dönüp duruyor. Gelecek için, çocuklar için herkes her an kaygılı bir bekleyiş içinde…

    Peki, ama Dünyada birçok şey insanın canını böylesine yakıyorsa, hatta ruhunu acıtıyorsa Yeni Kadın Çağı’nın Enerjisi Dünyayı düzeltebilecek mi? Bu nasıl olacak?

    Yeni Kadın Çağının Enerjisi, Kadınsal Enerjidir. Kadınsal Enerji yaratıcıdır ve Yeni Çağı doğuracaktır.

    Kadınsal Enerji her sabah erkek, kadın demeden her bir insanın Yüreğine Güneş misali doğuyor. Sıcak, cesaret veren bu Yüce enerjiyi, temiz ve ruhsal insanlar her an hissediyor.

    Kadınsal Enerji Ruhsal bir Enerjidir. Amacı insanları Yüce Sevgiyle Yükseltip ruhsallaştırmaktır. Çünkü Yüce Sevgi insanları birleştirir ve Ruhsallık ise Yüceleştirir. Bunlar, özellikle günümüzde her bir insan ve Dünya için gerekli olan en önemli konulardır. İnsanlığın Yüce Birliği sevmesi ve öğrenmesi için Kadınsal Enerji yağıyor göklerden!

    İnsanın kendi ruhunu idrak etmesi, Birliğin ve Tekliğin Güzelliğini sevgiyle anlaması, onun Kozmik Evrim Yolu’nda ilerleyebilmesi için şarttır!

    Yüce Sevgiyle Ruhsallaşmak, sadece insanın değil, insanlığın ve Dünyanın da tüm sorunları aşabilecek güce erişmesi demektir.

    Yüce Sevgi Tanrıya ve tüm insanlığa; Yüce Sevgi tüm Dünyaya ve Kozmosa… Yüce Sevgi karşısındakini kendinden ayırmayan her bir Yüreğin sahip olduğu Güzelliktir!

    Yüce Sevgi ve Ruhsallık güçlerini taşıyan Kadınsal Enerjiyi, kendi Yüreğinde fark etmek ve bu enerjinin Işığı ile aydınlanan Ruh Yolunda, kendi Ruhunu geliştirerek, aynı zamanda insanlığın ve Dünyanın ilerlemesini sağlamak hem mümkün, hem de gerek.

    Her insan Çağın bu Ruhsal Enerjisinin kıymetini anlamalıdır! Bunu akıl ile değil, bilinçte ve Yürekte idrak etmek mümkün! Bu tip Ruhsal bilgilerin idrak edilmesi için ilk şart ise Temizliktir!

    İçinde bulunduğumuz bu modern çağda sabunlar, şampuanlar ve tüm temizlik ürünleri öylesine çeşitlendi ki, yine de bu çeşitlilik insanın temizlenmesini sağlayamıyor ne yazık ki! Gerçek Temizlik bilincin, duyguların ve düşüncelerin temizliğidir. Eğer bir insan temiz duygu ve düşüncelerle yaşamıyorsa, yani bencilse, sadece kendi egosuna ve etrafındaki egolara hizmet ediyorsa, nefret ve kin gibi ahlaksız duygular taşıyorsa, başkalarını sürekli eleştirip yargılıyorsa, insanın bu tip tüm olumsuz duygu ve düşüncelerden arınmadan Ruhsallaşması mümkün değildir! Bu durumda Tanrıya yaklaşmak da söz konusu olamaz. Bu nedenle insan, Gerçek Ruhsal Temizliğini sağlamalı ve sağladıktan sonra bu Temizliği mutlaka korumalıdır.

    Özellikle bu bencil Dünya ortamında yaşamak için Ruhsallık tek yol değil gibi görünüyor. İnsan ne zamana kadar kendi Özünü, Ruhunu yaşamadan bilinçsizce doğup ölebilir ki! Tanrıyı ne zamana kadar unutmak mümkün olabilir ki!

    Tanrı felaketlerin sürekli arttığı ortamda, Ruhsal, Kadınsal Yeni bir Çağ yaratmaktadır. Bu insanlık için büyük bir şanstır! Bu nedenle Yeni Çağı Yürekten Sevgiyle kucaklamak gerek!

    KADIN ÇAĞININ GERÇEKLERİ
    Bilim adamlarının bildiği veya öngörebildiği bir İnsanlığın Dünya tarih diliminin yanı sıra, bir de bilinemeyen milyonlarca yıl uzunluğunda Dünya tarihi vardır. Bu bilinemeyen kısım ile ilgili özel bilimler mevcuttur.

    O bilinmeyen çok eski zamanlarda insanoğlu farklı biçimlerde idi ve çağdan çağa değişen görünümlere bürünüyordu: çok uzun veya çok kısa insan soyları bu dünyadan geçmiştir.

    Dünyanın milyarlarca yaşı var ve o bilinmeyen zamanlarda Dünya üzerindeki karanın, denizin, kutupların da şekilleri, yerleri veya boyutları bugüne göre çok farklıydı. Dünya da insan gibi Kozmik Evrim Yolunda değişti.

    Şimdi Dünyanın birçok yerinde yaşanan facialar, küresel ısınma ve modern teknolojinin hem insan yaşamında, hem de Dünya ekolojisinde yarattığı tahribatlar ile yeni bir çağ yaklaşmaktadır. Bu Dünyanın sonu demek değildir. Bu, Dünyanın üzerindeki tüm canlılarla bu zor ve acılı, ağrılı halinden kurtulması, yani değişimi için fırsat zamanıdır. Dünyanın ne acılar çektiği çok açık. İşte bu Yeni Çağ hem Dünyanın, hem üzerindeki tüm canlıların Sevgi – Güzellik – Yücelik – Kültür Işığında değişmesini sağlamaktadır. Yeni Çağ bu özverili ve sonsuz iyilikteki güzel işini Kadın Enerjisi ile yapmaktadır; bu nedenle bir diğer adı Kadın Çağı’dır.

    Bu enerji, kadın olsun erkek olsun tüm insanlığa, Dünya üzerindeki diğer tüm canlılara ve elbette Dünyanın kendisine de Şifa – Kültür – Güzellik – Sevgi enerjisi vermektedir. Ve bu çağın özverili çalışması bir annenin her günkü, hatta her anki özverisi gibi sürekli ve sürekli olarak desteklenmektedir.

    Bu özverili, şifalı enerjileri sevgili kadınlar da evlerine, topluma ve sonunda Dünyaya indirebilir. Çünkü çağın taşıdığı enerjiler Anneliğin, Kadınlığın doğallığı ile, Sonsuz Şifa ve Sonsuz Sevgi Güzelliği şeklinde, zaten öncelikle kadınların içindedir. Bu nedenle çağı erkeklerden daha hızlı ve net idrak edebilir ve erkeğe de yol gösterebilirler. Yeni Çağ bu enerjileri artırıyor. Yeni Çağın Güzel – Temiz Enerjisini hissedip önce kadın kendini değiştirmelidir. Böylece kadın psikolojik, fizyolojik ve daha birçok ince anlamlarda arınacaktır. Arındığını yaşayan bir kadın, artık Yüce Kültür ve Yüce Sevgi anlayışlarına çok daha yakın olacaktır. Bu da çocuğuna, eşine, ailesine ruhsal, düşünsel ve duygusal temizlik, huzur ve güzellik sağlayacaktır. Ve sonra kadın bu enerjilerini, toplumun hatta Dünyanın değişmesi ve arınması için yönlendirebilir.

