'bilim' kategorisi için arşiv


Atlas Deneyi’ne Hoş Geldiniz

Yazar: haber merkezi Tarih: 22 Eyl 2008

Evrenin nasıl meydana geldiğini anlamayı amaçlayan CERN’deki dünyanın en büyük fizik deneyinde ilk aşamalar başarıyla sonuçlandı. Ateşlenen 2 proton demeti, 27 kilometrelik turlarını tamamladı.
cern-buyuk-patlama-deneyi-big-bang.jpg

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN) yapımı yıllar süren ve evrenin oluşum sırlarını ortaya çıkarması beklenen dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı”yla (Large Hadron Collider-LHC) (LHC) yapılan deneyin ilk aşamaları başarıyla tamamlandı. Proton demetleri, ilk turda saat yönünde, ikinci turdaysa saat yönünün tersinden ateşlendi. 27 kilometrelik tüneldeki yolculuk başarıyla sonuçlandı. İleriki aşamalarda, protonlar ışık hızına yaklaştığında, çarpıştırıcının içindeki süper-iletken mıknatıslar ışın demetlerinin yönünü değiştirerek, protonları çok büyük bir hızla çarpıştıracak.

California Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökhan Ünel, CERN’deki gelişmelerle ilgili bilgi verirken, büyük hadron çarpıştırıcısının 10 Eylul’de ilk kez test edildiğini aktardı. Ünel, “Büyük hadron çarpıştırıcısı çalışmaya başladı. Bundan sonra protonların çarpıştırıcıda döndürülmesine devam edilecek. Bu deney artık başladı ve yüksek enerjilerde devam edecek” dedi. Ünel, hızlandırıcıda iki ayrı proton demetinin bulunduğunu, bunlardan birinin saat, diğerinin de ters yönde döndüğünü belirterek, “CERN’de saat yönünde dönen proton demetini daha az enerjiyle ve daha az proton sayısıyla başarıyla attırdık. Protonlar detektörün içinden geçti ve detektörün içinde bıraktığı izleri gördük ve bu bizi çok heyecanlandırdı” dedi.

cern-buyuk-patlama-deneyi-big-bang-2.jpg

Isparta’daki uçak kazasında ölen fizikçi Prof. Dr. Engin Arık, Türkiye’nin, dünyanın en büyük nükleer araştırma merkezi CERN’e tam üye olabilmesi için 40 yıl uğraştı. Ancak kazada 5 meslektaşıyla birlikte yaşamını yitirince çalışmaları yarım kaldı. Yaşasaydı Türkiye’de büyük bir araştırma merkezi kurmayı hedefliyordu. Kazadan bir süre sonra, CERN’ün 8 gözlemci ülkesinden biri olan Türkiye, merkeze tam üye olabilmek için ilk adımı attı ama Arık, “En büyük hayalim” dediği anlaşmanın imzalanmasına tanık olamadı. Bayrağı Arık’tan devralan Türk Fizik Derneği Başkanı Prof. Dr. Baki Akkuş, meslektaşının çalışmaları sırasında büyük engellemelerle karşılaştığını ve ardından korkunç kazanın meydana geldiğini söyledi. Akkuş, Türkiye’nin nükleer macerasını, CERN’in gerçekleştireceği Big Bang deneyini ve Dan Brown’un “Melekler ve Şeytanlar” kitabında yer alan “Büyük patlama olursa, Dünya’yı içine çekecek büyük bir kara delik meydana gelecek” iddiasındaki gerçeklik payını anlattı ve siyasetçilere “kavgayı bırakın, bilime yatırım yapın” mesajını verdi.

cern-buyuk-patlama-deneyi-big-bang-1.jpg
_______________________________________________________________________________________

  • “Büyük Patlama”ya Geri Sayım
  • Tanrının Zerrecikleri
  • Çin Depremi ve Şili Yanardağ Patlamalarının Nedeni CERN mi?
  • Bilimin Değişen Yüzü
  • Neden Bilmek İsteriz?
    _______________________________________________________________________________________
  • Kanser Aşısı Geliyor

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 19 Eyl 2008

    Haber: Hale Karaarslan
    editor@indigodergisi.com
    İndigo Dergisi Sağlık Haberleri

    Gen haritasının çözülmesinin ardından bilim insanları çok hızlı ilerlemeler kaydediyor. Tümörlü hücre oluşumunu önleyebilmek amacıyla kanser aşısı geliştirmek için çalışmalar yapılıyor. Fareler üzerinde yapılan başarılı deneylerin ardından insanlar üzerindeki en ciddi denemeler yakında başlıyor. İtalya’nın Torino kentinde kansere karşı en önemli adım atılıyor.

    Dünyadaki ilk kanser aşısını farelerde başarıyla deneyen İtalyan bilim adamları şimdi aynı aşıyı 20 kanser hastasında deneyecek. Araştırma üç yılda sonuç verecek. Aşı başarılı olursa, ilk aşamada meme, rahim ve prostat kanserine karşı uygulanacak. Torino’daki Molinette Hastanesi ve Torino Üniversitesi tarafından kurulan uluslararası vakıf bünyesinde yapılan araştırmalar sonucunda bulunan aşının, Milano’da büyük bir ilaç firması tarafından üretileceği belirtildi.

    Araştırmacılar, aşının amacının tedavi değil, başlangıç aşamasında olan kanserin önüne geçmek olduğunu belirtti. Genetik olarak kanser hastalığına yakalanma olasılığı yüksek olan farelere uygulanan aşı, bu hastalığa karşı inanılmaz bir bariyer yarattı. Bilim adamları aynı şeyin insan organizmasında da meydana gelebileceğini öne sürüyor. Araştırmaları yapan vakfın Bilimsel Komite Başkanı İmmunulog Profesör Guido Forni, yeni bulunan aşının kullanım mekanizmasını şöyle açıkladı: “Kanserden hastalanan 100 kişiden 30′unda genetik bir bozukluk olduğu görüldü. Bizim tekniğimiz hatalı DNA’nın üretemediği proteini hücrelerin yeniden üretmesini sağlayacak mekanizmayı vücuda yerleştirmekten ibaret. Aşı hücreye verildikten sonra küçük bir elektrik akımı ile zardan geçmesi ve faaliyete geçmek üzere çekirdeğe yerleşmesi sağlanıyor.”

    Eğer aşı başarılı olursa, teşhisi kolay olan meme, rahim ve prostat kanserlerine de uygulanacak. Aşının insanlar üzerinde başarılı olup olmadığı yolundaki karar 5 yıl sonunda verilecek, ancak bilim adamları, 3 yıl sonra araştırmanın sonucunun belli olabileceğini belirtti.

