'köşe yazısı' kategorisi için arşiv


‘Mustafa’ Filmi

Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 06 Kas 2008

Yazar: Hale Karaarslan
Kültür Ve Sanat - Kasım 2008
hale@indigodergisi.com

‘Mustafa’ filmi oldukça güzeldi ve bilmediğim yönlerini gördüm Atatürk’ün, sevdim ben ve tahmin etmediğim kadar duygulandım. Sonra ben mi hassasım bu kadar, anlatım mı çok güzel, niye başka insanlar bir sürü olumsuz şey çıkardılar bu filmden, insani yönlerimizle de ortaya konunca neden sevemiyoruz birbirimizi?

İlla ki mükemmeliyetçilk yanılgısının ardında mutsuz yaşamlar yaşamayı niçin seçiyor insanlar? Sorularının arasında bir insanın, böyle büyük bir yaşamın, ne kadar kudretle donatılmış olduğunu, tüm o kudretin ardındaki hassaslığı, sevgi doluluğu, şefkati, düzeni, hedeflerine gitmek için kendine koyduğu planlamayı, stratjiyi, ideali, kararlılığı, ilkeliliği, dahiliği, o günün tüm zorlukları ardında Gerçek bir insan gördüm. Tüm zorluklara rağmen yılmayan büyük bir lider! Azmi ve kararlığı, derin bir öze sahip insanı, akıl ve zeka birleşimini gördüm. İnsanların her yönünü (yapısını) gözardı etmeyen, gerektiğinde en yakınındakilerin bile kıskanç, hain, düşman olabileceğini bilen bir Atatürk gördüm bu filmde. Ve tüm mücadelesini aslında birkaç dostu dışında tek başına verdiğini, özünde topladığı tüm güzelliklerle Türk insanının kalbini kazanmış Atatürk, birlik olmayı, tek bir güç olmayı öğreten bir deha gördüm. Farklılıkların güzellikler yaratamayacağı düşüncesinin tersine, bütün haince saldırılara rağmen, tüm insanı, dünyayı kucaklamak aşkını…

Filmden bende kalan notlar alacak olursam;

Hayatın zorluklarına küçük yaşta başlamış bir çocuk ve onun muazzam gücü!

Hayatını bilinçli bir şekilde planlaması!

Ülkesini hedeflerine götürmek için düşündüğü ve yaptığı dahice hedef programları!
Tarih kitaplarının sayfalarından çıkarak, başka bir şekilde, duygusal ve romantik Atatürk’ün o zor yıllarda, cephede savaşırken yaşadıklarını, bir kadınla, belki o an için en yakınıyla, Madam Corin’le hassas, duygusal paylaşım ve mektuplarına tüm bunları dökmesi! Belki de bir kadının sıcaklığıyla dinlenip, avunması, moral bulması!

Atatürk’ün yıllar sonra bir gün çocukken etkilendiği (ki hepimiz karanlıktan korkmuşuzdur) karanlıktan korkma olayını tertemiz bir saflıkla paylaşması!

Annesi ikinci kez evlenince, (belki) o zamanki Mustafa’da oluşan çocukça bir kabulsüzlük!
Atatürk’ün bir Fransız gazetesinde çıkan haberinde (boyunun kısalığının kompleksine giriliyor ya) onunla ilgili yazılan tüm güzel sözler! (Zekası, gözleri, bakışları…)

Sofyada düzenlenen baloya davet edildiğinde, yeniçeri kıyafetiyle giderek verdiği mesaj…
O zaman kendisini dinsiz ilan edenleri susturup, Meclisi 22 nisan Perşembe günü değil, 23 nisan Cuma günü ilahilerle, kurban vs açtırması!

1923’ten altı yıl sonra dünyaya ‘başı açık modern Türk Kadını’ imajını göstermek için, bir güzellik yarışması düzenlemesi!

En hasta olduğu zamanda bile ülkesi için göreve gidebilmesi!

Diğer dünya liderleri ve büyükleri gibi, sanatın çeşitli dallarını seçerek halka örnek olan Mustafa’nın Mussolini’nin heykeltıraşına kendi heykellerini yaptırması, müziğe, dansa, resme, okumaya verdiği önem!

Aileye duyduğu özlem, annesine duyduğu sevgi ve saygı!

