'dünya' kategorisi için arşiv
Yazar: Nihal Demir Tarih: 01 Eki 2008
Haber: Nihal Demir
Indigo Dergisi - Ekim 2008
nhldmr@gmail.com
Alman doktor ve anatomi bilimcisi Gunter Von Hagens’ın, 1970′li yıllarda ölü insanların bedenlerinin çürümesini çeşitli amaçlarla engellemek için geliştirilen plastizasyon yöntemi ile Belçika’da kadavralardan oluşan bir sanat sergisi açtı.

Tüm akademik hayatı boyunca kadavralar üzerinde çalışan ve eğitim veren Von Hagens, vücudunu kendisine bağışlayanlardan oluşturduğu sergiyle insanları şaşırtıyor. Kendisine “Doktor Ölüm” lakabı takılan Von Hagens’i çok uçta bir sanatçı olarak görenler olduğu gibi, bilime ve sanata büyük katkı yapan biri olarak gösterenler de oluyor.
Herkesi hayretler içerisinde bırakan, pek çok kişiyi ise ahlaki, bilimsel ve ruhani anlamda düşündüren kadavra sergisi, şimdiye dek dünya çapında 500 bin kişi tarafından ziyaret edildi. Dünyanın çeşitli şehirlerini gezen sergi, bugünlerde Belçika’nın başkenti Brüksel’de görenleri şaşırtmaya, düşündürmeye ve korkutmaya devam ediyor.
Sergide onlarca kadavra spor yaparken, gitar çalarken, poker oynarken, sigara içerken ve futbol oynarken gibi çeşitli şekillerde sergileniyor. Sergiyi görenlerin birçoğu serginin son derece öğretici ve eğitici olduğunu söylüyor.
Serginin pazarlama ve iletişim menajeri Patrick Musimu da, sergiyi şimdiye kadar dünya çağında 500 bin kişinin ziyaret ettiğini kaydederek, “İnsanların korktuğunu sanmıyorum. Aksi halde bu kadar çok kişi gelmezdi. Bu sergiyi gezdiğinizde gerçekten kendiniz ve insan hakkında çok şey öğreniyorsunuz.
Buraya her yaştan ve her kesimden kişiler geliyor ama en çok okullar öğrencileri gezi kapsamında getiriyor. Burada bilim ve anatomi konusunda çok şey görüp öğrenme fırsatları oluyor” ifadesinde bulundu. Sergiye vücudunu bağışlayan Patrick Hansart, verdiği karardan dolayı son derece memnun olduğunu belirterek, “Bir gün bu sergiden haberim oldu ve görmeye karar verdim. Ben zaten vücudumu hep eğitim ve bilim için bir üniversiteye bağışlamayı düşünmüşümdür. Bu sergiyi görünce ‘neden olmasın’ dedim.
Ailem kararımda ilk başta biraz ürktü ancak daha sonra onlar da beni destekledi. Çünkü bence bir insan mezarından ziyade sevdiği ve kendisini seven insanların hatıralarında anılır ve orada hatırlanır” dedi. Kendisine ne gibi bir sekil verileceğini bilmediğini söyleyen Hansart, bağışta bulunanların sadece tek parça olarak kalma ya da parçalara ayrılmayı kabul etme seçeneklerinin olduğunu söyledi.
Yazar: Işıl Yılmaz Tarih: 01 Eki 2008
Yazar: Işıl Yılmaz
İndigo Dergisi – Ekim 2008
isilyilmz@gmail.com
İnsan ne garip çoklu denklem! X,y,z ve daha fazlası! X ve y savaşlarda kahramanlık hikâyeleri yazarken z ve daha fazlası bu kahramanlık hikâyelerine alternatifler yaratır, x ve y’yi yeren, yerin dibine sokup çıkaran ekstra bilgiler verir. Bunun en net örneğini sanatın bin bir alanında görürüz.