    Torinolu bilim adamlarının, Bologna, Chieti, Camerino üniversitelerinin de işbirliği ile bulduğu aşının insanlar üzerinde de başarılı olmasından sonra, kanser riski taşıyan herkese uygulanabilecek. Bazı Amerikalı ve İsviçreli araştırmacılar Torino’ya geldi.

    AŞI FARELERDE BAŞARILI OLDU
    Genetik olarak kanser hastalığına yakalanma olasılığı yüksek olan farelere uygulanan aşı, bu hastalığa karşı inanılmaz bir bariyer yarattı. Amerika’da Kimmel Kanser Merkezi’nde bulunan aşı ile farelerde gen eksikliği giderilerek kanser önlendi. Bir yıl sonra aynı yöntem insanlara uygulanacak. Doktorlar çok umutlu…

    İnsanlığın başbelası kansere karşı yapılan araştırmalar yeni bir umut kapısını araladı. Amerika’da yapılan bir araştırmanın açıklanan sonucuna göre, ‘kanser aşısı’ artık ulaşılması zor bir hayal olmaktan çıktı. Bilim adamları, özellikle gen tedavilerinde uygulanacak, vücutta bulunmayan genin vücuda yerleştirilmesinin bir çeşit aşı olarak da kabul edilebileceğini belirtti. Yapılan açıklamaya göre, farelerde kanseri yok eden aşının insan vücudunda nasıl uygulanacağını bir yıl içinde tesbit edilecek.

    Thomas Jefferson Tıp Fakültesi’ne bağlı Kimmel Kanser Merkezi’nde, Prof. Kay Huebner ve arkadaşları kısa bir süre önce, insan vücudundaki eksik genin (missing genin) meme, rahim ağzı ve akciğer kanserlerine neden olduğunu ortaya çıkardı. Ekip, bundan sonraki en önemli işin, eksik olan bu genin vücuda yerleştirilmesi olduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada, başarılı laboratuar çalışmalarının kanıtlanmasından sonra insanlar üzerinde de çalışmalara başlandığı ve en geç bir yıl içinde geniş çaplı tedaviye başlanacağı belirtildi.

    GEN TESTİYLE TESBİT EDİLİYOR
    Prof. Kay Huebner, kanser hastalığında erken teşhisin çok önemli olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Biz, üniversitemizde, yaygın olarak gen tahlillerini yapmaya başladık. Bu tahliller çerçevesinde, riskli kişileri tespit ediyoruz. Gen çalışmalarının ilerlemesiyle artık kan sayımı yapar gibi genlere bakılarak, eksik olan genlerin yerine konularak, hastalığın tedavisi yoluna gidilecektir. Bu gerçekten önemli bir adımdır. Çünkü, ailesinde kanser hastalığı riski olanların daha hastalık ortaya çıkmadan teşhisi yapılabilecektir. Ve kişinin hastalığa yakalanması önlenebilecek. Böylece, kanserin önü kesilecektir.”

    Profesör Huebner, gen eksikliğini gidererek farelerde kanseri yok ettiklerini belirterek, aynı yöntemi insan vücudunda nasıl uygulayacakları üzerinde çalıştıklarını söyledi. Prof. Huebner, gelinen noktayı şöyle anlattı: “Genler, kişilerde anne ve babadaki özelliklerin çocuğa geçmesini sağlayan hücre çekirdeğinde bulunan maddelerdir. Genlerin her biri, insan vücudunda bir özelliği oluşturur. Daha doğrusu oluşmasını düzenler. Genler, insan hücresinin çekirdeğinde bulunur. İnsan biyolojisi ve hastalıkları genlerin etkisi altındadır. Her geçen gün, hastalıkların kökeninde genlerin rolünü daha iyi görmekteyiz.”

    EN FAZLA BİR YIL
    Doktor Huebner sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizim yaptığımız çalışmada da, bazı cins kanser hastalığında, gen eksikliği gördük. Laboratuar çalışmasında yok olan bu geni farelere verdiğimizde kanserin kaybolduğunu kanıtladık. Bu aşamadan sonra, bizim gibi diğer araştırmacıların en büyük sorunu olan, bu genin insanlara nasıl verileceği sorusu ortaya çıktı. Bu genin, aşı gibi virüsle mi, yoksa ilaçlarla mı verileceği sorusuna cevap aranıyor. Yapılan son çalışmalar, virüsler yoluyla aşı gibi vücuda enjekte edilmesi konusu ağırlık kazanıyor. Ancak, bazı hastalarda bu aşıya karşı bazı tepkiler oluşturması da göz önüne alınması gereken noktalar. Ancak, en fazla bir yıl içinde bu konudaki çalışmalarımızı dünyaya açıklayacağız.”

    GEN TAHLİLİYLE ERKEN TEŞHİS KOLAY
    Kimmel Araştırma Merkezi Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü Başkanı Prof. Kay Huebner, hastalığın tedavisi için eksik olan bu geni, aşı gibi, insan vücuduna en geç bir yıl içinde yerleştirilebileceğini açıkladı.

    KANSER RİSKİ AZALTILABİLİR
    Kansere karşı bizim de yapacaklarımız var. Uzmanlar, domates, mürdüm eriği ve avokadoyu bir numaralı koruyucu ilan etti. Araştırmacıların dize getirmek için uğraştığı kanserden korunmak için bizim de alacağımız bir dizi önlemler var.

    Uzmanlara göre, domates, mürdüm eriği, yeşil yapraklı sebzeler ve avokado, bir numaralı kansere karşı koruyucudur. Özellikle, bu meyvelerin içinde Lutein maddesi bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar Lutein’in kanser riskini azalttığını ortaya çıkarmıştır. İşte kanser riskine karşı neleri yapmanız ya da yapmamanız gerekenler:

  • Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü’nün son raporunda, domates ve eriğin içinde bol miktarda bulunan Lutein’in özellikle prostat kanserlerini önleyici olduğu açıklanmıştır.
  • Meyve ve sebzeyi bol miktarda yemelisiniz. Bunu gerçek bir alışkanlık haline getirmelisiniz. Böylece, kalın bağırsak kanserlerinden de korunacaksınız. Ayrıca, bu tür beslenme sizi ince tutacağından kalp hastalıklarından da korunmuş olacaksınız.
  • Kırmızı et hiçbir zaman masumiyetini kanıtlamadı. Kuşkusuz, kırmızı et, vücuda gerekli olan kaliteli protein açısından çok zengin. Ancak, etin içinde bulunan heterocyclic maddesinin bazı kanser türlerine yol açabileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır. Eğer, etten asla vazgeçmem diyorsanız, etin yağsız olmasına dikkat edin. Etin, daha önceden zeytinyağı ve bazı otlarla dinlendirdikten sonra pişirin. Zeytinyağlı dinlendirilmiş ette, heterocyclic asidin etkisi azalır. Sonuç olarak, kırmızı eti az yeyin.
  • Şekerler, adı kadar masum değil. Kanser hastalığında şekerlerin, tatlandırıcıların doğrudan bir ilgisi bulunmuyor. Ancak, fazla şeker ve şekerli gıdaların alınması şişmanlığa yol açıyor. Şişman kişilerde de, kalp ve kanser riski artıyor.
  • Mümkün olduğu kadar stresten uzak kalın. Stresin kanser ve kalp hastalığından doğrudan ilişkisi olduğu artık kanıtlanmış durumdadır.
  • Video: Yüzyılın Deneyi: Büyük patlama

    Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 10 Eyl 2008

    _45002107_-11.jpg
    Bölüm 1: izlemek icin tiklayin
    Bölüm 2: izlemek icin tiklayin
    Bölüm 3: izlemek icin tiklayin
    Bölüm 4: izlemek icin tiklayin
    ——————————————–
    Kaynak: NTVMSNBC

    Göktaşına 800 Kilometre Kala

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 07 Eyl 2008

    Haber: Hale Karaarslan
    editor@indigodergisi.com

    Kuyruklu yıldıza inmek üzere 4 yıl önce uzaya gönderilen Avrupa’nın uzay çalışmalarının gemisi Rosetta uzay aracı, 5 eylul akşamı Mars ile Jüpiter’in yörüngelerinin arasında bulunan “2867 Steins” gök taşına iyice yaklaştı.
    8719-4.jpg
    Güneş sisteminin doğumunun gizemini çözmek için yollanan Rosetta, TSİ 21.58’de göktaşına 800 km yaklaşarak yanından saniyede 8.6 km hızla geçti. Dünyadan 400 milyon km uzaklıktaki Rosetta’nın gök taşını ayrıntılı biçimde inceleme olanağı bulduğu belirtildi. Dünya için potansiyel tehdit olan gök taşlarıyla ilgilenen uzmanların Rosetta’nın göndereceği verilere ayrı bir önem verdikleri belirtildi.

    Haziran 2010 da Lutetia adli bir baska astreoidin yanınından geçecek olan uzay aracı Rosetta 2014 te dünyaya 675 milyon kilometre uzaklıktaki 67/P Churyumov Gerasimenko yıldızına toplam 6.5 milyar kilometre yol katettikten sonra yaklaşacak. Bu gök cismiyle yanayana hareket edecek ve ayrıntılı görüntülerini dünyaya geçecek olan Rosetta, daha sonra kuyruklu yıldızın yüzeyine kimyasal analiz yapması için, buzdolabı büyüklüğünde bir robot indirecek.

    Oluşumlarından bu yana çok az kimyasal değişikliğe uğrayan kuyruklu yıldızların keşfi, güneş sistemi ve evrenin bilinmezliğinin anlaşılması bakımından önemli bulunuyor.

    İşte Dünya’yı Kurtarma Planı

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 05 Eyl 2008

    Haber: Hale Karaarslan
    editor@indigodergisi.com

    Eninde sonunda Güneş’in Dünya’yı yutacağını tespit eden uzmanlar akıl almaz bir “kurtarma” planı öneriyor. Tarih çok uzak gibi görünse de astronomide “orta vade” sayılıyor. Dünyanın “son kullanma tarihi” olarak 8 milyar yıl sonrasına işaret eden bilim adamları bu “kaçınılmaz son”dan kurtulmanın planlarını da geliştiriyorlar. Ama plan akıllara durgunluk verecek nitelikte.

    ABD’li uzmanlar eninde sonunda, yani yaklaşık 8 milyar yıl içinde Güneş’in Dünya’yı yutacağını ve Dünya’nın alev topu haline geleceğini tespit etti. Yerkürenin kaderini değiştirmeye çalışan bilimadamlarından California Üniversitesi Astronomu Gregory Laughlin, “1 milyar yıl içinde Güneş çok aktif hale gelecek. Okyanuslar buharlaşacak, dağlar eriyecek. Bunu önlemenin tek çaresi Dünya’nın yörüngesini kaydırmak. Güneş’in aydınlığını değiştirmeden yavaş yavaş Dünya’yı Güneş’in aşırı etkisinden kaydırmayı planlıyoruz. Bunu kuyrukluyıldızlar sayesinde yapabiliriz. Dünya’nın etrafında dolaşan kuyrukluyıldızlar, çok yavaş ve parça parça hızını Dünya’ya aktaracak. Böylelikle Dünya yerinden oynayacak. Fizik kanunları böyle bir senaryonun oluşumuna izin veriyor” diye konuştu. (Kaynak: Hürriyet)

    “Büyük Patlama”ya Geri Sayım

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 02 Eyl 2008

    Haber: Hale Karaarslan
    hale@indigodergisi.com

    10 Eylül’de “asrın deneyi” yapılacak. “Büyük Patlama” (Big Bang) teorisini doğrulayacak deney için bilim adamları uyarıyor: “Dünyayı yutabilecek mini kara delikler ortaya çıkabilir.”

    Yıllardır üzerinde çalışıldı. 8 milyar doların üzerinde para harcandı. Yerin 150 metre altında, bilim kurgu filmlerini bile yaya bırkacak türden bir yer kuruldu. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük deneyini gerçekleştirmek için yüzlerce bilim adamı yerin altına indi ve gece gündüz çalıştı. Sonunda her şey tamam edildi. Şimdi deney için geri sayım başladı. Tarih belli: 10 Eylül.

    Deney, evrenin oluşumunu tetikleyen “büyük patlama” (Big Bang) teorisini doğrulayabilecek nitelikte. Bunun için nükleer deneylerden bile daha karmaşık sayılan “parçacık çarpıştırma” işlemi gerçekleştirilecek. Tehlikeli bir deney olduğu için yerin altında kurulan devasa laboratuvarda gerçekleştirilecek. Bu yüzden deneyi gerçekleştirecek olan ekip “güvenli ortam var” diyor ve deneyin yapılmasını savunuyor.