Atatürk’ün modern bir sosyal hayatı hak ettiğini düşündüğü halkına ülkesinde oluşturmak için, bazılarına acı gelse de;

“Bu halkın sosyal hayatını bir darbe ile değiştireceğim! Ben onların seviyesine ineceğime, onlar benim seviyesine çıksın!” diyecek kadar özgüvenli, kendinden, bilincinden emin sözleri!
Onun kafasında hayal ettiği model ülkeyi, çok kısa bir süre sonra yaptığı devrimlerle uygulamaya geçirmesi ve halkına yaşatması!

Yaşamı böylesine kararlı , güçlü, bilinçli yaşayabilen O adama gözlerim sürekli ıslak, hayranlık içinde baktım kaldım, gönlüm onunkiyle birleşti bir kez daha:) Mustafa! Ne güzel bir öz, ne güzel bir isim!

Atatürk gözümde değer kaybetmek bir yana aksine değer kazandı. Kendime daha yakın gördüm. Yaptıklarını, bir kez daha ne kadar büyük bir lider olduğunu anladım.

Göklerden bize indirildi gibi bir düşünce içinde olanlar varsa, O yanımıza, kalbimize bir kez daha indi bu filmle. “Mustafa” ismiyle!

Filmi alacağım kendime! Ve sevdiklerime…

Benim gözümde ‘Mustafa’ filmiyle paralel olabilecek, beğendiğim, Atatürk’ün müthiş dehasını anlatan başka bir makaleyi sizlerle paylaşıyorum…

İşte Onun İçin Büyük Adamdı Atatürk
Hangi Atatürk?

Kimininki kalpaklı kiminki fraklı, kimi sert kimi güler yüzlü… Herkes kendine göre bir Atatürk portresi çiziyor. Peki bunların hangisi gerçek Atatürk?

Ben gözümle görmedim, anlattılar: Atatürk, Anadolu’nun direniş ruhunun nasıl örgütlendiğinden söz ederken ‘küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar doğabileceğini’ söylemiş.

Sonra bu söz “Küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurur” diye pankart olup asılmış.

Nereye biliyor musunuz?

İtfaiyenin girişine…

Erbakan’dan Çelik’e kadar

Ne demek istediğimizi anlatmak için Atatürkçüler listesine şöyle bir göz atmak yeterli:

Adnan Hoca da Atatürkçü, Doğu Perinçek de…

Popçu Çelik de Atatürkçü, ‘ordu göreve’ pankartı açan gençler de…

Erbakan Başbakanken “En büyük Atatürkçü biziz” demişti; tabii onu hapseden Kenan Evren de…

Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, partisinin başkanı Tansu Çiller’in yarımyüz fotoğrafını Atatürk’ünkiyle eşleştirecek kadar Atatürkçüydü…

Bu kadar farklı eğilimden insan, aynı liderden “Bizim önderimiz” diye söz ediyorsa bu işte bir yanlışlık olmalı.

O zaman da sormak gerekiyor:

Kaç farklı Atatürk var?

Ve hangisi gerçek Atatürk?

Bir liderden kaç farklı kimlik çıkar?

Devrimci Atatürk

Aslında ‘Kuvvacı Atatürk’ demek daha doğru…

Kuvvacılarınki, post bıyıklı, kalpaklı, antiemperyalist bir lider.

Daha 1960′larda Deniz Gezmiş, anti-Amerikan gençlik mücadelesine başlarken babasına şöyle yazıyordu:

“Sana müteşekkirim, çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni… Küçüklüğümden beri evde Kurtuluş savaşı anılarıyla büyüdüm. O zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız.” Bu antiemperyalist ve sivil direnişçi ruh, bugün de siyasal alanda pekçoklarına ilham veriyor.

“Ordu göreve” diyen Türk Solu dergisi, kalpaklı Mustafa Kemal kapağıyla çıkıyor.

Kemal Paşa’nın 1920′de bir komünist partisinin kurucusu olması, Lenin’e ‘ezilen milletleri emperyalizmin hegemonyasından kurtarmak için’ mektup yazması ‘Solcu Atatürk’çülerin dayanakları…

Onun Anadolu halkına hitaben yayınladığı bir beyanname elden ele geziyor:

“Müslüman kardeşlerim, komünist arkadaşlar…!