    Özellikle Anne – kadın, uzun zamandır kirlenen, düşürülen, zarar verilen Dünya ve üzerindeki medeniyetler için çok güçlü şekilde endişelenmektedir. Çünkü Anne – kadın, bu Çağın kendi gibi anaç. Bu Çağ kadınlar, anneler gibi anaç: onlar gibi hissediyor, Dünyayı değiştirmek – düzeltmek istiyor. Bu Çağ Sevgi, Barış, Kültür ve Genel Hayra hizmet istiyor. İşte insan Çağın gücünü, enerjilerini hissedip, onunla aynı ışıklı yolda yürümeye başladığı anda görecektir: insan Gerçek için, Sevgi, Barış, Kültür ve Genel Hayır için hizmet etmek isteyecektir. Bu süreçlerden geçmek nasıl mümkün? Neler yapmak, nasıl yaşamak gerek diye bakmamalı bu konuya! Çünkü bu yazılan, birçok insanın aklına ters, hatta imkansız gelir. Eğer bu karşımızda duran olağanüstü doğa, insanlık, Dünya şu anda canlı ise, onu güzelleştirip daha da canlandırmak nasıl mümkün olmasın?

    KUTSAL RUHLA İŞBİRLİĞİ
    Bu Dünyaya Tanrısal yaratıcı gücüyle ve Tanrı’nın İradesiyle gelen hiçbir çocuk, onun anne babasının ahlakı ne seviyede olursa olsun, kanun dışı ve günah içinde doğmamıştır. Ne yazık ki dünyada durmadan doğan milyonlarca çocuktan hiçbirine Kutsal Ruh’un Güzelliğini, gücünü, inanılmaz İmkanlarını ve kutsallığını hatırlamasına izin vermiyorlar. Hiçbir çocuğa bir an evvel Dünyaya gelmek için terk ettiği Gökler’i hatırlamasına izin vermiyorlar. Ama her çocuğun Dünyaya gelmeden önce bulundukları Gökler hakkında her şeyi öğrenmeye ve bilmeye hakkı var. Eğer böyle imkan olsaydı bu Dünyada doğan her bir çocuk tüm hayatı boyunca kendi gücünü çok iyi hissederdi, daima sağlıklı olurdu ve hayatın verdiği tüm güzel ve yüce şeylere sahip olabilirdi. Ama ne yazık ki Kutsal Ruh’u kimse tanımıyor. Kutsal Ruh’un gerçek olduğunun idrak edilmesine izin verilmiyor. Çünkü işte O’dur Cennet, işte O’dur çocukları ve insanları bekleyen, onların Ruhunda olan Göksel Cennet. Kısaca, Tanrı’nın verdiği bu Cennet - Kutsal Ruh’un ta Kendisidir. Nedir o Kutsal Ruh? Eğer Tanrı Evren’in içindeki Merkez Güneş ise, Kutsal Ruh da o Merkez Güneş’in Işığıdır. Yani O Tanrı’nın Ruh’udur ve O her yerde olan Tanrı’dır. O’nun idrak edilmesi ile insan onu bekleyen ve ona hizmet etmeye hazır olan yanındaki Sonsuz Gücü de fark etmiş olur. Böylece insan kendi Ruhunda bulunan Kutsal Ruhu idrak edince, Onunla birlikte Yeni, inanılmaz güzel bir Dünya inşa edebilir.

    Yüreği Sevgiyle açmak ve hem kendini aydınlanıp, hem de başkaları aydınlatmak için bu adreste bulunan: KADIN ÇAGI sitesinin tüm sayfalarını sonuna kadar sevgi ile yürekten okumak gerek! Işık ve sevgi tüm insanlıkla olsun!

    Improvizasyon Piyano Resitali (Davet)

    Jun 20, 2008 @ 09:42 pm by Mehmet Karaarslan

    Sanatkar Dr.Gunes Mustafaoglu’nun 23 Haziran (Pazartesi) 2008 tarihinde PERA GUZEL SANATLAR’da düzenlenecek IMPROVIZASYON (DOGACLAMA) PIYANO RESITALINE sizi ve arkadaslarinizi davet ediyoruz. Resital ucretsizdir.

    ADRES: Siraselviler Cad. Billurcu Sok.
    Billurcu Cikmazi No: 14 Taksim, İstanbul
    SAAT: 19.30

    Resital salonunda YER SAYISI SINIRLI oldugundan kac kisi katilacaginizi lutfen bize bildirin. Organizasyon Grubu Bsk. – Sevda Umut
    sevda.umut@yahoo.com

    Kuraklığı Tolere Edecek Bitki Türleri

    Jun 19, 2008 @ 10:27 pm by Mehmet Karaarslan

    Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker: “Kuraklığı tolere edecek bitki türlerinin araştırılması konusunda tüm dünya ülkeleri işbirliği içinde olmalı”

    Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, son yıllarda tarımın stratejik öneminin her zamankinden daha fazla hissedildiğine işaret ederek, “Bunun temel sebepleri arasında, küresel ısınma, tarımsal ürün stoklarının azalması ve fosil yakıtlardaki anormal fiyat artışları nedeniyle tarımın amaç dışında kullanılması yer alıyor” dedi. Son iki yıldır dünyanın en önemli sorunlarından birinin de kuraklık olduğuna dikkat çeken Eker, ”Kuraklığı tolere edecek bitki türlerini araştırılması konusunda tüm dünya ülkeleri işbirliği içinde olmalıdır”
    dedi.

    İnsanoğlunun yeryüzüne var olduğundan bu yana birçok iş yaptığını, fakat tarım dışında bütün işlerin geçici olduğunu anlatan Eker, ”Örneğin 20 yıl önce cep telefonu kullanmıyorduk, 150 yıl önce de otomobil diye bir şey yoktu. Fakat tarım her zaman var oldu, olmaya da devam edecek” diye konuştu. Son yıllarda tarımın stratejik öneminin her zamankinden daha fazla hissedildiğine işaret eden Tarım Bakanı, bunu temel sebepleri arasında, ”küresel ısınma, tarımsal ürün stoklarının azalması ve fosil yakıtlardaki anormal fiyat artışları nedeniyle tarımın amaç dışında kullanılmaya başlanması” olduğunu söyledi.