    Kaos teorisyeni şiddetle karşı çıkıyor
    Ancak bir başka grup bilim adamı dün müthiş bir uyarıda bulundu. Onlara göre bu deney o kadar tehlikeli ki “dünyanın sonu olabilir”. Bu amaçla daha önce de deneyin durdurulması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuşlardı. Ancak AİHM, “Büyük Hadron Çarpıştırıcı” aleyhindeki başvuruyu reddetmişti.

    Alman kaos teorisyeni Otto Rössler’in etrafında bir araya gelen insanların, AB’nin nükleer araştırma merkezi (CERN)’in 10 Eylül’de hizmete sokacağı laboratuvarda yapılması planlanan “parçacık çarpıştırma” deneyine mani olabilmek için verdikleri dilekçeyi değerlendiren AİHM, başvuruyu geçen hafta reddetti.

    “Dünyayı yutabilecek mini kara delikler” ortaya çıkabilir
    Evrenin oluşumuyla ilgili “büyük patlama” teorisini doğrulayabileceği düşünülen deneye itiraz edenler, deney sonucu “dünyayı yutabilecek mini kara delikler” ortaya çıkması ihtimalini öne sürüyor ve Fransa-İsviçre sınırındaki CERN laboratuvarının kapatılmasını istiyor.

    Vatandaş grubunun sözcüsü Viyanalı Markus Goritschnig, “Deney durdurulsaydı, şimdiye kadar hiç atılmamış bir adım atılmış olacaktı” dedi ve mahkemenin, yine de dava dilekçesini esastan görüşmesini beklediklerini belirtti.


    “Mini kara deliklerin, bilinen en tehlikeli nesneler olabileceğini” söyleyen Goritschnig, deneye katılan 26 fizikçinin “ateşle oynadığını” iddia etti. Bilimadamları, CERN deneyiyle fiziğin başlangıcına, maddenin ilk kez kütle kazandığı ana gitmeyi ve maddenin neden ve nasıl kütle sahibi olduğu sorusunu cevaplandırmayı tasarlıyor.

    Parçacık hızlandırıcıyı harekete geçirmek zor
    İsviçre-Fransa sınırında, 27 kilometrelik bir tünel içerisinde bulunan parçacık hızlandırıcıyı harekete geçirmek o kadar kolay değil; önce makinenin 8 ana parçası -271 dereceye kadar soğutulacak. Ardından, 1600 adet süper-iletken mıknatıs düzgün olarak çalıştırılacak. Deney sırasında bütün parçaların senkronize şekilde çalışması şart. En ufak uyumsuzluk risk sayılıyor.

    Saniyede 800 milyon parçacık çarpışması olması beklenen “asrın deneyi”, yerin 150 metre altında yapılacak. Deneye Türkiye’den de bilimadamları katılıyor.

    Sümer’den Tevrat’a Taşınan UFO’lar

    Yazar: nesrin dabağlar Tarih: 02 Eyl 2008


    Yazar: Nesrin Dabağlar
    Indigo Dergisi - Eylül 2008
    nesrin969@hotmail.com

    UFO’lar son yılların popüler konularından biri olarak gizemleriyle ve sırlarıyla gündemden hiç düşmüyorlar. Tanımlanamayan gök cisimleri, bir zamanların bilimkurgu hikâyeleri olma durumundan çıkıp hayatımızın içinde gerçek olgular olarak kabul edilmeye ve konuşulmaya başlandı.

    Daire, silindir vb gibi genellikle yuvarlak hatlarda görülen ufolar son elli yılın cazip gizemleriymiş gibi bilinse de eski dünya tarihinin kaynakları onlarla doludur. Eski bir takım resimlere, hikâyelere, yazılara, hatta şiirlere bakıldığında ufoların insanın var oluşu kadar eski bir konu olduğu kolayca anlaşılabilir. Henüz uçağı bile keşfetmeyen ve uçmanın sadece bir rüya olduğunu düşünen iki yüz yıl önceki insanın karşısına bugünün teknolojisi ile çıksak acaba neler hissederdi?

    Hele ki binlerce yıl öncesi yaşayan insan için gökten gelen bir cisim ya da canlının tanımlanması hangi kelimelerle yapılırdı ve ufolar bugüne nasıl bir olgu içinde taşınırdı? Aslında belki de ufolar gerçekten binlerce yıl öncesinde de vardı ve insanoğlu onu gökyüzünden gelen tanrı diye tanımladığından biz modern dediğimiz bu çağda o hikâyeleri masal ya da mistik uydurmalar diye kabul ediyoruz hala…

    Bütün geçmiş kültürümüzün içinde bilinçli ya da farkında olmadan ne kadar çok ufo bilgisi içinde olduğumuzun ayırdına varabildiğimizde tüm bildiklerimizi bir tarafa koyup beynimizi yeniden yapılandırmamız gerekir ve bu gerçekten hiç te kolay değildir. Ne yazık ki bilimin ve siyasetin vip salonlarında oturan erk sahibi çoğunluk, genellikle kolay yolu seçer ve ufoların gerçekliğini kabul etmez. Televizyonda ya da görevli oldukları kurumun faaliyet alanı içinde ufoların varlığını reddeden hatta alay eden pek çok bilim adamı kendi kendileriyle kaldıklarında aynı reddedici tutumu gerçekten devam ettirebiliyorlar mı acaba?

    Son yıllarda birer birer açılan resmi devlet dosyaları ile alay edilen ufo fenomeninin hiç de küçümsenecek bir konu olmadığı kamuoyuna açıklanmak zorunda kalınmıştır. Binlerce dosyanın içinde tabiidir ki gerçek olmayan, yanılgı taşıyan, uydurulan, reklam amaçlı ya da psikolojik bozukluk sonucu olduğu anlaşılan olay sayısı küçümsenemez ama gerçek dışı olanlar elendikten sonra elde kalan dosyalar ilginç özellikler taşımaktadır. Olaylardaki nesneler gerçekten dünyadaki hiçbir şeye benzemezler ve ne kadar uydurma olabilecekleri gerçekten bir kez daha düşünülmeli ve tartışılmalıdır.

    UYGARLIKLARI KURAN TANRILAR KİM?