Önce müzik! İnsan her korktuğu bilinmezliği notalarla haykırır! Kaybettiklerini, tanrının doğaya bahşettiği sesleri birleştirerek sunar x ve y’nin bozduğu toplumsal yapıya! Birileri anlar, birileri sadece eğlenir. Düşünmek kime eğlenceli gelirse onlar üzerine alınır, diğerleri sadecedinler.
1950’leri düşündüm. İki büyük savaştan çıkmış bir dünya. Acımasız para babalarının göbeklerini kaşımak için minyatür ve güdülmeye muhtaç insancıklarını kullanmaları, tüm dünyayı kırmızının her tonuna boyama tavırları yüzünden yıkılmış bir dünya. Bu dünyada ise kendilerine dünyaya gelme istekleri sorulmadığından ne olup bittiğini anlamayan savaş sonrası çocukları. Bu çocuklar büyümüş elbet. Bir isyan başlamış 50lerin ikinci yarısında, adına rock’n roll denen. Ama bu rock halinde bile savaştan çıkmış olmanın getirdiği bir hayata tutunma isteği var. Beatnik, neşeli, mutlu, dans etmek, coşmak istiyor. Rengârenk elbiseler, allı pullu ayakkabılar, bir arkaya bir öne. Dans etmenin sınırlarını zorluyor, savaşın sınırlarını zorlayan büyük babaları gibi. Soyut bir dışavurumculuk seziliyor.
1960’ları düşündüm. Sanatın, müziğin, sanayinin, seksin, aşkın, ideolojilerinin çözülmeye başladığı yıllar. 1960’ların ikinci yarısı, yıkıp yeniden kurmak üzerineydi sanki. Bir üst kuşağın temsilcilerinin ektiği tohumları yeşertmek istediler. Yeni yeni filizlenmeye başlamıştı, post war akımı. 15-16 17-18 Ağustos 1969, “woodstock” tarihi ile başladı isyan. Ellerine tutuşturulan her silahın namlusuna biraz toprak ve birkaç çiçek tohumu koydular. Müzik, ortada birleştikleri yegâne sevgilileriydi. Konuştukları şeyler önemliydi. İnsan hakları, eşitlik, barış.. oldu hep ana tema. Bütün dünya gençleri hep bir ağızdan şarkı söylüyordu, ortak payda barış. İstanbul, Paris, Tokyo, Meksika, Belgrad, Pekin, Varşova, Abd eyaletleri, Prag.. Sayısız dünya kentinde birbirinden habersiz milyonlarca genç, gökkuşağının her rengine balıklama atlıyor, yüzüyor, dans ediyor, acid le sevişiyorlar ve boğazları şişinceye kadar bağırarak şarkı söylüyorlardı. Adları hippi olmuştu. Sonsuza kadar eğlendiler, sonsuzluğa barış mesajları verdiler.
1970’leri düşündüm. Müzik dönerek terk etmeye başladı ideolojileri. Woodstock sonrası, çiçek desenli arabalar kayıp otobanda yolda kaldı. Olmadı, acımasız para babaları bu başkaldırışı sevmedi, çünkü onlar silahlarla besleniyorlardı. Böyle bir isyan işlerine gelmedi. Bu müziği susturmaları, hemen hızlıca tüketilmesi gereken yeni bir şey bulmaları gerekiyordu. Sonunda bir şiddet balyozu buldular, yeni neslin kafalarına indirmek için. Yalnız resmi değil aynı zamanda sivil bir yozlaşma başlattılar. Hop Hop Nesil Pop Nesil! Tek gecelik şöhretler, medyanın ara gazıyla, birbirinin yanına yakışan birkaç cümleyle hemen notalandı, paketlendi. Piyasalara sürüldü. Olan, hala isyan etmekte direten gencecik yeşil parkalılara oldu. Gece ve gündüz kavramı birbirine karıştı, soğuk hücrelerde. İşkence aletleri arınık hale getirildi. Yeni başlangıç yapmak isteyenler, okudukları kitapların sayfalarına saklandı. Ama yine de buldular onları. Ateşe attılar, yaktılar. Sonsuza kadar sustular, sonsuzlukta ibret-i âlem olsun diye asıldılar. Geriye birkaç kitap, parkalar, postallar, o yıllarda doğmuş çocukların isimleri kaldı. Devrim, Deniz, Barış..
1980’leri düşündüm. Seri üretim, insan elinden çıkmıştı artık. İnsan ellerine gerek kalmamıştı. Daha ziyade yapay bir zekâ gündeme geldi. Elektronize olmuş tüm akıl sahipleri kendilerini diskotek lerde buldu. Tüm dünya gençleri; düşünmenin ne acılar çektirdiğini, felsefenin, edebiyatın nasıl ölümlerine yol açtığını anladığında -sırf yaşamak için belki de- atari müzikleri ile depolitize oldular. Anlam, içerik kayboldu. Gençlik sabun köpüğü, beyinleri renkli sakızlar gibiydi. O yıllarda doğdum ben. Her şey sınırlıydı, kıttı ama gencecik beyinler kıtlıktan çıkmış, saldırıyordu tüm dayatılan hızlı tüketim mallarına. Bir ara dönemdir seksenler. 60’ların ve 70’lerin başkaldırışı sonlanmış, ne yapacağını bilmez. Popüler kültür diyor otoriteler buna. Müzik sözleri anlamsızdı.
Artık görsellik ön plandaydı. Anlamsız şarkı sözleri daha da anlamsız videolar eşliğinde 80’lerin ikinci yarısında başlayan renkli televizyonlarda gösterilmeye başlamıştı. Her şey acımasız para babalarının istediği gibi işliyordu. Alphaville, Modern Talking, Talking Heads, Depeche Mode, Duran Duran müzikleri Yaşar Alptekin’li, Banu Alkan’lı, Serpil Çakmaklı’lı yoz Yeşilçam filmlerinde arka fonda çalıyor, herkesin tek derdi para kazanmak ve dans etmekmiş gibi gösteriliyordu. O yıllarda her şey kontrol altındaymış gibi duruyordu ama beyin çoktan Ninja kaplumbağalar çizgi filminde bir karakter olmaktan öteye gidemiyordu. Hiç ara vermeden 90’lara geçildi sessiz sedasız. 90’lar garipti. Ekonomi giderek bozuluyordu. Ama kimse bu durumu sallamıyordu. SSCB hızla dağıldı, Amerika tüm dünyaya egemen oldu. Etkilenmemek mümkün değildi. Bir gecede koşarak şöhret olan bir adam çıktı adı (Mirkelam) tanıdık değildi hemen kanımız kaynadı. Yonca Evcimik’e uzun bir süre abone olduk, Tayfun’un garip kafa sallaması acımasız para babalarına atıf gibiydi “hadi yine iyisin”. İzel-Çelik-Ercan tek bir kişi gibi algılandı. Rafet El Roman tüm hislerimize tercüman oldu -Macera Dolu Amerika-. Merak etmeye başladık uzak kıtada olanları. Burak Kut tüm kızların erkek güzeli anlayışını değiştirdi bebeto gibi saçma takma adıyla anıldı yıllarca. Ve tabii ki Tarkan! Kıl olduk abi ya. Ama dünyaca ünlü bir süper starımızda oldu, ezikliğimizi bir nebze olsun kapattık. Sertab Erener o günlerden 2000lere doğru süzüm süzüm süzüldü. Bum bum bum daldan hop dala uçtum, ben sizin babanızım ben dersem o olur! Gibi abuk sabuk, saçma sözler bir dinleyişte hafızamıza kazındı. Beynimizi fazla yormaya gerek kalmadı. Zaten ne gerek vardı tüm bunlara.. Hızla tükettik.
2000’leri yaşıyoruz. Ne değişti derseniz?? Değişim devam etmekte. Artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Her gün yeni bir şey oluyor, hafızamız bize kötü oyunlar oynuyor. Bir gün olan şeyi ertesi gün çoktan unutmuş oluyoruz. Şehitler ölmez vatan bölünmez faşist sloganı rap müziğin vazgeçilmez tınısı oluyor. Hande Yener’li tikizm ve imo gençliği büyülüyor, fabrika çıkışı genç kız saçları, 80’lerin imajı ile yeniden üretiliyor. Eller havaya kültürü yuppiliği aşıyor. Siyasi parti kavgaları, sahnelerin yeni yıldızlarının ağız dalaşlarını aratmıyor. Medya gücünün farkında, arabesk şekil değiştirmiş 90’ların fantezi müziğine elektronik alt yapı ekleyip pop müzik diye bizlere pazarlıyor. Yemiş görünüyoruz. Çaremiz yok, dinliyoruz. Radyo frekansları dolup taşıyor arabesk-pop-caz-alaturka karışımı Türkçe sözlü saçmalıklarla. Şimdilerde müzik zevkimiz çürüdü. Her şey allak bullak oldu. Müzik tesettüre girdi. Ruhumuz kirlendi. Müzik ruhun gıdasıydı. Zehirlendik hepimiz!
Yazar: haber merkezi Tarih: 27 Eyl 2008
Sovyetler’in çöküşünü, Prensen Diana’nın ölümü, 11 Eylül’ü bilen yaşlı kahinin son kehaneti ortaya çıktı.
Faciadan 20 yıl önce “Yüzyılın sonuna doğru, ağustos sıcağında Kursk sular altında kalacak ve dünya felaketi izlerken gözyaşlarını tutamayacak” demişti. O günlerde yaşlı kadının bu sözlerini duyanlar için sözler çok anlamsız gelmişti. 20 yıl sonra, Rus nükleer denizaltısı Kursk, içindeki 118 denizciye mezar olup da, ne kadar haklı olduğu ortaya çıkınca yıllar önce söylediklerini hatırlayanlar şaştı kaldı. İşte o günden sonra yaşlı kadına herkes gerçek bir kahin olarak bakmaya başladı.
Bulgaristan’ın Kozhuh dağlık bölgesinde Rupite köyünde yaşayan Vangelia Gushterova ya da kısaca Vanga’nın kehanetleri, ülkesinin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Öyle ki, 1970′te, ABD First Ladyleri’nden Jacqueline Kennedy bile Vanga’yı görmek istemişti. Ancak dönemin komünist iktidarı bu buluşmaya izin vermemişti.
1911′de dünyaya gelen, henüz 12 yaşındayken sele kapılan ve mucizevi bir şekilde hayatta kalmayı başaran ancak o gün her iki gözü de kör olan Vanga, 1996′da hayata veda etti. 11 Eylül saldırılarını yıllar önce açıklayan Vanga “Amerikalı ikiz kardeşlere demir kuşlar saldıracak” demişti. Prenses Diana’nın beklenmedik ani ölümü ve Sovyetler’in “perestroika” ile başlayan çöküşünü de yıllar öncesinden haber veren Vanga’nın tüm bu kehanetlerine şimdi bir yenisi eklendi.