    Tarımın artık sadece beslenmek için değil, 4×4 ve buna benzer otomobillerin depolarını doldurmak için de yapıldığını kaydeden Eker, ”Dünyada 850 milyon aç veya açlık sınırında yaşayan insan var. Sadece geçen sene 100 milyon ton tarımsal ürün biyoyakıt üretiminde kullanıldı. Bu miktarın kaç milyon insanı doyurabileceğini düşünebiliyor musunuz?” dedi. Dünyada tarımsal üretimde 3 ürünün kullanım bakımından çok öne çıktığına dikkat çeken Eker, ABD’de mısır, Avrasya’da buğday, Uzakdoğu’da ise pirinç tüketiminin çok fazla olduğunun bilindiğini, bütün bu ürünler içinde özellikle buğday talebinde önemli bir artış olduğunu kaydetti. Hindistan, Çin gibi kalabalık ülkelerin bulunduğu Uzakdoğu’da insanların zenginleştikçe buğdayı daha fazla tüketmeye başladığını belirten Eker, zenginleşen ülkelerin de daha çok hayvansal ürün tüketmeye başladıklarını söyledi. Eker, bütün bunların yanı sıra yağış ve su kaynaklarının azalması nedeniyle tarımsal üretimde bir azalma meydana geldiğine dikkat çekti.

    KURAKLIKLA BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİ

    Kuraklığı tolere edecek bitki türlerinin araştırılması konusunda tüm dünya ülkelerinin işbirliği içinde olmaları gerektiğini söyleyen Eker, ”Tarımsal ürünlerde su sıkıntısını dikkate alarak verimliliği artıracak bilgi ve teknolojilerin ortaya çıkarılması için daha çok kaynak aktarmalıyız ve tüm dünya ülkeleri bu alanda ortak projeler hayata geçirmeliyiz” dedi. Artan girdi maliyetleri nedeniyle fiyatı artan tarım ürünlerinden en fazla gıda ithalatı yapan ülkelerin etkilendiğini anlatan Eker, zaten fakir olan bu ülkelerin tarımsal ithalat yükünün özellikle son 2 yılda yüzde 25 daha arttığını kaydetti. Bakan Eker, önlem alınmazsa bu sorunun sosyal, güvenlik ve ekonomik problemleri de beraberinde getireceğini ve küresel bir risk yaratacağını ifade etti.

    TÜRKİYE’DE TARIM

    Türkiye’nin 27 milyon hektar tarım arazisi ile dünyanın en zengin biyo çeşitliliğine sahip ülkelerden biri olduğunu anlatan Eker, Türkiye’de 150 civarında bitki türünü üretim imkanına sahip bir ülke olduğunu vurguladı. Eker, Türkiye topraklarının potasyum bakımından zengin olmasının meyve ve bazı sebzelerin çok lezzetli olmasına olanam tanıdığını da kaydetti.

    Türkiye’de son 4-5 yılda tarımda bir değişim ve dönüşüm süreci yaşandığını belirten Bakan Eker, tarım sektörünün artık bir iktisadi sektör haline geldiğini, 23 milyar dolarlık gayri safi tarımsal üretimin de 50 milyar dolara çıktığını söyledi. Tarımsal nüfusun azalmasına rağmen, tarımsal üretimin arttığını ifade eden Eker, tarım ürünü ihracatının da 4 milyar dolardan 10 milyar dolara çıktığını bildirdi.

    Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Türkiye tarımının 2012 vizyonu hakkında da bilgi veren Eker, 50 milyar dolarlık gayri safi yurt içi tarımsal hasılayı 70 milyar dolara, tarımsal ürün ihracatını 30 milyar dolara, tarımda çalışanların gelirinin de 2 bin 500 dolardan 4 bin 500 dolara çıkartılmasının hedeflendiğini bildirdi.

    Türkiye’de tarımsal sektörünün en önemli sorunlarından birinin de parçalı toprak yapısı olduğuna işaret eden Bakan Eker, ilgili mevzuatlarda yapılan düzenlemelerle bu sorunun aşılmaya çalışıldığını kaydetti. Kuraklık karşısında suyun tasarruflu kullanımının büyük önem taşıdığına dikkat çeken Eker, bu konuda çiftçinin damla ve yağmurlama sulamaya özendirilmeye çalışıldığını söyledi.

    Tema Vakfı Girişimiyle “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçiyoruz”

    Jun 18, 2008 @ 11:16 am by Nihal Demir

    10dak.jpg

    20 Haziran Cuma 21.00’de Tüm Türkiye 10 Dakika Işıklarını Kapatacak!

    Tema Vakfı Girişimiyle “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçiyoruz”

    İklim değişikliği, nüfus artışı ve çevresel etkenlerin ekosisteme verdiği zararları araştıran dünyaca ünlü çevre analisti Lester R. Brown, Haziran ayında Tema Vakfı tarafından düzenlenecek olan “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” konulu konferansta temel düşüncelerini Hükümet ve Türk kamuoyu ile paylaşmak üzere Türkiye’ye geliyor.
    Çevresel gelişmelerin dünya ekonomisine etkilerini inceleyen Lester R. Brown, yeni çözüm önerilerini topladığı “Plan B 3.0: “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” kitabında yer alan fikirlerini Türk Kamuoyu ile paylaşmak için 20 Haziran 2008, Cuma günü saat 17.00’de Santral İstanbul’da bir konferans verecek.

    Uygarlık İçin B Planı Zamanı…
    İşleri her zamanki gibi sürdürmek, dolayısıyla ekonominin ekolojik desteklerini yıkmak ve tehlikeli bir iklim değişikliğinin zeminini hazırlamak, artık geçerli bir seçenek değil. Plan B’nin zamanı geldi.

    Uygarlığı kurtarmak için savaş zamanındaki kadar hızlı ve büyük bir seferberlik içinde olmamız gerektiğini savunan Lester R. Brown’un vereceği konferansın ana başlıkları; iklim, nüfusa istikrar kazandırmak, yoksulluğu ortadan kaldırmak ve yerkürenin ekosistemlerini iyileştirmek olacak. İklimi istikrara kavuşturma girişiminin merkezinde, küresel ısı artışını en düşük seviyede tutabilmek için Brown, 2020’ye kadar karbondioksit emisyonlarını yüzde 80 azaltmaya yönelik ayrıntılı bir plan sunacak. Aynı zamanda Dünya petrol üretiminde yaklaşan azalma, küresel ısınmanın yarattığı yeni baskılar, artan gıda fiyatları gibi yeni eğilimler için de çözüm önerilerini paylaşacak.

    Tema Vakfı Tüm Türkiye’yi Işıklarını 10 dakika Kapatmaya Davet Ediyor…
    Tema Vakfı “Ülkemizin, 1996-2004 yılları arasında küresel ısınmaya neden olan sera gazları salınımı artış oranı ile Dünya’da birinci sırada yer aldığını düşünürsek bu çözüm önerilerini çok ciddi bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyor” mesajı ile Türkiye’nin çevre sorunlarının çözümüne yönelik toplumsal duyarlılığı arttırmayı hedeflediklerini söyleyen Tema Vakfı, özellikle politikacılar, iş adamları, medya mensupları, akademik kariyer sahibi insanlarla Lester R. Brown’u bir araya getirerek çözüm önerilerini paylaşacaklarını bildirdi.

    Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçiyoruz…
    Lester R. Brown’un vereceği konferansın ardından, 21.00’de Miniatürk’teki Boğaziçi köprüsünde ışıkları kapatma eylemi yapılırken Boğaziçi Köprüsü’nün de ışıkları kapatılacak. Aynı zamanda Miniatürk’teki 5 ilin önemli eserlerinin de ışıkları kapatılacağı eylemde o illere canlı yayın ile bağlanılacak. Işıkları kapatma eylemini Lester R. Brown ile birlikte Enver Projesiyle bu organizasyona destek veren Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş başlatacak.

    Tema “Tüm Türk halkını 20 Haziran akşamı saat 21.00’de ışıkları 10 dakika kapatmaya davet ederek, bu eylem ile tüm dünyaya bu konuda duyarlılığımızı göstereceğini bildirdi.

    Saygılarımızla;

    Toprağına Sahip Çık !
    Tema Vakfı

    Dünya Taşınıyor

    Jun 18, 2008 @ 04:39 am by elvistuna

    Dünya Taşınıyor(öykü)
    Güneş kuru bir sıcaklık getiriyordu. Ağaçlarda ki meyveler bundan etkilenmiş, çoğunun içindeki sıvı buharlaşmış, çürümeye yüz tutmuştu.

    Mehmet şemsiye olmasa dışarı bile çıkamazdı. Hava da öyle bir sıcaklık vardı ki bu her şeyi kurutuyordu. Mehmet kışın soğuğunu hissetmiş gibi birden titredi. Bu vücudunun anlık sıcaklık değişimi idi. Ardından hapşırdı. Elma ağacının yanındaydı.Dallarda sağlam kalmış birkaç elma arıyordu. Bir tane gördü. Elma ağacın en tepesindeydi. Oraya çıkamazdı. Kısa sürede olsa güneş ışığına maruz kalmak tehlikeli olurdu. Düşündü. Şemsiyesini kullanabilirdi. Şemsiyeyi kapattı. Bir sopa gibi yaptı. Bir iki zıplamadan sonra dalda gördüğü elmayı yere düşürdü. Şemsiyesini tekrar açtı. Yerdeki elmayı eğilip aldı. Ardından hızlı adımlarla evine girdi. Mutfağa geçti. Annesi her zamanki gibi uğraşacak bir şeyler bulmuş bu, sefer tahta dolap raflarına ıslanmasın diye koyduğu gazetelerin eskilerini kaldırıp yerlerine yenilerini koyuyordu.

    Mehmet “bak anne bahçedeki ağaçtan yere elma düşürdüm. Kolay oldu. Ama kafama biraz güneş sıcaklığı geçti.” Diye konuştu.
    Mehmet’in annesi “oğlum kendi düşen ağlamaz. Dışarıya çıkılmayacağını biliyorsun.” Diye karşılık verdi.

    Mehmet “anne kışa kadar bu elmalardan tadamam. Devletin seraları beni tatmin etmiyor. Verdikleri yemeklik sebzeler. Meyveyi çok az veriyorlar.” Dedi Mehmet’in annesi cevap vermedi. İşi ile meşgul olmaya devam etti.

    Mehmet keyif içinde odasına girdi. On senedir elma yiyememişti. Şimdi onu afiyetle midesine indirecekti. Masa üzerinde ki gazeteyi eline aldı. Koltuğuna oturdu. Bir taraftan elmasını yedi diğer taraftan gazetesini okudu. İlginç bir haber gözüne ilişti. Haber “dünya taşınıyor. Yeni bir gezegen bulundu. Uzay gemileri bu iş için hazırlanıyor. Yolcular için çağrılar yapılıyor.” Diyordu. Bu müthiş bir haberdi. Şimdiye kadar bu gezegeni terk eden çok olmuştu. Ama hep sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkılmıştı. Şimdi ise yaşanabilecek bir yer bulunmuştu. O yüzden Mehmet sonu belli olan yer gidecekti. Karar verdi .Elmasını bitirdi. Müjdeyi annesine vermek için mutfağa geçti. Annesini gördü.

    “Anne gazetede bir haber okudum Yeni bir gezegen bulmuşlar. Yolculara çağrı yapıyorlar.Nasıl olsa bir gün bütün insanlar bu gezegeni terk edecek. Ben gitsem izin verir misin?” dedi.

    Mehmet’in annesi “ Oğlum sen o gezegene gidersen beni bir daha göremezsin. Baban bir macera uğruna uzayın derinliklerine gitti. Sen gidersen ben yalnız yapamam. O yüzden ben de geleceğim.” Dedi. Mehmet sevincinden dört köşe oldu. Hazırlıklara hemen başladılar. Cihazları ile eşyalarını anti madde yaparak bir kutuya hapsettiler. Sinyal verip devletin taşıyıcı hava arabasını beklemeye başladılar.

    Herkes odasında mutlu idi. Mehmet ve annesi kendi odalarında gidecekleri gezegeni monitörden izliyordu. Öyle harika yerler vardı ki ağaçların çokluğu onları coşturmuştu. Gezegen yırtıcı hayvanlardan bilim adamlarınca temizlenmiş, yaşanılır hale getirilmişti.
    Mehmet önündeki cihazdan uzay gemisinin bilgi merkezine girdi. Oradan gemide altı milyar insanın olduğunu öğrendi. Bu dünyanın dörtte bir sayısı idi.

    Mehmet annesine yöneldi. “Anne bak dünyayı artık tamamen terk ediyoruz.” Dedi. Mehmet bilgi merkezinden uzay gemisinin hızını da öğrendi. İnsanlar gezegene ancak on yılda ulaşabileceklerdi. Bu Mehmet için gemiyi gezmek ve yeni şeyler öğrenmek demekti. Önce makineden çıkan, kremsi, beyaz biyolojik yiyeceğini tadacaktı. Çünkü mutluluk karın tokluğunda yatıyordu.
    Mehmet için her şey yeni başlamıştı. Annesinin kaldığı odanın koordinatlarını cihazına kayıt etti. Sonra oradan ayrıldı. Açık alan denilen yere doğru hareket etti.Orası gezmek ve eğlenmek için tasarlanmıştı. O yer öyle büyüktü ki tepede asılı duran yapay güneş bu büyüklüğü ortaya çıkarıyordu. Mehmet yapay güneşin çapını biliyordu. Bu ayın onda biri büyüklüğüydü. Ve ondan defalarca büyük gezi ve eğlenme alanı sanki yapay güneşi yutmuştu.

    Kendisi gibi gençleri toplandığı ve eğlendiği bir bar buldu. Yüksek seste müzik çalıyordu. Mehmet “ne güzel bir ses.” Diye düşündü. Dinlediği şey şu an ona tarifi gizli duygular yaşatıyordu. Bir süre kendini melodinin sarhoşluğu içine bıraktı.