    Bilinen ilk yazıtlar Sümer yazıtları kabul edilir ve uygarlık denilince başlangıç kabul edilen kavramların içinde “tanrılar” kelimelerinin yerine “ufo”lar kavramıyla baktığımızda ilginç bir bakış açısı yakalarız. İlk uygarlık olarak tarihe geçen Sümerliler MÖ 3800 yıllarında bir ileri uygarlığa sahipti ve en şaşırtıcı olan şey bu güne dek Sümerlilerin kim olduklarına, nerden geldiklerine ve uygarlıklarının nasıl ve niçin ortaya çıktığına dair hiçbir bilgiye sahip değiliz. İlkel göçebe avcıları ve yiyecek toplayıcılarını, önce çiftçilere ve çömlekçilere, derken devasa şehir kurucularına, mühendislere, matematikçilere, gökbilimcilerine dönüştüren şeyin ne olduğunu gerçek anlamda bilmiyoruz. Bu soruya cevap ararken de onlardan kalan eski yazıtlarda adı geçen tanrıların kim olduğuna da bir cevap bulamıyoruz. Fantezi ve eğlence olsun diye kilden ve taştan kitabelere masallar mı yazdılar, yarı tanrı, yarı kuş, yarı insan gerçekdışı kahramanların resimlerini arkalarında oyun kahramanı gibi mi bıraktılar?

    Bunu cevaplayabilmek için de eski Sümer kelimelerinin anlamlarına baktığımızda, Sümer hikayelerine göre tanrıların yarattığı ilk model insan olan “Adapa” ilginç bir şekilde Adem ile Havva’ya çok benziyor. Yani bildiğimiz Eski Tevrat’taki Adem. Tanrılara ve insanlara yaşam veren olarak Ninhursag’ın Ana Tanrıça olduğunu ve takma isminin “Mammu” olduğunu görüyoruz. Bu da günümüze İngilizcede anne anlamına gelen “mamma” kelimesinin orijinini oluşturuyor. Bazı kelimelerin roket veya uçan bir cisim anlamına geldiği düşünülüyor ve böylece tanrılar gök ile özdeşleşiyor. Yani böylece tanrıların gökten geldiği teorisi çıkıyor.

    İlk yaratılış destanı olarak bilinen “Enuma Eliş”i incelediğimizde bu destanın aslında güneş sistemimizin yaratılışını anlattığını söyleyebiliriz. Sümerlilere göre güneş sistemimizin içinde bizim son yüzyıllarda ancak farkına varabildiğimiz gezegenler mevcut. Günümüzde hepimiz biliyoruz ki; dev gezegenler olan Jüpiter ve Satürn’ün ötesinde daha belli başlı olan Uranüs ve Neptün ile küçük bir gezegen olan Pluton uzanır. Fakat böyle bir bilgi oldukça yenidir. Uranüs, 1781 yılında, gelişmiş teleskopların kullanılması yoluyla keşfedilmiştir. 1846’da ise Neptün’ün yeri, astronomlar tarafından, matematiksel hesaplamaların yardımıyla kesin olarak belirlenmiştir. Neptün’ün bilinmeyen yerçekimsel bir çekim gücünün etkisi altında olduğu anlaşılmış ve 1930’da Pluton’un yeri keşfedilmiştir. Oysa Sümerler binlerce yıl öncesinden tüm bu bilgilere sahiptiler.

    Sümerler Nibiru adlı bir başka gezegenden daha bahsediyorlar ve bunun güneş sisteminin dışında bulunan ve güneşin geniş eliptik yörüngesine takılarak 3,600 dünya yılı süresince burada kalan bir gezegen olduğunu söylüyorlar. Binlerce yıl öncesinde bizden çok daha fazla astronomik bilgiye nasıl sahip oldukları gerçekten bir sır. Sümerlere göre onlar bu bilgileri gökten gelen tanrılardan öğrendiler. Bizim bildiğimiz 9 adet gezegen olduğu için, bize göre onuncu, Sümerlere göre on ikinci( Sümerler güneş ve ayı da gezegen olarak sayıyorlardı) eksik gezegen de Marduk ya da diğer adıyla Niburu… Yörüngesi 3600 yıl olduğu için bu yüzden onu gözlemleme ve bilme şansımız olmadığı söyleniyor.

    Bizim güneş sistemimiz çok daha farklı bir dizilimde iken, uzaktan gelen ateş renkli gezegen Niburu’nun, çarpmasıyla Tiamat’ın bölünerek dünyanın oluştuğunu, ayın dünyanın yörüngesine girdiğini, Tiamat’ın diğer parçalarının asteroids kuşağını (dövülmüş bilezik) oluşturduğunu, Niburu’nun da bizim sistemimizde yörüngeye girdiğini ( kütlesi çok büyük olduğu için yörüngesinin 3600 yıllık bir elips olduğunu) duymak, masal gibi geliyor kulağa…

    Bu masallar, son yıllarda yapılan bazı açıklamalarla desteklenip kafa karıştırıyor ve acaba dedirtiyor:
    Birleşik Devletler Donanma Rasathanesi tarafından yapılan son hesaplamalar, Uranüs ve Neptün gezegenlerinin yörüngesel hareketlerinde meydana gelen düzensizlikleri doğruladı. Bir astronom olan Dr. Thomas C. Van Flandern, bu düzensizliklerin tek bir keşfedilmemiş gezegenin varlığıyla açıklanabileceğini söylemektedir. O ve bir meslektaşı, Dr. Richard Harrington, 10’uncu gezegenin Pluton’un yörüngesinin 5 milyar mil ötesine ulaşan oldukça eliptik bir yörüngeye sahip olması gerektiğini hesaplıyorlar.

    1982 yılında NASA, ‘dış gezegenlerin ötesinde gizemli bir nesnenin var olduğu kesindir’ şeklinde bir bildiride bulunarak X Gezegeni’nin varlığına ilişkin olasılığı resmi olarak kabul etmişti. Bir yıl sonra, uzaya yeni fırlatılan IRAS (Infrared Astronomical Satellite-Kızılötesi Astronomik Uydu), uzayın derinliklerinde büyük, gizemli bir nesne tespit etti. Washington Post, California JPL’den IRAS Projesi’nde görevli bir bilimadamı olan Gerry Neugebauer ile yaptığı röportajı şöyle özetledi: “Orion Takımyıldızı yönünde, bu güneş sisteminin bir parçası olabilecek kadar Dünya’ya yakın bir gökcismi bulunmuştur. Bütün söyleyebileceğim, bunun ne olduğunu henüz bilmediğimizdir.”