“Çağımızın kahini” olarak da anılan Vanga’ya göre 2010′da dünyayı çok büyük bir savaş bekliyor. Asya’da, dört devlet başkanına yapılacak bir saldırının ardından çıkacak olan savaşa “Üçüncü Dünya Savaşı olabilir” diyen yaşlı kadın, başka kehanette bulunmayacağını da açıklamış. Rusya’da yayınlanan Pravda gazetesinde yer alan haberde, Vanga’nın ayrıca kendi ölüm tarihini bildiği, kendisinden sonra Fransa’da bir kız çocuğunun doğacağını ve 10 yaşına geldiğinde “kehanet” yeteneğinin yavaş yavaş ortaya çıkacağını ve 2009′da tüm dünyanın onun adını duyacağını da söylediği belirtiliyor.
Pomak şivesiyle Bulgarca konuşan, gözleri görmeyen, yaşlı kahin Vanga, kapısını aşındıran gazetecilerle pek fazla görüşmemişti. Ancak bir keresinde “Bir insanla karşı karşıya geldiğimde, hayatı, doğduğu andan itibaren ölüm anına kadar bir film gibi zihnimde canlanıyor. İnsanlar şifa için de bana geliyorlar. Ama şifayı doktorlarda aramalılar. Asıl ilaçlar ise, yaşadıkları topraklarda yetişen bitkilerde” demişti.
Yazar: Nihal Demir Tarih: 22 Eyl 2008
İngiltere’nin en ünlü tarihi yapısı gizemli Stonehenge’de yapılan son kazılar, buranın MÖ 2300 yıllarında inşa edilmeye başladığını ortaya koydu.