    İradesini kullanmazsa kendini müzikten kurtaramayacağını gördü. Melodiden hipnoz olmak üzereydi. Müziğin durduğu bir anda hemen bardan dışarı çıktı. Kurtulmuştu. Ama yaşadığına değmişti. Refref parkına doğru yol aldı.Oraya varınca kendine bir refref seçti. Bindi. Uzay gemisinin sancak tarafına doğru havadan hızla yol adı. İnsanların boş uzaya baktığı yerde durdu. Oturabileceği bir yere geçti. Her kes gibi o da boş uzaya bakarak dünyanın taşındığına şahit olmaya başladı.Uzay gemisinin derinlere doğru ilerlediklerini gördükçe yeni gezegenin heyecanı içinde coştu durdu. Diğer taraftan milyonlarca yıl yaşanmış bir gezegeni terk etmek ve bunun acısını silmek zor olacaktı.

    Mehmet uzay gemisinin ihtişamının yeni yeni farkına varıyordu. Oturduğu yerden diğer insanlar gibi karanlıkta ki yolculuğu değil az önce refrefi ile üzerinden geçtiği o yarım küre şeklinde ki dev yapıya odaklanmıştı. Işıklar saçan yer hemen güvertenin önüydü. Mehmet’in oraya gitmesi dakikalar alacaktı. Yapı yakın gibi görünüyor ama bu onu yerinde simetrik olarak duruşuydu. Mehmet bir süre sonra başını derin karanlığa çevirdi.

    O nereye baksa hep inanılmaz görüntüler ile karşılaşıyordu. Şimdi ise önünden devasa bir yıldız geçiyordu. Bu Mehmet’i yerinde biraz daha tuttu. Alevler açık seçik görülüyordu. Uzay gemisi yıldıza uzaktı. Fakat yıldızın sıcaklığını az da olsa hissedebiliyordu. O an güverte insanlarla dolmaya başladı. Yıldızın ateşi ile ihtişamlı görünüşü herkesi buraya çekmişti. Yer müsaitti. İnsanlar seyre oturduklarında hala boş yerler vardı. Mehmet bunu kendi koltuğundaki cihazdan görebiliyordu. Cihazı biraz kullanınca öğreneceği çok şeyin olduğunu tekrar gördü.

    O yarım kürenin ne olduğunu bulmak zor olmadı. Bilgileri bulunca tüyleri diken diken oldu. Yapının ışık saçması görünmez ve gizli hatların gerilimiydi. Yarım küre pi/iki derinliğindeki atom altı boyutlara kapı açıyordu.Mehmet bunu bir yerde duymuştu. Evren atom altı quarklarda gizliydi. İnsan boş uzayı çıkacak olsa sadece bir atomun dışına doğru giderdi. Ve kendini yine geldiği yer gibi bir uzayda bulurdu. Makro derinlikler ve mikro derinlikler sonsuzdu.

    Mehmet şu an ki yaşadığı evrenin libnit adlı kürede ki herhan gibi bir quarkın içinde olduğunu biliyordu. Bunları düşününce daha da heyecanlandı. Demek insan oğlu evreni vücuda getirebilmişti. Yarım kürenin niçin yapıldığını öğrendiğinde biraz endişelendi. Çünkü uzay gemisi kaza geçirdiğinde ölen insanların ışık zerrecikleri olan öz ruhları libnit, cihazına çekilecek ve önceden belirlenmiş olan atom altı evrenin bir köşesine götürülecekti.

    Mehmet koltuğunda ki cihazdan bu yeri de öğrendi. Önce bir gezegeni gördü. Ve bir bina ile karşılaştı. Burada ramea isimli ileri teknoloji içeren bir kutu vardı. Işık zerrecikleri olan öz ruhlar ramea kutusunun içine çekiliyor ardından onlara beden giydiriliyordu. Tuhaflıklar bununla da bitmiyordu. O atom altı gezegende insanların yaşadığını gördü. Belli bir yerde onun üzerinde piramit dizili ve onların çevresindeki halka olmuş insanlar secde eder gibi başlarını piramide doğru eğip kaldırıyorlardı.

    Allah’ı düşündü. “Peki Allah bunun neresinde.” Dedi içinden. Elbet Allah’ı kimse geçemezdi. Onun geçilmezliği kutsal ışığında yatıyordu. İnsan bir evren meydana getirse de bilgi de Allah’ı geçemezdi. Mehmet her şeye sahip olup gayenin de var olduğu bir hissin her zaman bir umuda ihtiyaç olduğunu biliyordu. Ona madde veya bilgi bir şey veremezdi. Mehmet’in istediği bekleyişti. Bu bekleyişte Allah onu kabz eder ve korurdu. İşte insan böyle kendini güvende hissederdi. Buna rabıta deniyordu.

    Uzay gemisi devasa büyüklükteki yıldızı on dakika içinde geçti. Seyir için bekleyen insanlar güverteyi boşaltmaya başladı. Mehmet keşfetmenin heyecanı içinde koltuğundan kalktı. Refrefine bindi. Havalandı. Yarım küreye doğru yol aldı.

    Giderken aşağıya bakmayı da ihmal etmiyordu. Keşfedilecek çok şeyin olması milattan sonra üç binli yılların bir güzelliğiydi. O an coşkusu doğum günü olduğu için daha da arttı. Üç bin elli dokuz yılına dört yüzüncü yaşı ile girmişti. Karşısında gördüğü libnit adlı küre bu gün için kendine verdiği güzel bir ödül olacaktı.

    Küreye yaklaşmıştı. Şimdi ışıklar daha da parlak görünüyordu. Mehmet küreye gelince refrefini koyacağı yere doğru alçaldı. Durdu. Refrefinden indi. Yapıya baktı. Som altındandı. Başka şey de beklenemezdi. Çünkü altın ancak milyonlarca yıl sonra yok oluyordu. Bir koridordan geçti. Kendisi gibi keşif için gelenleri gördü. Hepsi bir top büyüklüğünde ki küreye bakıyordu.

    Küre altından bir sütunun üzerinde duruyor, sütun da küçük bir piramidin tepesindeydi. Görüntü muhteşemdi. Bir bilim adamı anlatıp duruyordu. Libnitin keşfini konuşuyordu. Bu bilgiye dünyada arkeolojik kazılar ile ulaşılmıştı. Bulunan şey Mısır’daki Gize kumlarının derinliğinden çıkan İsis’in kütüphanesiydi.. Bir uzay kayığı bulunmuş ve içinde ki kitapların da sırlar barındırdığı öğrenilmişti. Libnit cihazı da bu bilgilerden biriydi.