Büyük devletler yeni bir Müslüman kurbanını boğazlıyorlar. Onu yok etmek azmindedirler. Fakat biz, elde silahımız, anavatan topraklarını savunarak ve haklarımızı haykırarak ölmesini bilenlerdeniz. Köylülerimiz topraklarını, yurtlarını ve köylerini istilacıya karşı müdafaa ederken, şehit düşerken emin olabilirler ki, yakın bir zamanda bütün İslamiyet, komünizmle birlik olarak onların intikamını alacaktır.”

Ülkücü Atatürk

Ata’nın sağlığında yazılan tek biyografisinde HC Amstrong, ona ‘Bozkurt Atatürk’ ismini takmıştı.

Nazım Hikmet’in tabiriyle ’sarışın bir kurda’ benziyordu.

MHP Kongresi’nde asılan bir afişte o Atatürk’ü, bıyıkları fırça darbeleriyle sarkıtılmış, sert bakışlı bir asker olarak tanımıştık.

Ülkücülerinki, “Komünizm gördüğü yerde ezilmelidir” dediği önesürülen, daha 1933′te Sovyetler’in ilerde dağılabileceğini görüp “Oralardaki dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimize sahip çıkmalıyız” diyen bir ‘başbuğ’

Atatürk, 1927′de piyasaya çıkarılan 5 ve 10 liralık banknotların üzerine bozkurt resmi koydurmuştu.

1930′da tarihçilere ‘Türk tarihinin ana hatları’nı yazdırmaya başladığında, İslam’ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türklere ait şanlı bir mazi bulunduğunu anlatmıştı. Alfabede, giyside, müzikte Osmanlı’yı çağrıştıran ne varsa silmeye çalışıyordu.

Yıllar önce Celal Bayar’ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy’dan dinlediğim bir anıyı burada nakletmekte yarar var. Gürsoy’un anlattığına göre Atatürk, 30′lu yıllarda Türk bayrağını da değiştirmeyi düşünmüş. Çünkü ayyıldız simgesinin Osmanlı’yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığına inanıyormuş. Türklere yeni bir ulusal kimlik kazandırmaya çalışırken, ona İslamiyet öncesi köklerini hatırlatan bir bayrağın yakışacağını hesaplamış ve Göktürk’lerin bayrağını düşünmüş.

O proje gerçek olsaydı, bugün Türk bayrağında ne olacaktı biliyor musunuz:

Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili…

Kürtlerin Atatürk’ü

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra Amasya’dan Kâzım (Karabekir) Paşa’ya çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“Ben Kürtleri ve hatta bir özkardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim.”

Bu kararla, Amasya protokolünde ‘Türklerin ve Kürtlerin oturdukları yerler’ diye adlandırılan ülke için milli mücadele başladı ve BMM kuruldu.

Meclis’teki ilk tartışmalardan biri Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey’in, “Türklerin sağlığı korunmalıdır” demesiyle patlamış, Sivas Mebusu Emir Paşa, bu vatanda sadece Türklerin yaşamadığını hatırlatmıştı. O aşamada, Mustafa Kemal Paşa devreye girmiş ve ‘Meclis’in sadece Türklerden değil, Çerkezlerden, Kürtlerden, Lazlardan oluştuğunu ve bunların çıkarlarının ortak olduğunu’ vurgulamıştı.

Kurtuluş Savaşı başlarken Kemal Paşa, Kürtlere özerklik verilmesinden bile söz etmişti.

Kürt sorunu yeniden gündeme geldiğinde, şahinler, Dersim isyanını sertlikle bastıran Atatürk’ü örnek alırken, güvercinler Mustafa Kemal’in 1920′lerdeki sözlerini arşivden çıkardılar.

Dindar Atatürk

Bitmek bilmez bir tartışma da Atatürk ve din meselesidir.

Timur Selçuk, Yaşar Nuri Öztürk gibi Atatürkçü müminler Kur’an’la Nutuk’u bir arada saklar kütüphanelerinde… Başuçlarında Ata’nın Meclis açılışında ellerini kaldırmış dua ettiği fotoğrafı asılıdır. Fotoğrafın altında da Ocak 1923′teki konuşması vardır.

“Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.”

Onlara göre ‘Atatürk dinin özüne değil, din olarak kabul edilen geleneğe ve eskimiş kurumlara karşı tavır almış’tır ve vahiy ile akıl arasında uzlaşmazlık görmemiştir.

Ateistler, buna bir başka Atatürk metniyle karşı çıkar.

Onların elindeki metin, 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasıdır: “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

Demokrat Atatürk

Ve nihayet liberal-demokrat Atatürk…

Özellikle Cumhuriyet’le yaşıt İktisat Kongresi’nde uygulamaya konan ekonomi politikası ve Celal Bayar’ın Başbakanlığı döneminde hayata geçirilen uygulamalar, Atatürk’ü, İş Bankası’nın kuruluşuna imza atmış bir ‘liberal devlet adamı’ yönüyle öne çıkarır.

Hele İsmet Paşa’nın Başbakanlığında iki kez direkten dönen çok partili rejim arayışları onu ‘demokrat’ sıfatıyla bir arada değerlendirenlerin en inandırıcı kanıtıdır.

Her ne kadar Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasiyi askıya alan tüm askeri müdahaleler, Atatürkçülük adına yapılsa da, Cumhuriyet’in asıl hedefinin demokrasi olduğuna inananlar, ‘muhtaç oldukları kanıt’ı, onun Afet İnan’a verdiği el yazısı notlarında bulabilirler:

“Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir.”

Neden bu kargaşa?

Baştaki soruya dönelim: Hangisi doğru bunların? Her biri gerçek belgelere, tanıklıklara, konuşmalara dayandırılan bu politik kimliklerin hangisi gerçek Atatürk?

Bir insan aynı anda hem devrimci hem ülkücü, hem ‘Kürtler’in özerkliğinden yana’, hem Türkçü, hem dindar hem pozitivist, hem otoriter hem demokrat olamayacağına göre bu iddia sahiplerinden biri yalan söylüyor olmalı…

Hangisi?

Sanıyorum, bu zor sorunun yanıtını bulabilmek için 1920′lerin koşullarını ve Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet’in hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini iyi bilmek gerek.

Kurtuluş Savaşı verilirken, Anadolu ahalisinin kahir çoğunluğu, nihai amacın Saltanat ve Hilafet’i korumak olduğunu düşünüyordu.

Kürtler’in bazısı özerklik peşindeydi.

Komünistler, Sovyet devrimine özeniyordu.

Bütün bu farklı eğilimlerden, ortak bir mücadele azmi yaratabilmenin yolu, hepsine yönelik sıcak mesajlar vermekten geçiyordu.

O yüzdendir ki, Meclis’in açılışında eller açıldı, dualar edildi, Kürtler’e özerklik vaat edildi, muvazaalı bir resmi komünist parti kurulup Sovyet etkisindeki komünist hareket yok edildi.

Ulus olma sürecinde din yerine tutkal olarak Türklük ruhu gerekiyordu; bozkurtlu bayrak düşünüldü.

Ancak bunlar 1920′lere özgü geçici tedbirlerdi; hiçbiri bugün Atatürkçülük adına savunulamayacak kimliklerdi.

O yüzden zaman zaman birbiriyle çelişen bu sözler, tavırlar, tutumlar kargaşasını, Atatürk’ün olgunluk dönemine ait notlarının, konuşmalarının, eylemlerinin süzgecinden geçirmek şart…

Bu yapılmayıp da 1920′lerin kargaşasından rastgele bir fotoğraf çekince Atatürk, herkesin kullanımına açık “Binbir surat”lı bir lidere dönüşüyor ve ‘bunca yalancı’ içinde kimin doğruyu söylediğini bulmak, hepten güçleşiyor.

Yazar: Can Yücel

En son olarak yazımı Atatürk’ün çocuklara ve gençlere örnek olmasını dilediğim en güzel sözlerinden biriyle ve şair Nüzhet Erman’ın yazdığı bir şiirle bitirmek istiyorum;

“Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini kitaplara vermeseydim, şu anda yaptığım işlerden hiç birisini yapamazdım.”

