Bireyden, Bireyciliğe, Bencilliğe…
Başyazar: Uzay Gökerman
İndigo Dergisi – Eylül 2008
uzay@indigodergisi.com
Bir kimyasal elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçacığına atom; aynı atomların bir araya gelerek oluşturdukları saf maddeye element ve o elementlerin kendi aralarındaki birlikteliklerine de bileşik diyoruz. Doğada bizim bulabildiğimiz ve periyodik cetvel üzerine yerleştirdiğimiz element sayısı yaklaşık 120 civarındadır.
Birey için benzer bir tanım yapabilir miyiz?
Örneğin bir toplumun bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçacığına birey, bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları “saf güruha” topluluk ve o topluluğun kurduğu birlikteliğe de millet, ulus diyebilir miyiz?
Yirminci, yani geride bıraktığımız yüzyıl atom çağıydı. Zaten Aristo’dan beri varlığı bilinen bu en temel parçacık keşfedilmekle kalınmamış; neredeyse onunla ilgili her şey bilinir hale gelmişti. Öyle ki, tüm zamanların en güçlü silahı, atomun bölünebilir olduğunun bulunmasıyla ortaya çıkmış, doğanın en temel parçacığının insan müdahalesiyle varoluşunun değiştirilmesi, çok büyük bir enerjinin boşa çıkmasına neden olmuştur.
Yine aynı şeyi birey için söyleyeceğiz, atom çağı aynı zamanda bireyin kendi kendisini keşfetmesiyle eş zamanlı yaşandı. Bu aynı zamanda siyasal alanda da demokratikleşmenin evrimi demekti. Bireyin her türlü varlık koşulu güvence altına alındı. Toplumla birey arasında bir önceki yüzyıllarda olmayan bir “denge” kurulmuş oldu.
Bu dengenin giderek birey lehine bozulduğuna şahit oluyoruz, günümüzde. Özellikle âdemi merkeziyetçi, liberal akımlar bireyin haklarını çok daha fazla ön plana çıkaran bireycilik felsefesini beslemeye özen göstermektedirler. Bu durumun ikinci dünya savaşı sonrası başlayan soğuk savaş yıllarında çok ciddi bir hareket olduğunu söyleyebiliyoruz. Bir tarafta toplumcu, sosyalist düzen, diğer tarafta bireyci liberal, kapitalist sistem kıyasıya rekabete giriştiler.
Toplumculuğun karşısında bireycilik göreceli olarak çok daha ileri bir felsefeydi. Kuşkusuz bireyin haklarını toplumun gerisine koyan ve fedakârlığını talep eden sosyalist düzen, her ne kadar eşitlikçi, sosyal adalet ülküsüne bağlı kalarak herkese standart bir yaşam alanı hazırlasa da bireyin gücü, özgür iradesi karşısında yenilmişti; bu aynı zamanda kapitalist sistemin yengisi olarak da algılandı. Bu dönemde kapitalist sistemin içinde yaşayanlar “varoluşçuluğu” tartışıyorlardı.
Bireycilikse, son yirmi yılda hızla bencilliğe dönüştü.
Kişinin kendini keşfetme süreci; ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum sorularının itici gücü karşısında olağanüstü hız kazandı. Toplumun içinde kişiliksizleşmiş, kendini kaybetmiş, hatta tutunamamış, bütün bunların yardımıyla da yabancılaşmış bireyin, maddenin temel yapısı atomun keşfini hatırlatırcasına içsel sorgulaması yeniden doğum gibi tanımlandı.
Atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan enerjinin, bireyin içinde de potansiyel olarak var olduğunun anlaşılması ise fazla zaman almadı; önemli olan bu gücün nasıl fark edileceği, sonra kontrol altına alınacağı, istendiği ve gerektiği zaman ne şekilde kullanılacağıydı.
Çünkü aynen nükleer enerjinin onu kullanmayı bilemeyecek (nükleer enerji kullanımına karşı olduğumu her fırsatta dile getiriyorum; burada yola çıkış felsefem çok basit temel bir mantıkla çalışıyor; o da doğal olmayan yolla üretilen ve doğanın temel maddesini yok eden yolun yanlış olduğuna ilişkin inanç ) ya da insanlık için yıkıma yol açacak kişilerin elinde felakete dönüşmesi gibi birey de içindeki potansiyeli doğru yönlendirmeyi bilemezse, sonunda hem kendisinin hem de içinde bulunduğu toplumun felaketine yol açabilir.
Kuşkusuz birey bu sürecin içine girmiştir. Girmek zorundadır da. Buraya kadar ki zamanın kendi seyrinde izlediğini söyleyebiliyoruz.
Kendisinden önce var olmuş tüm birikimleri yok sayan, kendi içselliğinden başka her şeyi değersiz gören, var oluşunu da tam bir rasyonaliteye oturtamayan bir sorgulamadan söz ediyoruz; bireyin kendi kendisini parçalamasından. Bu sonunda tam bir yıkıma götürecektir kişiyi.

Yol haritası olmayan; nereye gideceğini bilmeyen, tek başına hiçbir şey ifade etmeyen sezgileriyle yaşamayı seçen, ne anlama geldiğini kendisinin bile tanımlayamadığı bir “carpe diem” felsefesine tutunmuş bencillik bireyin bugüne kadar edindiği bütün kazanımları boşa çıkaracak geri dönüşe yol açabilir.
Feodal bağlardan, toplumsal olana oradan da özlük haklarını ele geçiren bireyin kurduğu dengenin bu sefer insani varoluşu anlamlı kılan “sosyal varlık kimliği” ile çelişen bir tercih yapmasıdır konu edindiğimiz şey.
Bugün birey kendisiyle çok ilgilidir. Öylesine ilgilidir ki, kendisinden başka her şeyin önemsiz olduğu bir modern nihilizmin varlığından bile söz edebiliriz.
Bir müzik konserinin estetik tamamlayıcısı oradaki atmosferi yaratan izleyicisidir.
Bir spor karşılaşmasındaki o benzersiz heyecanı yükselten şey yine taraftar kitlesidir.
Bir ülkenin huzurlu ve mutlu bir yer olmasını, yaşanabilirliği yine o coğrafyadaki insanların yarattığı uyumla ilgilidir.
Bir sinagogda, kilisede, camideki kutsallığı yaratan şey içeride ibadet yapan kişilerin ruhlarının aynı ahenk o atmosferde buluşmaları, frekansa girmeleri değil midir?
Her şey dönüp dolaşıp “denge” kavramının üzerinde yoğunlaşıyor. Dengenin kaybolduğu her süreç eninde sonunda dogma halini alır. Bireyin dogma haline gelmesi ise insanlık için çok büyük bir felaket olan atom bombası benzeri bir “birey bombasına” dönüşebilir.