    Şimdi bilim adamı “gezimize katılmak isteyen varsa ellerine ki şu gördüğünüz orni den alsın.” Dedi. Mehmet bir tane aldı. İnceledi. Üzerinde üçgenler vardı. Kombinezonları esrarlı bir his veriyordu. Orada bulunan yirmi kişi orni den birer tane aldı. Bilim adamı tekrar talimat verdi.”Hazır dediğimde üçgenlerin hepsine basacaksınız.” Dedi. Ardından libnitin yanına gitti. Küreye akım verdi. “Hazır, başlayın.” Dedi. Yirmi kişi birden şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldular.

    Mehmet bir an için sağına ve soluna baktı. Herkes oradaydı. Amma zaman ve mekan değişmişti.

    Bilim adamı. Işınlanılan yerin odak cihazına giden akımı kapattı. Mahiyetindeki yirmi kişiye malumat vermeye başladı. “Şu an Labion piramidindeyiz. Yapı som altındandır. Duvarlarda gördüğünüz hiyeroglifler büyük esrarın kayıtlarıdır. Hitit çivi yazısı ile yazılmıştır. Çözümlemeyi bilen varsa gezi sonunda okuyabilirler. Şimdi sizi bu piramide isim veren labion cihazına götüreceğim.” Dedi
    Odanın içi aydınlıktı. Ama görünürlerde hiç ışık kaynağı yoktu. Mehmet kendini ilk defa bir firavunun hissettiği duygulara kaptırdı. Onlar hep saraylarında gizemlerle dolu odalarından hiç dışarıya çıkmazlar ve evrenin gizli bilgileri ile meşgul olurlardı.
    Mehmet “Acaba bilmek derinlere dalabileceğimiz esrarı gizlemek mi. Eğer öyleyse kimse bir şey bilemez.” Dedi içinden. Diğer taraftan herkes tarafından bilinen şey bilgi değil bir araçtı. Bil bulmak demekti. B ve L harfleriydi. Az önce bilim adamı duvarlardaki büyük esrar kayıtlarından bahsetmişti. Üstelik yazıların hiyeroglif olması bilinmeye bir engeldi. Mehmet “faydası dokunmaz.” Diye düşündü. Ama onun için yazı bir avcı bilgi de avdı. Cennetsi hislerin beslendiği yegane kaynak ise gizlenen esrarlardan gelirdi. Şimdi daha iyi anlıyordu. Kendini bir firavun hissetmenin tek yolu salt gerçeğin gizli olması ve onu bir miktar çevreye hissettirebilmekti.
    Yirmi kişilik grup koridordan geçerken duvarlardaki kabartmalara göz gezdiriyordu. Bilim adamı bunlardan birinin önünde durdu. “Bu gördüğünüz kabartma Aldaberan yıldız sistemi. Burada on tane gezegen var. Şu gördüğünüz üçüncü gezegen Sions gezegeni. Yani buraya gelirken kullandığımız libnit cihazının geldiği yer. Bu gezegenden gelenler arkaik dönem öncesi dünyaya gelip yerleştiler. Onlar matematikte çok ileriydi. Onlar Külik ve igmir matematiğini kullanıyorlardı. Bu matematik türlerini henüz insan oğlu keşfedebilmiş değil. İşte onlar Atlantis ve Mu kıtası uygarlıklarını kuran, insan olmayan ama ondan daha zeki varlıklardır.” Dedi.Sonra yürümeye başladı. Ardından diğerleri.

    Bir kapının önüne gelindi. Bilim adamı önündeki kolu çevirdi. Kapı açıldı. İçeride kare şeklindeki bir taşın üzerinde duran küre gözüktü. Yeşilimsi ışıklar saçıyordu. Odağına doğru ışık sönüktü. Bilim adamı anlatmaya başladı.

    “Bu gördüğünüz labion Hiyapin evrenindeki düşünen varlıkların yazdıkları yazıdan kendine görünmez ve gizli bir hat çeker ve kutsal ışık akışını sağlar. Bununla varlıklar düzene girer. Kısaca şöyle. Yaratıcımız bizim kaderlerimizi katında bulunan levhadaki yazılar ile yönetiyor. Labion ise hiyapin evrenindeki metafiziği yönetiyor. Bu elbet yaratıcımızdan aldığımız örnekle oldu. Bir yazı nundur. Nun kanalize demektir. Rabıtası çok büyüktür. İşte her bir kitap nun cihazıdır. Metafizik olarak çalışır. Bu gördüğünüz labion da metafizik olarak çalışır. Kendinize “biz nasıl düşünüyoruz?” sorun. Aynı cevap labion cihazı içinde geçerlidir.”

    Mehmet sevindi. Az da olsa düşündükleri bilim adamının söyledikleri ile çakışıyordu.

    Bilim adamı “şimdi piramitten dışarıya çıkacağız. Sakın şaşırmayın.” Dedi. Arından “herkes ornilerinin üzerindeki üçgenlere bassın.” Dedi. Birden herkes şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldu. Piramidin dışına ışınlanmışlardı. Manzara onları şaşkına çevirdi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişlerdi. Atmosfer ve yer arası öyle parlaktı ki insanın bundan hoşlanmaması mümkün değildi. Gök yüzünü aydınlatan yıldız yoktu. Grup havada uçan insanları fark edince ilgiyle bakmaya başladılar. Çünkü uçanlar bir cihaza veya alete ihtiyaç duymuyorlardı. Bilim adamı, “bu gördüğünüz uçan insanlar teknolojiye ihtiyaç duymayan kişiler. Gezegende yaşayanlar bilgilerini bir kitaptan alırlar. O kitap ki yaratıcının sırlarını içerir. İşte bu insanlar bir söz ile veya bir düşünce ile hem uçarlar hem bir anda mekan atlarlar. Biz dünya insanoğlunun da böyle olmasını istedik ama uzay evreni yöneticileri buna izin vermedi. Biz de bunu libnitimizde denedik.” diye konuştu.

    Mehmet “bir şey sorabilir miyim?” dedi.
    Bilim adamı “tabi sor.” Dedi.
    “Bu gezegenin ismini söylemediniz.”
    “Haklısın. Söylemedim. Bu gezegenin ismi Mavi Ay. İçinde hayat olan aynı bölgede iki gezegen daha var. Sessiz Tepe ve Göbekli isimlerinde. Üç gezegenin de bir yıldızı yok. Çünkü hepsi yapay olduğu için her şey düşünülmüş.”

    Mavi Ay gezegeni ağaçlar ile doluydu. Hepsi devasaydılar. Bilim adamı ve grubu bir ormana girdiler.Bir domates ile karşılaştılar. Domates bir ev büyüklüğündeydi. Az ilerlediler. Bu sefer bir mısır ile karşılaştılar. Koçanı ise beş katlı bir apartman büyüklüğündeydi. Bilim adamı bu durumu açılamaya başladı.

    “u gezegendeki ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin devasa olması gezegenin oluşum süreci içinde bulunduğu içindir.Dünyadaki dinazorları düşünebiliriz. Onlar da devasa büyüklükteydi. Ağaçlar ve bitkilerde öyleydi. Bu doğanın işlenmemiş olduğunu gösterir. Doğa da zaman geçtikçe bitkiler ve canlılar küçülür. İşte bu her şeyin kendi formunu bulması anlamına geliyor.”