Atatürk
Atatürk te et artı kemik artı kandı.
İnsanüstü değildi Atatürk.
Atatürk her şeyden evvel;
Herkes gibi kusurları olan küçük, büyük
ve çirkin de olabilir, ama güzel;
Atatürk, yorgunluk kahvesini bir su başında ve rakısını tuzlu
leblebiyle yudumlamayı,
Serhat türkülerini, alaturkayı, mesela Safiye Ayla’yı
ve mesela yemeklerden fasulye pilakisini seven,
“Mir’i kelam” bir İstanbul efendisi,
(Aşık ve şair, mahçup ve ürkek)
Ama bir Adanalı kadar sıcakkanlı, Karadenizli değil ama, Karadeniz
kadar canlı.
Bir Aydınlı kadar oturaklı ve Zeybek
velhasıl;
Bizim mayamızdan, bizim kumaşımızdandı.
İnsanüstü değildi yani Atatürk;
TAM İNSANDI…

Kadınlık Bir Bilinçtir. Özdedir. Öz İse O Yasak Kelimedir: “Vajina”

Yazar: Jale Dural Tarih: 01 Kas 2008

Yazar: Jale Dural
İndigo Dergisi - Kasım 2008
jaledural@gmail.com

Konu cinsellik, cinsel birleşme, seksi etkinlikler değil, baştan vurguluyorum, okumak istediğiniz yatak ilişkileri ve tensel temaslar ise ve ne, nasıl, ne şekilde ve hangi süreçler içinde olmalıdır hakkında satırlar ise üzgünüm… Ben gerekenin ne olduğunu vurgulamak amacındayım. Konu bence ilişki aşamasına gelmeden başlaması gereken bir süreç. Bir bilinç… Kadına verilmesi gereken bir bilinç. Ben bu bilincin, erkeğin de bilincini etkileyeceğinden eminim. Erkeği doğuranın da kadın olması ve kayıtların anneden bebeğe aktarılması nedeniyle. Tabii bu bilinç, nasıl asırlarca, yavaş yavaş kazındıysa belleklerden, öyle pat diye de yerine geri konamayacak… Zaman alacak…

Benim vurgulamakta ısrarlı olduğum konuya gelince, kadın cinsi için daha küçük yaşlardan itibaren, kaş, göz, saç, bacak, kol gibi, vajina kavramı da, tabusal hale getirilmeden doğal oluşla öğretilmeli… Nasıl burnunu silmeyi öğretiyorsak, nasıl okumayı yazmayı, nasıl tırnaklarını kesmeyi, nasıl zamanı gelince kişisel bakımlarını öğretiyorsak, küçük yaştan itibaren vajinal kaslarını nasıl egzersizle güçlendireceğini öğretmeliyiz ebeveyn olarak …”AA NE AYIP” tepkisi verilmeyen bir konu, minicik bir dimağda da öğrettiğiniz anlamı kazanır ancak eşittir işareti karşına gelen izah olarak… Nasıl ki, din ve tabularda da beyne angaje edilenleri doğal görüp, aksini düşünememe durumunu yaratmanın yolu beyinlerini küçük yaşlarda yıkamaktan geçiyorsa , aynı yöntem bu konuda da uygulanmalı…Vajinasını bilen ve kontrol edip kullanabilen bir küçük hanımefendiye, nerede bu konuyu dillendirip dillendirmeyeceği de, bu bölgenin mahremiyetine saygı da öğretilebilir.. Ama sadece mahremiyete ve kişisel haklarına saygı… Asla yasak, ayıp, günah vb. değil… Ve bu vajinal bölgesinin kontrol ve hakimiyetinin, onun hayatındaki artıları, ileriki yıllarda idrar kaçırabilme ihtimalinden, doğum yapmaya ve doğum sonrasındaki toparlanma sürecine ve elbette bir cinsellik yaşadığında da, vajinal gücünün kontrolünün ona nasıl doğru etkilerle yansımada bulunacağına dair normal ve çok doğalca öğretilecek pek çok bilgi … Olmadık bir patavatsızlık yaşanmaması için de nasıl onlara, bazı konuların ancak bazı yerlerde ve ancak bazı kişilerle konuşulacağı öğretiliyorsa, bu konunun da özel zamanlamalarla anne ile veya bir uzman ile vb. konuşulacağı öğretilebilir.