    Çarpışma sonucu değişen güneş sistemindeki yeni gezegen Niburu, dünyaya yaklaştığında Niburu’lar ( Annunakiler) yeryüzüne ziyaretler yapıyorlar. Bu ziyaretlerde Ay’ı üs olarak kullandıkları söyleniyor. Onlar dünyaya geldiklerinde insanlar daha ilkel bir canlıydılar. İnsan gücüne ihtiyacı olan uzaylılar, bu ilkel yaratığın evrimiyle oynuyorlar ve bazı genetik deneyler yapıyorlar. Sonunda başarılı olup ilk insanı, yani “Adapa”yı yaratıyorlar. Yorumlara göre bu ilk Homosapien insan olabilir. Zamanla insanlar ve tanrılar bir arada yaşamaya başlıyorlar ve bu da Tevrat’tan bildiğimiz bir hikaye. Daha sonra bazı tanrılar bu durumdan rahatsız oluyor Sümer hikayelerine göre. Bu hikaye Tevrat’ta da yer alıyor, uzaylılar bir tufan vesilesiyle insanların yok oluşuna tanık olmak istiyorlar, ama aralarındaki bir tanrı (adı Enki) insanlara karşı bir sevgi beslediği için onları kurtarmak için bir tanesine durumu anlatıyor. Bu Sümer hikayesi de neredeyse son cümlesine kadar Tevrat’taki Nuh hikayesi ile aynı. Annunaki’ler dünya yılı ile ölçüldüğünde çok uzun ömre sahipler, çünkü kendi bir yılları 3600 dünya yılı ediyor. Tevrat’taki soy ağacı sıralamasında Nuh’un torunları listelenmiş ve her birinin yüzlerce yıl yaşadığı anlatılmış. Tıpkı yine Sümer hikayelerinde olduğu gibi…

    Sümer yazıtlarında buna benzer akıl dışı bütün konuları sıralamak, tuğla gibi üst üste dizmek ve Tevrat ile benzerliklerini ortaya koymak bizi şöyle bir sonuca götürüyor:

    Tevrat’taki yaratılış ile tufan hikayeleri ve tanrılar (belki de uzaylılar) Sümer hikayeleri ile çok yakından bağlantılı!
    Cevaplayamadığımız asıl soru, bu yazıtlarda ismi geçen tanrıların gerçekten uzaylılar olup olmadığıdır. Pek çok bilginin kalesini yıkan bu masalsı yorumlardan sonra Tevrat’tan bazı satırlar aktarmak istiyorum. İster tanrılar, ister uzaylılar diye değerlendirin, ister bu yorumları lanetleyin ama yine de okuyun. Hangi taraftan bakarsanız bakın ilginç geleceğine eminim…

    1.bölüm

    “Yaratıklar şimşek çakar gibi hızla ileri geri gidip geliyorlardı. Bu dört yüzlü yaratıklara bakarken, her birinin yanında, yere değen bir tekerlek gördüm. Tekerleklerin görünüşü ve yapısı şöyleydi: Sarı yakut gibi parlıyorlardı ve dördü de birbirine benziyordu. Görünüşleri ve yapılışları iç içe girmiş bir tekerlek gibiydi. Hareket edince yaratıkların baktıkları dört yönden birine doğru sağa sola sapmadan ilerliyordu. Tekerleklerin kenarı yüksek ve korkunçtu; hepsi çepeçevre gözlerle doluydu. Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu.

    Ruhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi. Yaratıklar hareket ettiğinde onlar da hareket ediyor, yaratıklar durduğunda onlar da duruyor, yaratıklar yerden yükseldiğinde onlar da yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi. Kubbeye benzer, billur gibi parlak ve korkunç bir şey canlı yaratıkların başları üzerine yayılmıştı. Kubbenin altında kanatlarının biri öbürünün kanatlarına doğru açılmıştı. Her birinin bedenini örten başka iki kanadı vardı. Yaratıklar hareket edince, kanatlarının çıkardığı sesi duydum. Gürül gürül akan suların çağıltısını, her Şeye Gücü yeten’in sesini, bir ordunun gürültüsünü ansıtıyordu. Durunca kanatlarını indiriyorlardı. Kanatları inik dururken, başları üzerindeki kubbeden bir ses duyuldu. Başları üzerindeki kubbenin üstünde laciverttaşından yapılmış tahta benzer bir nesne vardı. Yüksekte, tahtı andıran nesnede insana benzer biri oturuyordu. Gördüm ki, beli andıran kısmının yukarısı içi ateş dolu maden gibi ışıldıyordu, belden aşağısı ateşe benziyordu ve çevresi göz alıcı bir ışıkla kuşatılmıştı. Görünüşü yağmurlu bir gün bulutların arasında oluşan gökkuşağına benziyordu. Öyleydi çevresini saran parlaklık. RAB’bin görkemini andıran olayın görünüşü böyleydi. Görünce, yüzüstü yere yığıldım, birinin konuştuğunu duydum.

    2. bölüm
    Sürgünlüğün altıncı yılı, altıncı ayın beşinci günü evde Yahuda’nın ileri gelenleriyle otururken Egemen RAB’bin eli bana dokundu. Baktım, insana benzer birini gördüm: Görünüşü, belinden aşağısı ateşi andırıyor, belinden yukarısı maden gibi ışıldıyordu.Eli andıran bir şey uzatıp beni saçlarımdan tuttu. Ruh beni yerle gök arasına kaldırdı ve Tanrı’dan gelen görümlerde Yeruşalim’e, iç avlunun kuzeye bakan kapısının giriş bölümüne götürdü. Tanrı’nın kıskançlığını uyandıran kıskançlık putu orada dikiliydi.

    3. bölüm
    Baktım, Keruvlar’ın başı üzerindeki kubbenin üzerinde laciverttaşından tahta benzer bir nesne gördüm. RAB keten giysili adama, “Keruvlar’ın altındaki tekerleklerin arasına gir. Avuçlarını Keruvlar’ın arasındaki ateş közleriyle doldurup kentin üzerine közleri saç” dedi. Adamın oraya girdiğini gördüm. Adam oraya girdiğinde, Keruvlar tapınağın güney tarafında duruyordu. Bulut tapınağın iç avlusunu doldurdu. RAB’bin görkemi Keruvlar’ın üzerinden ayrılıp tapınağın eşiğine gitti. Tapınak bulutla doldu. Avlu RAB’bin görkeminin parıltısıyla doluydu. Keruvlar’ın kanatlarının sesi dış avludan bile duyuluyordu; tıpkı her şeye gücü yeten Tanrı’nın sesi gibiydi.RAB keten giysili adama, “Keruvlar’dan ve tekerleklerin arasından ateş al” diye buyurunca, adam oraya girip bir tekerleğin yanında durdu.