Bu esrarengiz yapının neden ve nasıl inşa edildiğini anlamak için önemli bir adım olarak görülen ve radyo karbon yöntemiyle yapılan tarihleme işlemi sonucu, buranın inşaatına başlangıç tarihinin önceden sanılanın 300 yıl sonrası olduğu anlaşıldı. Bilim adamları, daha önce, bu tarihi yapının ilk dairesinin taşlarının MÖ 2600-2400 yılları arasında dikilmeye başladığını düşünüyorlardı.
İngiliz arkeologlar Tim Darvill ve Geoff Wainwright tarafından 1946′dan bu yana Stonehenge içinde ilk kez yürütülen kazılarda tarihleme işlemi en önemli bulgu olarak ortaya çıkarken, iki bilim adamı buranın aynı zamanda bir şifa merkezi olarak kullandıldığını düşündürecek önemli kanıtlar buldu.
Arkeologları yüzyıllardır hayrete düşüren, atalara tapınmak için bir tapınak veya gündönümüne işaret eden bir takvim olarak inşa edildiği düşünülen Wiltshire yakınlarındaki bu tarihi yapıda yürütülen mineral analizleri de, orijinal dairenin “mavi taşlarının” 240 kilometre ötedeki Güney Galler’in Preseli bölgesinden getirildiğini ortaya çıkardı.
‘Neolitik Şifa Merkezi’