Ben bir gelişim sürecini ve etkisini savunuyorum… Yaşanması herkes için mutlak olan doğal gerçeklik, cinsel ilişkinin uygulanış çeşidi yanlışıyla veya doğrusuyla, kadın veya erkek ancak o iki kişiyi veya kişileri etkiler, benim konu olarak seçtiğim, o aşamaya dek gelişmesi gereken bir anlayış, bilinç ve kişisel hakimiyet. Bunun kadına ve topluma katacakları hakkında iddia sahibiyim..

Konu uygulamalar değil zaten… Kaç dakika sürmüş, ne olmuş, nasıl olmuş değil… Konu bence, neden kadının bu konuda bu kadar bilgisiz, bilinçsiz ve asıl odak olması gereken ama hep varlığından bile habersiz kaldığı cinsel uzvundan kopuk olduğu…

Dinler bu konuda en büyük tabuları yaratmış, hep kadın tabu, kadın bilmez, hissetmez, görmez… Tek Tanrılı dinlerden sonra , din adamı kisvesi altında erkeklerin toplumda yarattığı kaos, kadının gücü karşısında ,var olunalı beri kaldıkları aczin intikamını kadından almak için kendilerince yorumlar, açıklamalar anılar,hikayeler vb. vb. yaratmaları… Ve hep etnik kültürlerde tanrısallaştırılan veya gücüne değer verilen varlık kadınken, tek tanrılı dinlerde olay tam terse dönmüş. Tüm tek tanrılı dinlerin peygamberleri erkek… Olmamalı mı? Haşa… Konu bu değil… Burada ifade etmeye çalıştığım konu , dinlerde kadına ve anneliğine yapılan övgülerden sonra, toplumsal hayatın dışında tutulan, ikinci plana itilmeye çalışılan ve din adamı bile olamayan kadının pozisyonundaki dengenin dengesizliği…Ben burada, ilkel toplumların kadının bilgelik kapasitesi, dayanım gücü, aklı, yaratıcı yeteneği, planlama özelliği vb. pek çok özelliğine verdiği değeri ve saygıyı hatırlamadan geçemiyorum bilgilerimizin arasındaki tarihsel gerçeklerden bize yansımış olan… Erkekler için sadece çalışma, koruma, savaşma yeteneği olmasına bakıyorum sonra…. Ancak zaten doğadaki toplu yaşayan hayvanların komün yaşamında bile DİŞİ öncelikliyken, tek tanrılı dinlerle beraber, yani tüm medeni toplumlarda, erkeğin, gerek din adamı, gerek devlet adamı ve gerekse aile ve toplumun kilit pozisyonlarında olmasını bu DNA’sına kadar işlemiş olan komplekslerinden kaynaklandığını düşünüyorum… Din adı altında cennet anaların ayakları altına serilirken, hadis adı altında kadın şeytanidir denmesini anlamak akıl dini olan İslam’ın yorumlamalarla, nakledilişlerle saptırılarak aktarıldığını düşündürüyor nedense… O nedenle akıl ile ödüllendirilen insanın araştırıp okumak yerine, kendisine bahşedilen beyni kullanmak yerine, dini tarikatlarla aracıları seçtiğine ,hele bu modern yüzyılda bile şaşmamak mümkün değil… Kaldı ki eski veya cahil toplumlarda, çok daha kolay toplumsal bilinçlerle oynamak … Ben en eski ilkel toplumlarda gerçeklerin öz haliyle varlığına inanıyorum… Doğallık her zaman gerçeği yansıtır… Her toplumu araştırdım diyemem ama gerçekten de kadının üretkenliği, yetenekleri, zekası, programlama, hissedebilme, yönetebilme vb. vasıfları cidden farklılıklar taşır.. Toplumda kadının bu yönü tırpanlanarak erkeklere bir alan yaratılmış medeniyet adı altında…

Erkek bedeni ve doğumsal yapısı, dayanıklı değil… Patlayıcı kuvvetler ona göre
o nedenle, kardio çalışmalarda başarılı, ağırlık kaldırmak için başarılı.. Savaşır…

Ama dayanımı çok zayıftır…

Kadın ise inanılmaz dayanıklıdır, güçlüdür, akıllıdır, pratiktir. Erkek egosu burada dibe vuruyor testesteronun ve ostrojenin etkisi belki ama gerçek…

Arılar ve karıncalar gibi en düzenli ve çalışkan hayvanlar da hep kadının gücüne işçilik ediyor, kadın zekasına, kadın üremesine… Erkekler sadece çalışan, savaşan.. Bu doğa dengesinde var.