    Sonra Keruvlar’dan biri aralarındaki ateşe elini uzattı, biraz ateş alıp keten giysili adamın avuçlarına koydu. Adam ateşi alıp oradan ayrıldı. Keruvlar’ın kanatları altında insan eline benzer bir şekil göründü. Baktım, her Keruv’un yanında birer tane olmak üzere dört tekerlek gördüm. Tekerlekler sarı yakut gibi parıldıyordu. Dördü de birbirine benziyor, iç içe girmiş bir tekerleği andırıyordu. Hareket edince Keruvlar’ın baktıkları dört yönden birine doğru, sağa sola dönmeden ilerliyordu. Ön tekerlek nereye yönelirse, öbür tekerlekler de onun ardınca gidiyordu. Keruvlar’ın bedenleri -sırtları, elleri, kanatları- ve dördünün de tekerlekleri çepeçevre gözlerle doluydu. Tekerleklere “Dönen tekerlekler” dendiğini duydum. Her Keruv’un dört yüzü vardı: Birinci yüz öküz yüzüne, ikincisi insan yüzüne, üçüncüsü aslan yüzüne, dördüncüsü kartal yüzüne benziyordu. Keruvlar yukarıya doğru yükseldi. Bunlar daha önce Kevar Irmağı kıyısında gördüğüm canlı yaratıklardı. Keruvlar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyor, Keruvlar yerden yükselmek için kanatlarını açınca, tekerlekler de yanlarından ayrılmıyordu. Keruvlar durduğunda onlar da duruyor, Keruvlar yerden yükseldiğinde onlar da yükseliyordu.

    Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.
    RAB’bin görkemi tapınağın eşiğinden ayrılıp Keruvlar’ın üzerinde durdu. Ben bakarken Keruvlar kanatlarını açıp yerden yükseldi, tekerlekler de onlarla yükseldi. RAB’bin Tapınağı’nın Doğu Kapısı’nın girişinde durdular. İsrail Tanrısı’nın görkemi onların üzerindeydi. Kevar Irmağı kıyısında, İsrail Tanrısı’nın altında gördüğüm ve Keruvlar olduğunu anladığım canlı yaratıklar bunlardı. Her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı. Kanatlarının altında insan elini andıran bir şey vardı. Yüzleri Kevar Irmağı kıyısında gördüğüm yüzlere benziyordu. Her biri dosdoğru ilerliyordu. Keruvlar kanatlarını açtı, tekerlekler yanlarında duruyordu. İsrail Tanrısı’nın görkemi onların üzerindeydi. RAB’bin görkemi kentin ortasından yükselip kentin doğusundaki dağa kondu. Görümde Tanrı’nın Ruhu beni yukarı kaldırıp Kildan ülkesindeki sürgünlerin yanına götürdü. Sonra gördüğüm görüm kayboldu.

    Türkiye Maden Rezervlerinde Dünya Sıralamasında

    Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 25 Ağu 2008

    Maden rezervi açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan Türkiye, altın potansiyelinde dünyada ikinci sırada bulunuyor. Dünya bor potansiyelinin yüzde 72’si de Türkiye’de.

    Türkiye maden rezervi açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, adeta büyük bir servetin üzerinde oturuyor. Türkiye yer altı kaynakları yönünden dünya madenciliğinde adı geçen 132 ülke arasında toplam üretim değeri itibariyle 28’inci, maden çeşitliliği itibariyle 10’uncu sırada yer alıyor.

    Zengin olunan madenler arasında ilk sırayı, 3,066 milyar ton ile dünya rezervlerinin yüzde 72’ini oluşturan, bor mineralleri alıyor. Türkiye’nin teorik altın potansiyelinin 6 bin 500 ton olduğu tahmin ediliyor. Türkiye, bu potansiyelle dünyada ikinci potansiyel durumunda bulunuyor. Teorik jeotermal enerji potansiyeli 31 bin 500 MWt (megavat termal) olan Türkiye, bu potansiyeli ile dünyada 7’inci, Avrupa da ise birinci konumda bulunuyor.

    DİĞER ÖNEMLİ REZERVLER
    * Çinko-kurşun: Türkiye’nin metal içeriği olarak 860 bin ton kurşun, 2,3 milyon ton çinko rezervi bulunuyor.
    * Demir: Ortalama yüzde 50-55 tenörlü işletilebilir demir rezervi toplamı 113 milyon ton dolayında bulunuyor.
    * Krom: Türkiye’nin krom rezervi 26 milyon ton civarında.
    * Bor: Türkiye 3 milyar 66 milyon ton olan bor rezervleri ile dünya bor potansiyelinin yüzde 72’sini elinde bulunduruyor.
    * Alüminyum: Alüminyum üretimine uygun boksit rezervi 87 milyon ton civarında bulunuyor.
    * Bakır: Türkiye’de toplam bakır rezervi, metal içeriği olarak 1,5 milyon ton bakır düzeyinde bulunuyor. Ekonomik olarak değerlendirilmeyen düşük tenörlü bakır kaynakları dahil edildiğinde toplam bakır kaynağı metal içeriği olarak 3,5 milyon tonu buluyor.
    * Trona: Türkiye’nin Beypazarı ve Kazan yataklarıyla beraber toplam trona rezervi 836 milyon ton düzeyinde.
    * Alçıtaşı: Büyük alçıtaşı potansiyeline sahip olan Türkiye’nin rezervleri tam olarak belirlenmedi. Yıllık alçı taşı üretimi 3 milyon ton civarında.
    * Mermer ve doğal taşlar: Türkiye’nin 80 bölgesinde 150’den fazla değişik renk, desen, ve kalitede mermer rezervleri bulunuyor. Türkiye’nin mermer potansiyelinin 5,1 milyar metreküp civarında olduğu tahmin ediliyor.
    * Seramik ve cam ham maddeleri: Sektörün ana ham maddesini kuvars, kuvarsit, kuvars kumu, feldspat, kil ve kaolen oluşturuyor. Türkiye’de 89 milyon ton kaolen, 354 milyon ton seramik ve refrakter kil, 239 milyon ton feldspat, 1,3 milyar ton kuvars kumu, 2,3 milyar ton kuvars-kuvarsit potansiyeli bulunuyor.
    * Çimento ve diğer yapı malzemeleri: İnşaat sektöründe büyük oranda hafif yapı elemanı ve beton agregası olarak da kullanılan ponza potansiyeli 1,5 milyar metreküp, perlit potansiyeli ise 5,7 milyar ton düzeyinde.
    * Bentonit: Türkiye’de Ankara Çankırı, Tokat, Edirne ve Ordu illerinde yoğunlaşan değişik alanlarda kullanılabilir 250 milyon ton bentonit rezervi bulunuyor.
    * Manyezit: 41-48 manyezit içerikli 111 milyon ton manyezit rezervi bulunuyor.