Mezarlardaki dişlerin analizi sonucu, cenazelerin “yarıya yakınının” Stonehenge bölgesinde doğmuş insanlardan olmadığının anlaşıldığını kaydeden arkeologlar, Stonehenge’in sadece hasta insanları değil, şifa dağıtma özelliği bulunanları da çeken bir merkez olduğuna inandıklarını ifade ettiler.
Son kazılarda, halen tarihi anıtın altında gömülü bulunan orijinal mavi taş oyuklarında 100 kadar organik materyali de gün yüzüne çıkaran arkeologlar, buranın inşa tarihini yakında daha kesin bir şekilde açıklayabilecek durumda olacaklarının altını çiziyorlar.
‘Alpler’den Şifa Bulmaya Gelen Okçu’
İngiliz bilim adamları, tarihi yapıya 5-6 kilometre uzaklıkta ortaya çıkarılan ve “Amesbury Okçusu’nun Mezarı” adı verilen yapıda ortaya çıkarılan bulguların ilginçliğine işaret ederek, mezardaki ölü ve buraya bırakılan eşya üzerinde yapılan incelemeler sonucu, bu kişinin Avrupa Alpleri’nden gelen, varlıklı ve güçlü, aynı zamanda metal işlemeyi bilen biri olduğunun anlaşıldığını belirtti.
Bu ölü üzerinde yapılan analizlerde, Amesbury Okçusu’nun her iki dizinden de sakat olduğu ve önemli bir diş sorunu olduğunun anlaşılması, Darvill ve Wainwright’ı, Okçu’nun Stonehenge’e uzaklardan iyileşmek için geldiğine inandırdı.
Gizemli yapı Stonehenge’de yapılan son kazılar, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin 27 Eylül’de yayınlanacak Timewatch adlı programında ayrıntılarıyla anlatılacak.
http://www.stonehenge.co.uk
Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 20 Eyl 2008
Haber: Mehmet Karaarslan
İndigo Dergisi – Dış Haberler
mehmet@indigodergisi.com
17 milyon Afrikalı açlık tehlikesinde. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un insani işlerden sorumlu yardımcısı John Holmes, Afrika’da 17 milyon insanın acil gıdaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Petrol fiyatlarının artışı, küresel iklim değişimi ve nüfus artışının; temel gıda fiyatlarının da artmasına neden olduğu söyleniyor. Birleşmiş Milletler, Doğu Afrika’daki açlığı gidermek için 2030 yılına kadar ekstra % 50 gıda desteği yapılması gerektiğini bildirdi.
John Holmes gazetecilere yaptığı açıklamada, Afrika’da aralarında 3 milyon çocuğun da bulunduğu 17 milyon kişinin gıda sıkıntısı çektiğini ve kıtada kıtlığın engellenmesi için BM üyesi ülkelerin en kısa zamanda Afrika’daki ihtiyaçlar için 716 milyon dolar sağlamaları gerektiğini belirtti. Holmes, paranın gelmemesi durumunda Afrika’da 1980 ve 1990′larda görünen kıtlıkla yeniden karşılaşılabileceği uyarısında bulundu. Holmes, bu yılın başında Afrika’da gıdaya ihtiyaç duyanların sayısının 9 milyon civarında olduğunu belirterek, bu sayının aniden artmasındaki en önemli nedenlerin ”artan gıda fiyatları, bölgedeki çatışmalar ve kuraklık” olduğunu söyledi.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, 63. dönem BM Genel Kurul toplantıları kapsamında 22 Eylülde Afrika’daki ülkelerin ihtiyaçlarının tartışılacağı üst düzey toplantı ve 25 Eylülde ise BM Binyıl Kalkınma Hedefleri zirvesi düzenleyecek. BM toplantılarına katılmak üzere bugün New York’a gelecek olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün her iki toplantıda da konuşma yapması bekleniyor.
Yazar: Mehmet Karaarslan Tarih: 13 Eyl 2008
Atlantik Okyanusu üstünde Amerika’nın Teksas eyaleti kıyılarına doğru seyreden Ike Kasırgası, henüz karaya ulaşmadan plajları ve deniz seviyesindeki yerleşim birimlerini sular altında bırakmaya başladı. Kasırganın vuracağı Galveston şehri tamamen boşaltıldı.

Yetkililer kasırganın 5.5 milyon nüfuslu Houston kentini de tehdit ettiğini soyluyor. Kategori 2 olan Ike Kasirgasi saatte 105 mil (168 km) hızla esiyor. Küba üstünden gecen kasırga bir hafta boyunca yaşamı olumsuz etkilemiş binlerce Kübalı’yı evsiz bırakmıştı. Teksas eyaleti sahil şeridinde yasayan birçok Amerikalı kıyıdan uzak kentlere kaçtılar. (Haber: Mehmet Karaarslan - Galveston, ABD)
Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 02 Eyl 2008
Haber: Hale Karaarslan
hale@indigodergisi.com
10 Eylül’de “asrın deneyi” yapılacak. “Büyük Patlama” (Big Bang) teorisini doğrulayacak deney için bilim adamları uyarıyor: “Dünyayı yutabilecek mini kara delikler ortaya çıkabilir.”

Yıllardır üzerinde çalışıldı. 8 milyar doların üzerinde para harcandı. Yerin 150 metre altında, bilim kurgu filmlerini bile yaya bırkacak türden bir yer kuruldu. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük deneyini gerçekleştirmek için yüzlerce bilim adamı yerin altına indi ve gece gündüz çalıştı. Sonunda her şey tamam edildi. Şimdi deney için geri sayım başladı. Tarih belli: 10 Eylül.
Deney, evrenin oluşumunu tetikleyen “büyük patlama” (Big Bang) teorisini doğrulayabilecek nitelikte. Bunun için nükleer deneylerden bile daha karmaşık sayılan “parçacık çarpıştırma” işlemi gerçekleştirilecek. Tehlikeli bir deney olduğu için yerin altında kurulan devasa laboratuvarda gerçekleştirilecek. Bu yüzden deneyi gerçekleştirecek olan ekip “güvenli ortam var” diyor ve deneyin yapılmasını savunuyor.