Vajinanın kutsal kase olma yorumu ve bunun Hıristiyanlıkta din adamlarınca nasıl planlı alt edildiği hakkındaki Leonardo da Vinci’nin şifresini okudunuz mu? Ben
hayretle okudum okudukça ne kadar kafamdakilerle tamamlandığını gördüğüm için hayretle okudum…Tabi bu da benim anlattıklarım gibi akıla uyan bir varsayım…J)

Ama olaya tek ilişki yönünden bakmamak lazım..
Vajinasının varlığı kadın için, belki de erkeğin o durup durup “acaba yerinde mi” şeklindeki -altbeyin şartlanması mı desem ne ise-, o dürtüyle “şey”ini yoklaması gibi bir şeyden öte…

Biz yoklamadan varlığını anlayabiliriz. Kimseye gösterme zorunluluğumuz da yoktur. Penis boyu için tedirgin olurken erkekler, biz derinliği için endişe duymayız ama varlığını bilirsek tabii… Oysa yasak olan ve tabulaşmış kadın cinsel organını hem bekaret baskısına alıp, hem tatminde, kullanılıp, sonra da erkek orgazmı bu kadar denip, bebeklikten 3 yaşından beri neredeyse kendini zaten tanıyan kadını o şekilde tatmine -klitoral-çalışmak kadın için sürekli eksik kalan bir şeylerin birikmesi demek… Erkek daha muhteşem bir şeyi sunabilmeli. Ama bu güce sahip olabilmesi için önce komplekslerinden sıyrılması lazım.

İsviçre’de –sanırım- yapılan araştırma kadının vajinal kaslarıyla 25 kg taşıyabileceği yönünde bir kas kullanımından bahsediyor.. Çalıştırırsa tabii…Peki
kapasitesi bu kadar yüksek olan bir organın , ben sadece 3 dakika erkek tatmini için olduğuna inanmıyorum.. J, G noktası gibi şeylere de inanmıyorum.. Olay aslında işte orada sapıtıyor.. Sahip olunan güç ve enerji daha yaratıcı ve önemli..Yaşamsal hatta…

Çünkü olayın asıl şehveti beyinde. Kadın aslında her zaman sevilmek ve güç ister, doğası gereği de kavramak..Bu sınırsız güç kullanabilme ve derinlik, kadını aslında beyinde bitirir orgazm olarak.. Sadece belli hareketlerle -ki bunlar özel pelvic pilatesle beraber yapılırsa daha da anlamlıdır-yani dokunmadan bile cinsel uzuvlarına kadın beyinde yakalar zaten orgazmı ama bunu sevdiği insanla paylaşmak önemlidir kadın için… Erkek ile bu kullanım standardını paylaşabilmesi önemli… Ama paylaşabildiği anda “vay o…. nereden öğrendin bunları” denen kadının yaşadığı toplumumuzda bu mümkün mü? Elbette hayır.. Ama “bunu” yapan bir başka kadın için erkek evini terk etmiyor mu çok zaman. Bunu yapan kadın çok mu güzel? Hayır belki çoook çirkin… Ama cazibe… Cazibe tuhaf bir öz güven…
bu özgüveni yaratan vajinadır kim ne derse desin… Bu bilinci varsa kadın inanılmazdır zaten… Işık saçar.. Duruşu başkadır… Hayır, seksomanyak da olmaz… Akla bu gelmesin… Ama o istediği an vajeni kullanmak, kullandığı özel enerji yüklü bölgeden gerektiğinde bir hayat dünyaya getirebilmek yetisi inanılmaz bir özgüvendir… Erkekte bu yoktur. Hatta inisiyatifi olmadan erekte olabilen bu uzvunu nereye sokacağını şaşırdığı anlar hayatında çoktur… Ama hep sırtı sıvazlanır… Ben bunu evin küçük çocuğuna benzetiyorum. Utanır ve utanmaması için yüreklendirilir. Aslında büyük kardeş biliyordur neyin ne olduğunu ama küçüğü kazanmak için ona destek verir o da. Doğanın da bence büyük çocuğu kadın, küçük çocuğu erkektir.