    Mars’ta Su Bulundu

    Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 03 Ağu 2008

    NASA’nın Mars’ta araştırmalarını sürdüren uzay aracı Phoenix, kızıl gezegende suyun mevcut olduğunu doğruladı. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’dan yapılan açıklamada, Arizona Üniversitesi’nden bilim adamı William Boynton, Mars’ta su olduğunu söyledi.

    Boynton, daha önce de Mars Odyssey aracıyla elde edilen gözlemlerin ve geçen ay Phoenix tarafından gözlenen kaybolan kütlelerin buz olduğuna ilişkin kanıtlar verdiğini belirterek, “Ancak ilk kez Mars’ın suyuna dokunup tattık” ifadesiyle de elde edilen bulguların önemine vurgu yaptı. Bilimadamları, kimyasal testlerin Mars’ın kuzey kutbu yakınında buzun mevcut olduğunu doğruladı. Şimdiye kadar Mars’ta buz olduğuna ilişkin iddialar ikincil derecedendi.

    25 Mayıs’ta Mars’a gönderilen Phoenix uzay aracı, gezegende su olup olmadığını saptayacak çalışmalar yürütüyor, numune topluyor, gezegenden aldığı görüntü ve verileri dünyaya gönderiyor. NASA, Phoenix’in Mars’taki görev süresini 2 ay daha uzattı.

    Zaman Evrenimizden Yok mu Oluyor?

    Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 24 Haz 2008

    Uzay – zaman sürekliliği adı verilen şeyi hatırlıyor musunuz? Eğer denklemin zaman kısmı gerçekten sona ererse ne olurdu? Yeni kanıtlar zamanın evrenimizden yavaşça yok olduğunu ve bir gün tamamen oradan kaybolacağını ileri sürüyor. Bu radikal yeni teori bilim adamlarını yıllardır şaşırtan kozmolojik bir gizemi açıklayabilir.

    Bilim adamları daha önce, evrenin gittikçe artan bir hızda genişlediğini göstermek için uzakta patlayan yıldızlardan gelen ışığı ölçtüler. Bu süpernovanın, evren yaşlanırken hızla ayrıldığını kabul ettiler. Fizikçiler ayrıca bu tür anti- yerçekimsel bir kuvvetin galaksileri ayırması gerektiğini kabul ettiler ve bu belirlenememiş kuvvete “karanlık enerji” adını verdiler.

    Ancak, bugüne kadar hiç kimse karanlık enerjinin gerçekten ne olduğunu veya nereden geldiğini bilmiyor. Profesör Jose Senovilla ve Bilbao, İspanya’daki Bask Ülkesi Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları akıl ötesi bir alternatif önerdiler. Onlar hiç de karanlık enerji diye bir şey olmadığını ve olaylara geriye doğru baktığımızı önerdiler. Senovilla, evrenin genişlemesinin hızlandığını sandığımızı, ama aslında zamanın kendisinin yavaşladığını öne sürüyor. Günlük seviyede, değişim algılanabilir değildir. Ancak, kozmik ölçekteki ölçümlerden evrenin milyarca yıllık rotası açık olurdu. Değişim, insanın perspektifinden sonsuz küçük olurdu, ama kozmolojinin engin perspektifi milyarlarca yıl önce parlayan güneşlerden gelen kadim ışığın incelenmesi terimlerinde, kolayca ölçülebilirdi.

    ‘Physical Review D’ dergisinde yayınlanacak olan ekibin önerisi, karanlık enerjiyi bilim kurgu olarak değerlendiriyor. Bunun yerine, Prof Senovilla hızlanmanın görünüşüne zamanın kendisinin kademeli olarak yavaşlamasının neden olduğunu söylüyor; pili zayıflamış bir saat gibi.

    “Evrenin kendisinin genişlemesinin bir illüzyon olduğunu söylemiyoruz” diye açıklıyor. “Dediğimiz şey, bu genişlemenin hızlanmasının bir illüzyon olabileceği – yani, genişlemenin hızını artırma olasılığının”…

    Eğer zaman kademeli olarak yavaşlıyorsa, - “ama ‘zamanın standart akışı’ ile ilgili olarak genişlemenin değişimlerini türetmek için denklemlerimizi kullanmayı sürdürerek”,- o zaman çalışmamızda yapılandırdığımız basit modeller “etkili artan hızda genişlemenin” gerçekleştiğini gösterir.

    Şu anda, astronomlar “kırmızı değişim” tekniğini kullanarak evrenin genişleme hızını ayırt edebiliyor. Bu teknik uzaklaşan yıldızların, bize doğru yaklaşan yıldızlardan renk olarak daha kızıl görünmesi anlayışına dayanır. Bilim adamları bir tür karşılaştırmalı değerlendirme sağlayan bazı tipte süpernovaları arıyor. Ancak, bu ölçümlerin doğruluğu evrende değişmeden kalan zamana bağlıdır. Eğer zaman yavaşlıyorsa, bu yeni teoriye göre, bu yalnız zaman boyutu yavaşça yeni bir uzay boyutuna dönüşmekte. Bundan dolayı uzak – geçmişteki, kozmologların gördüğü kadim yıldızlar bizim perspektifimizden, sanki hızlanıyorlarmış gibi görünürler.

    Prof Senovilla “Hesaplamalarımız evrenin genişlemesinin hızlandığını düşündüğümüzü gösteriyor” diyor. Teori fikrini, süper iplik teorisinin tek özel bir değişkenine dayandırıyor; iplik teorisinde evrenimiz yüksek –boyutlu uzayda yüzen bir zarın veya yüzeyine hapsolmuştur. Milyarca yılda, zaman tamamen sona erecektir.

    “O zaman her şey bir anlık şipşak resim gibi ebediyen donacaktır. Gezegenimiz o zamana dek zaten yerinde olmayacaktır.”

    Radikal olmasına rağmen bu fikirler desteksiz değil. Cambridge Üniversitesi’nden kozmolog Gary Gibbons kavramın değerli olduğunu söylüyor. “Zamanın Big Bang sırasında ortaya çıktığına inanıyoruz ve eğer zaman ortaya çıkabiliyorsa, yok da olabilir – bu sadece ters etkidir.”

    ——————
    * Kaynak: Daily Galaxy
    * Ceviri: Saffet Guler

    Arama

     Facebook'ta Paylaş