Kaos teorisyeni şiddetle karşı çıkıyor
Ancak bir başka grup bilim adamı dün müthiş bir uyarıda bulundu. Onlara göre bu deney o kadar tehlikeli ki “dünyanın sonu olabilir”. Bu amaçla daha önce de deneyin durdurulması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuşlardı. Ancak AİHM, “Büyük Hadron Çarpıştırıcı” aleyhindeki başvuruyu reddetmişti.
Alman kaos teorisyeni Otto Rössler’in etrafında bir araya gelen insanların, AB’nin nükleer araştırma merkezi (CERN)’in 10 Eylül’de hizmete sokacağı laboratuvarda yapılması planlanan “parçacık çarpıştırma” deneyine mani olabilmek için verdikleri dilekçeyi değerlendiren AİHM, başvuruyu geçen hafta reddetti.

“Dünyayı yutabilecek mini kara delikler” ortaya çıkabilir
Evrenin oluşumuyla ilgili “büyük patlama” teorisini doğrulayabileceği düşünülen deneye itiraz edenler, deney sonucu “dünyayı yutabilecek mini kara delikler” ortaya çıkması ihtimalini öne sürüyor ve Fransa-İsviçre sınırındaki CERN laboratuvarının kapatılmasını istiyor.
Vatandaş grubunun sözcüsü Viyanalı Markus Goritschnig, “Deney durdurulsaydı, şimdiye kadar hiç atılmamış bir adım atılmış olacaktı” dedi ve mahkemenin, yine de dava dilekçesini esastan görüşmesini beklediklerini belirtti.


“Mini kara deliklerin, bilinen en tehlikeli nesneler olabileceğini” söyleyen Goritschnig, deneye katılan 26 fizikçinin “ateşle oynadığını” iddia etti. Bilimadamları, CERN deneyiyle fiziğin başlangıcına, maddenin ilk kez kütle kazandığı ana gitmeyi ve maddenin neden ve nasıl kütle sahibi olduğu sorusunu cevaplandırmayı tasarlıyor.
Parçacık hızlandırıcıyı harekete geçirmek zor
İsviçre-Fransa sınırında, 27 kilometrelik bir tünel içerisinde bulunan parçacık hızlandırıcıyı harekete geçirmek o kadar kolay değil; önce makinenin 8 ana parçası -271 dereceye kadar soğutulacak. Ardından, 1600 adet süper-iletken mıknatıs düzgün olarak çalıştırılacak. Deney sırasında bütün parçaların senkronize şekilde çalışması şart. En ufak uyumsuzluk risk sayılıyor.

Saniyede 800 milyon parçacık çarpışması olması beklenen “asrın deneyi”, yerin 150 metre altında yapılacak. Deneye Türkiye’den de bilimadamları katılıyor.
Yazar: Gizem Şıvka Pideci Tarih: 02 Eyl 2008
Yazar: Gizem Şivka Pideci
İndigo Dergisi – Eylül 2008
gizempideci@yahoo.com
Brüksel’in en fazla turist alan ünlü meydanı Grand Place’da, oya gibi ince ince işlenmiş 1800 m2 büyüklüğündeki halı 15 – 17 Ağustos tarihleri arası serildi ve 3 gün boyunca ziyarete açıldı. Bu halinin diğerlerinden ayıran bir özelliği vardı; motiflerin begonyalardan oluşmuş olması…

Önce Grand Place Meydanı’ndan kısaca bahsedelim. Hemen hemen her Avrupa şehrinde olduğu gibi Brüksel’de de şehrin tam göbeğinde bulunan Grand Place’ın en büyük özelliği sahip olduğu mimari yapının eşsizliği. Bunun yanında meydana ait değişik detaylar da mevcut.
Valilik Konağı’nın sağ yanında bulunan otel Victor Hugo’nun bir süre yaşadığı hatta ‘Sefiller’ romanını yazdığı bina.

Meydan eski zamanlarda büyük bir pazar yeri olarak kullanılırdı. Bu yüzdendir ki meydan çıkan sokaklar meslek gruplarıyla isimlendirilmiş. Otlar Marketi Sokağı’nda marketten ziyade turistik mekân ve restoranlarla karşılaşılması da bu yüzdendir.