    Bir akar su kenarına geldiler. Bilim adamı “yemek molası verelim.” Dedi. Sonra elindeki cihaza ayarlama yaptı. Ormana tuttu. Bir iki dakika içinde bir geyik yerde sürüklenerek geldi. Bilim adamı cihazı ile geyiği et parçaları haline getirdi. Sonra geyik yenecek kıvama geldi.

    Grup geyiği keyifle yedi. Akarsudan içtiler. Suyun tadı muazzam güzeldi. İçenlerin hepsi beğenmişti. Az sonra hatıralara daldılar. Biri “ben böyle bir şeyi daha önce hiç hissetmedim.” Dedi. Başka biri “bu yaşadığım tarifi gizlenmiş bir coşku.” Diye konuştu. Mehmet ise içtiği suyun verdiği inanılmaz duygularla kendi kendine “cennete mi düştüm.” Diyordu.

    Bilim adamı da akarsudan içti. Bir müddet sustu. Meskalin yaşıyordu. Sonra konuşmaya başladı. “Tarihte filozofların büyük İskender’e “sen cennetteki lethe ırmağına ulaşmak istiyorsun” sözünde geçen ırmağın bir benzeri de bu akarsu. Bahsettiğim lethe ırmağı içenin bütün acılarını unutturur ve ona gençlik ve ölümsüzlük verir. Bu ırmağın ismi kapuksidir. İçene dünyada tarifi gizlenmiş hisleri yaşatır. Gençlik ve ölümsüzlük verir. Biliyoruz ki biz insanlar bu ırmaktan içmekle artı bir değere kavuşuyoruz. Bilim ölümsüzlüğü bu kapuksi ırmağına da taşıdı. İçtiğiniz suyun tesiri metabolizmanızın işleyişi ile yavaşlayacak. Bu ırmağın kaynağında ışık var. Özelliğini de bundan alıyor.” Diye konuştu.

    Grubun içinde kimyager olan Belil isimli kişi bilim adamına sordu. “Bu Mavi Ay gezegeninde bitkiler fotosentezini ne ile yapıyorlar. Görüyoruz ki gezegenin bir yıldızı yok.”

    Bilim adamı “Bilim adamlarımız Mavi Ay için her şeyi düşündü. Gezegene bağımsız hareket eden ışık zerrecikleri yerleştirdi. Onların ışığı kutsaldır. Çünkü onlar öz ruhtur. Bitkiler bu ışığı aldıkça daha da coşarlar. Ve devasa büyüklüğe ulaşırlar. Bu onların hormonal dengelerinin bozuk olduğu anlamına gelmez. Işık zerreciklerinin aydınlığı hiç bitmez. Sonsuza kadar sürer.” Dedi. Gruptan bir başkası “biz insanlar kutsal ışığı kullandığımız için uzun ömürlüyüz. Bitkiler de bilinç olsaydı onlarda bizim gibi kurumaz ve ölmezdi.” Dedi
    Bilim adamı “Kutsal ışık üzerinde araştırmalarımız sürüyor. Kutsal kitaplar bunun kaynağının hep yaratımız olduğunu söyler. Biz bilim adamları henüz böyle bir kanıt bulmuş değiliz. Ama başka bir şey bulduk. Her şey kutsal ışık barındırıyor. Diyebiliriz ki düşünsel bağlantılarda ki rabıta sonsuzdur. Belki biz yokuz. Ama düşündüğümüz için varız. Bu da düşünce kudretinin büyüklüğünü gösterir.” Diye konuştu. Ardından “şimdi geri dönme vakti geldi. Herkes ne yapacağını biliyor. Ornilerde ki üçgenlere basacaksınız.” Dedi. Bilim adamı ve mahiyeti labion piramidine ışınlandılar. Sonra libnit bağlantısına akım verildi. Bilim adamı ve yirmi kişi atom altı hiyapin evreninden ayrılıp uzay evreninde seyreden istasyona ışınlandı.

    Mehmet keyif içindeydi. Akarsudan içtiği su henüz etkisini kaybetmemişti. Ama uzun süre annesinden ayrı olduğu için daldığı hayalden uyanabildi. Refrefine bindi. Cihazından annesinin kaldığı odanın koordinatlarını takip ederek havadan hızla ilerledi.
    Kapının önündeydi. Açtı. Annesi ekranda komedi programını izliyordu. Mehmet’i görünce “nerede kaldın. Burada bir şey yapamadım. Lavabo ihtiyacım oldu. Ancak uzun uğraşlardan sonra lavabo kabinine girebildim.” Diye konuştu.

    Mehmet “anne senin cihazın var. Ona sesli talimat vererek işlerini görebilirdin. Unuttun mu?” dedi.
    “Ben bilemedim. İnsan cihazlardan uzak yaşayınca böyle benim gibi teknoloji özürlü oluyor.”

    Mehmet “anne karnın aç mı?” diye sordu.
    “Hayır. Ya senin?”
    Benim aç değil. Biraz önce geyik yedim. Anlatması uzun sürer. Şimdi benim çok uykum var. Gidip yatacağım. Bir hafta uyuyacağım.” Dedi.
    “İyi uyu da büyü.” Dedi Mehmet’in annesi.

    Mehmet önce uyuma kabini kıyafetlerini giydi. Bu şekilde daha rahat olacaktı. Sonra kabine geçti. İçine girdi. Uzandı. Kabinin kapağını örttü. Gözlerini kapattı. O an kabinde yeşilimsi bir ışık meydana geldi. Bir haftalık uyku keyif içinde başladı.
    Uzay gemisinde isyan çıkmıştı. Zenci insanlar bir araya toplanmış uzay gemisi yöneticilerinden kendilerine daha çok özgürlük istiyorlardı. Zenci isyancılarından bir grup uzay gemisinin güç kaynağını ele geçirdi. Güvenlik boş uzayda seyreden gemiye zarar gelebilir diye ateş açmıyorlardı. Zenci isyancılar bunu gördükçe daha provake oldular. Bu sefer yönetimi ele geçirmeye çalıştılar. İsyancıların ellerindeki silahlar şok aletiydi. Bu gemide herkesin kullandığı bir silahtı. İsyancıların başı Malkom isimli zenci henüz yeni karşılaştığı güvenliğin kullandığı silahlar onu isyandan biraz caydırdı. Gemi yönetimi toplanmış ve etik olmayan bir karar almıştı. İsyancılara germiyan isimli silahlar ile karşılık verilecekti. Sonunda zenci isyancıların yarısı bu silahlar ile moleküllerine ayrıldı. Kaçan diğerleri ise uzay gemisinin büyüklüğünden faydalanarak sağa sola dağıldılar. Ama çatışma hala sürüyordu.