Çiçekten Halı
İki senede bir düzenlenen bu büyük haftasonunda begonyalarla 77×24 metre büyüklüğünde halı yapılıyor. Elbette yürünmesi için değil, tamamen turistik amaçlarla. Halının motifi her defasında değişik bir dönemi veya kültürü temsil ediyor. Bu sene ortaçağ motifi kullanılan 1800 m2 büyüklüğündeki halı, 150 bahçıvan tarafından iki gün kesintisiz çalışarak yapıldı. Bu çalışma için 700.000 adet begonya kullanıldı.

Çiçek olarak begonyanın seçilmesinin de sebepleri var. Begonya, kızgın güneşten soğuk havaya kadar geniş hava şartlarına en dayanıklı çiçek olduğu için sergilenen dört gün boyunca en taze halıyı sunuyor. Üstelik begonyanın birçok rengi hatta renklerin de çeşitli tonları olduğu mevcut. Dolayısıyla motif için gerekli renk kartelâsının oluşturulmasında güçlük çekilmiyor.
700.000 begonyanın böyle bir amaç için kullanılması dikkatleri üzerine çekse de begonyaların altındaki ufak saksıların içinde saklanıyor olması ve gerekli aralıklarla sulanıyor olması bir parça gönülleri rahatlatıyor. Tabii halının sadece seyirlik olduğunu da hatırlatmakta fayda var.
İlk olarak 1977 yılında peyzaj mimarı E. Stautemans tarafından yapılan çiçekten halı özellikle turistlerin fotoğraf çekmek için sıraya girdikleri bir turistik araç. Grand Place, dünyanın en güzel meydanı olarak lanse ediliyor. Sadece turistik amaçlarla değil tüm özel kutlamalarda da günün içeriğine uygun aktivite ve dekor uygulanıyor. Grand Place Meydanı’nı hala görmeye kararlıysanız bir sonraki çiçekten halıyı beklemenize gerek yok. Çünkü iki yıl beklemektense 31 Ağustos’a kadar geçici olarak sergilenen Salvador Dali Müzesi’ne gidebilirsiniz. Müze hakkında kısa bilgi edinmek isterseniz önceki İspanya gezi notlarıma buradan bakabilirsiniz.
Görüldüğü üzere meydan sürekli olarak değişik aktivitelere ev sahipliği yapmaktadır. Bizim meydanlarımız sizce ne kadar etkin kullanılıyor? En önemlisi hangi meydanımız turistler için gidip görmeye değer olarak algılanıyor?
Yazar: Erdal Didar Tarih: 02 Eyl 2008
Yazar: Erdal Didar
İndigo Dergisi – Eylül 2008
didar@indigodergisi.com
Yenidünya düzeni ya da diğer adıyla yeniden kutuplaşma. Kafkaslarda aniden patlak veren savaş aslında bir anda ortaya çıkmadı.
Kafkaslar dünyanın kanayan bölgelerinden biridir. Sovyet Rusya’nın dağılmasından hemen sonra Kafkaslardaki halklar kendi bağımsızlıklarını ilan etmeye başladı. Rusya Federasyonu kurulduktan hemen sonra bağımsızlıklarını ilan eden devletlerin bazılarına tekrardan savaş açmaya başladı. Neden bazıları diye soracak olursak kendimizi hiç şüphesiz stratejik konumda olmaları. NATO Avrupa ve ABD Gürcistan savaşına birden müdahale ederken yıllardır aynı topraklarda devam eden Çeçenistan- Rusya savaşına neden müdahale etmeye çekiniyorlar. Rusya Gürcistan’a yaptığı sınır ötesi hareketin aynısını yıllardır Çeçenistan’a yapıyor orda tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanırken kimse ses çıkarmıyor.
Gürcistan-Rusya savaşında tekrar görüldü ki, soğuk savaş ve kutuplaşma henüz tamamen ortadan kalkmamış. ABD’nin Polonya ile anlaşma yaparak füze kalkanı kurması bir dönemler Sovyet Rusya’nın Küba’ya füze kalkanları yerleştirmesiyle aynı. Dünya’nın yeniden bir kutuplaşmaya gittiği çok açık bir şekilde ortada. Türkiye’nin bu kutuplaşmanın neresinde olacağı ise tam anlamıyla belli değil. Önünde iki seçenek var ya komşularına sırtını dönüp Avrupa ve ABD taraftarı olacak ya da komşularından yana olup bölgenin lideri olma yolunda ilerleyecek. Her iki seçeneğin de kendince zorlu ve sancılı dönemleri olacaktır.