    Kapı hızla çalmaya başladı. Dışarıdaki “beni öldürecekler. Ne olur açın kapıyı.” Diyordu. Mehmet acele ile uyandırılmalıydı. Annesi bir belayı hissetmiş ve oğlunu uyandırmaya çalışıyordu. Cihazı aklına geldi “Uyku kabini. Hemen kapakları aç.” Diye komut verdi. Kapaklar birden açıldı. Mehmet uyandı. Annesinin telaşını gördü. Öğrendi. Kapıda istenilmeyen biri vardı. Anne oğul bir müddet bekledi. Kapıyı açmadılar. Kapıdaki istenmeyen kişi uzaklaştığında rahat bir nefes aldılar. Mehmet o kişinin zenci olduğunu görmüş ve yüz ifadesinden neye bulaştığını anlamıştı.

    İsyan uzay gemisinin dışında da devam ediyordu. Mehmet çarpışmayı odasından açık seçik görebiliyordu.

    On yıl çabuk geçmişti. Ü, ç uzay gemisi ile dünyadan taşınan on sekiz milyar insan yeni keşfedilen gezegene inmiş ve uygarlıklar kurmaya başlamıştı. Mehmet o ara sevinç içindeydi. Müjde ile annesinin yanına geldi. “Anne müjde. Babamı gördüm.” Dedi.

    SON

    Bugün Babalar Günü..

    Jun 15, 2008 @ 01:46 pm by Nihal Demir


    Öncelikle tüm Babalar’ın ve Baba adayları’nın Babalar günü kutlu olsun..

    2.jpg

    Babalar Günü’nü tarihçiler, yıllar önce bir görenek olarak düzenli binlerce kutlama yapıldığını kaydetti. Onların çalışması, Babylon’da bir oğlun yazdığı 4,000 yıl öncesine ait bir kil kartında Babalar Günü mesajı bulmaları ile yola çıkarlar. Mesajda şunlar vardır “babasına uzun ve sağlıklı bir yaşamı diler”. Neyin bu baba-oğul düetine neden olmuş olduğu ile ilgili hiçbir bilgi yoktur ama birkaç ülkenin Babalar Günü kutlamasının geleneği ile bağlantılı olduğuna inanılır.

    fatherson.thumbnail.jpg Babalar Günü, bir baba tarafından çocuğunu kaldırarak oynanan, onaylanma ve takdir edilme ile sonuçlanan güzel bir festivaldir ve amaç daha kuvvetli bir toplumu inşa etmekdir. Babalar günü hikayesi anneler günü hikayesi kadar çok eskilere dayanmasada resmi olarak çeşitli zamanlarda bir çok ülkede kutlanmaktadır. Babaların evrensel zaman dilimine karşı bütün zamanlar boyunca alaycı tavırlarıyla bu festivali resmiyete geçmeden öncesine kadar hürmet görerek günümüze kadar ulaşmasını sağlamışlardır.

    Günümüzde Babalar günü kutlama hikayesi ise; Batı Virginia’da yaşayan John Dowdy’nin annesi öldükten sonra onun yerini alan untitled.bmp babası için böyle bir gün kutlanmasını istediği söylenmiştir. Diğer bir bilgide, 1910 yılında Washington’daki John Bruce Dodd’un 6. çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart’a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığı belirtilmektedir. Dodd, Anneler Günü kutlanırken Babalar Günü’nün olmayışını büyük bir haksızlık olarak nitelendirmiş ve babasının doğum günü olan 5 Haziran’ın Babalar Günü olarak ilan edilmesi için çalışmalara başlamış ama bu çalışmalar bir sonraki yılın 19 Haziran’a kadar sürmüştür.”

    11.thumbnail.jpg Almanyada ise Babalar günü, Paskalya bayramından sonraki 40. gün İsa Peygamberin urcu anlamına gelen dini “Christi Himmelfahrt” bayramıdır. Bu bayramın içeriği ise İsa’nın Allah’a ulaşmasıdır. Himmelfahrt bayramı Pantkok yortusundan dokuz gün önceki Perşembe gününe rastlar. Almanyada bu dini bayram aynı zamanda Babalar günü olarak da kutlanmaktadır.

    Babalar Günü, dünyada ilk kez 19 Haziran 1910′da Washington’ın Spokane şehrinde kutlanmış ve diğer eyaletlere de yayılmıştır. Resmi olarak ise, 1924 yılında ABD Başkanı Calvin Coolidge’in desteğiyle kutlanmıştır. 1966 yılında da o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının ‘Babalar Günü’ olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayınlamıştır. Başkan Richard Nixon, sonunda 1972′de sürekli olarak kutlanmasını sağlayacak yasayı işaret etti. O günden bu güne de, babalarımız için çok özel olan bu günü coşku ve heyecanla kutlamaktayız.

    Pek çok ülkede Türkiye de dahil olmak üzere Haziran ayının 3. Pazar günü kutlanmaktadır. Birçok ülkede ise Babalar günü farklı zamanlarda kutlanmaktadır.

    aruba_father_son.thumbnail.jpg 23 Şubat
    Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya

    19 Mart
    Bolivya, Honduras, İtalya, Lihtenştayn, Portekiz, İspanya, İsviçre

    5 Mayıs
    Romanya

    8 Mayıs
    Güney Kore (Ana Baba Günü)

    Miraç Günü
    Almanya

    Haziran’ın 1. Pazar günü
    Litvanya

    5 Haziran
    Danimarka

    Haziran’ın 2. Pazar günü
    Avusturya, Belçika, Ekvador

    17 Haziran
    El Salvador, Guatemala

    Haziran’ın 3. Pazar günü
    Arjantin, Bangladeş, Bulgaristan, Kanada, Şili, Çin, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Kıbrıs, Fransa, Yunanistan, Hong Kong, Hindistan, Jamaika,Japonya, Malezya, Malta, Mauritius, Meksika, Hollanda, Panama, Pakistan, Peru, Filipinler, Porto Riko, İrlanda, Singapur, Slovakya, Güney Afrika, Sri Lanka, Trinidad ve Tobago, İngiltere, ABD, Venezuela, Türkiye, Zimbabve.

    23 Haziran
    Nikaragua, Polonya, Uganda

    Temmuz’un 3. Pazar günü
    Uruguay

    31 Temmuz
    Vietnam

    Temmuz’un son Pazar günü
    Dominik Cumhuriyeti

    8 Ağustos
    Tayvan

    Ağustos’un ikinci Pazar günü
    Brezilya

    Eylül’ün ilk Pazar günü
    Avustralya, Yeni Zelanda

    Kasım’ın ikinci Pazar günü
    Estonya, Finlandiya, Norveç, İsveç

    5 Aralık
    Tayland

    Önümüzdeki yıllarda ise; “21 Haziran 2009 Pazar günü, 20 Haziran 2010 Pazar günü, 19 Haziran 2011 Pazar günü, 17 Haziran 2012 Pazar günü, 16 Haziran 2013 Pazar günü” Babalar gününü kutlayacağız.

    Sonraki Sayfa »
     

    indigo dergisi blog-logo