Türkiye yüzyıllardır komşularıyla büyük, sağlam bağlar kurmuştur bazı konularda bölgenin lideri konumuna düşmüştür. Son Kafkas Paktının oluşmasını sağlamak ve bu bölgede huzurlu güvenli bir bölge yaratma projesine başkanlık yapması ne kadar önemli bir güce sahip olduğunu göstermektedir. Bu paktta Rusya-Azerbaycan-Gürcistan-Ermenistan gibi Kafkas ülkeleri bulunmakta. Bu pakt gerçekten işe yarayacak mı bilinmez ama yakın zamanda takip edip göreceğiz. Türkiye’nin kutuplaşmada nerede olacağı bazı noktalarda ekonomisine de bağlı. Kendi enerjimizi sağlama ve hatta bunu ihraç etmemiz gerekirken ne yazık ki halen enerjide dışa bağlıyız. Üstelik aldığımız enerji yüksek miktarda alıp düşük miktarda Balkan ülkelerine satıyoruz. Şimdi Türkiye’nin önündeki kutuplaşma seçeneklerinden birinde enerji bağımlılığını da gözden geçirmesi gerekecek.

Türkiye’nin aldığı doğalgazın büyük bir bölümü Kafkas ülkelerinden gelmektedir. Yenidünya düzeni tamamen medeniyetler ve dinler üzerine kurulmuştur. Demokrasi barış getirme umutlarıyla kendi halklarına sırtlarını dönen ülkeler küresel terör diye adlandırdıkları bu terörün sadece Müslümanlardan oluştuğunu söylüyorlar. Peki, gerçek öyle küresel terör sadece Ortadoğu’dan ve Müslüman ülkelerden mi çıkıyor? Amerika’nın kendisini ortaya çıkardığı soğuk savaş sırasında Ruslara karşı kullandığı Talabani sonradan onun için bir tehlike arz etmeye başladı.
Yine Irak’ta Saddam Hüseyin’i başa getiren Amerika, sonra terör yuvası diye demokrasi barış getireceğim vaatleriyle bu ülkeyi işgal etti. Dünya’nın hangi bölgesinde savaş ve karmaşa varsa orda batılı ülkelerin ve Amerika’nın parmağı olduğu ortaya çıkıyor. Kendi başına bu bataklıktan çıkamayınca da kendisiyle birlikte Türkiye ve bir kaç ülkeyi de bataklığın dibine çekmeye başlıyor. Yıllarca bizi müttefikleri olarak gören Amerika yeni başkanlık seçiminde soykırım yasasını kabul edeceğini yüksek sesle haykıran iki kişi arasında oluyor. Bu noktada sanırım bizim de artık Amerika ile olan müttefikliğimizi iyice düşünmemiz gerekmekte. Ortadoğu’nun kaderi ne Amerika’nın ne de batılı ülkelerin elinde bu toprakların kaderi Türkiye’nin elinde. Yavaş yavaş olsa da bunun farkına varmamız az da olsa mutluluk verici bir gelişme. Umarım en kısa zamanda bunun devamı gelir.
Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 31 Ağu 2008
Yazar: Hale Karaarslan
editor@indigodergisi.com
Arkeologlar, Brezilya’da Amazon nehri havzasının ücra kesiminde bir zamanlar yoğun bir nüfusun, döneminin modern yerleşim birimlerinde yaşadığını ortaya çıkardılar.
Science dergisinde yer alan makalede, insan eli değmediği düşünülen bu bölgenin aslında yoğun bir insan faaliyetine maruz kaldığı belirtilerek, buralarda yapılan kazılar sonucu, “ızgara benzeri” planlanmış yerleşim birimlerinin yollarla birbirlerine bağlandıkları ve geniş meydanlarla çevrelendiklerinin belirlendiği kaydedildi.
Tamamen yağmur ormanların altında gizli kalmış
ABD’nin Florida Üniversitesi’nden araştırmacılar, bölgede ayrıca ziraat ve balıkçılık yapıldığının da anlaşıldığını belirterek, buraların tamamen yağmur ormanlarının altında kaldığını ifade etti.
Araştırmacılar, bölgedeki yerleşimin, Brezilya Amazon bölgesindeki Yukarı Xingu’ya 15. yüzyılda ilk Avrupalıların gelmesinden öncesine tarihlendiğini bildirdi.
Uzmanları şaşırtan planlama
Araştırma ekibinin başındaki profesör Mike Heckenberger, yerleşim birimleri çok büyük olmasa da bölgede çok planlı ve organize bir şehircilik anlayışının izlerini gördüklerini söyledi.
En dikkat çekici şey ise “kayıp kentin” tüm bu özelliklerinin çok ileri bir medeniyete işaret etmesi. Uzmanlar “ızgara gibi planlanmış, sokaklarla birbirine bağlanmış bölgelerden oluşan kentin müthiş bir mimari bilgisiyle gerçekleştirilmiş olmasını hayretle karşıladılar.
Kaynak: Hürriyet Gazetesi