Aslında kadın demek toplum demektir, kadının mutluluğu da toplumun mutluluğu… Bakın, erkek egemen toplumda, daha doğrusu aslen ANAERKİL olduğu halde ATAERKİL gibi baskılana gelmiş toplumumuzda, kadının cinselliği ve kadının mutluluğu ile ilgili olabilecek her konu, özellikle cinsel konular tabu olmuştur. O kadar tabu halindedir ki, genç kızlığa girişten itibaren ayıp- günah vb. kavramlar ile üzerinde dahi konuşulmaz. Modern günümüz hayatında dahi, daha cinselliği hiç bilmeden, daha kendi cinselliğini tanımadan, nerede ve hangi organında ne olması gerektiğini bilmeden evlenen kızlar var. Bu cehaletin boyutları, cinsel hayatında kadının mutluluğu ve orgazmı bilemeden yıllarını geçirmesine sebep olacak kadar ciddi boyutlarda…

Ama bakire kız isteyen erkek kadınında tatmini bulamadığında da bunu dışarıda aramakta. Oysa kadın bu aşağılanmayı hak etmediğini hissetse de bir şey yapamıyor, kendine, kadınlığına güvenini kaybediyor. Kendine güveni olmayan bir kadın ise güzel olsa dahi güzel olduğunu hissetmiyor, güzel olduğunu hissetmeyen kadın zaten güzelliğini de kaybediyor. Çünkü o ışığını kaybediyor. Hele bir de doğum yapınca, cinselliğini iyice kaybettiğini düşünüyor çünkü cinsel ilişkisi eşiyle eskisi gibi bile olmayabiliyor, ama kadının gittikçe üst düzeylere çıkan hormonları var, buna, cinselliğe de ihtiyacı var, ama….

Daha da kötüsü, özellikle hamilelik sonrası ki normal doğum yapmasa dahi, özellikle iç karın basıncının ani arttığı hallerde, yani öksürük, aksırık, kahkaha vb. hallerde idrarını kaçırabiliyor. Bu durum utanç verici geldiği için bunu kimseyle elbette doktorlarla da paylaşmıyor. Yaş ilerledikçe bu durum gizlenemez hallere de gelebiliyor. Artık ameliyatlar vs.. başlıyor ama o aşamaya gelinmeden de, bu sorun yaşanmadan bertaraf edilebilirdi diyorum ben.

Pelvic Bölge kadının en önemli bölgesi bence… Kadının kadınlığı, kendine güveninin kaynağı işte bence burada. Bu da çirkin olarak görüp değerlendirdiğimiz pek çok kadının nasıl olup da bu kadar cazip olabildiğini açıklıyor. Çünkü bedeninin en gizli bölgesine tamamen hakim olmanın ona, hormonlarına ve psikolojisine kattıkları yadsınamaz.

Her kadının daha genç kızlıktan itibaren, otururken, WC’ de, çalışırken, araba kullanırken, film izlerken dahi yapabileceği çok basit egzersizler var ve bunlar zor olmadığı gibi dışarıdan da belli olmuyor. Bu egzersizleri yapan kadın, doğumda da, sonrasında da ne cinsel hayatında, ne de idrar kaçırma konusunda-tabii idrar kaçırma psikolojik değilse veya başkaca bir sorundan dolayı kaynaklanmıyorsa- herhangi bir sorun yaşamadığı gibi, orgazm olabiliyor çünkü kendi bedenine hakim, bu ona mutluluk veriyor, mutlu kadın dünyayı değiştirebilir…,

  • Jale Dural www.hamilelerkulubu.com
  • AkilCagi.com
  • Müzik Eğitiminin Çocuklar Üzerindeki Etkileri

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Hale Karaarslan
    Indigo Dergisi - Kasım 2008
    hale@indigodergisi.com

    İçimizde yarattığı etkisiyle bizi oynatan ve canlandiran, bazen de duygusallastirarak hüzünlendiren müzik parçalarini hepimiz biliriz. Peki bazi müzik parçalarinin da hafiza ve zekayi gelistirebilecegini hiç düsündünüz mü?

    Yapilan bilimsel arastirma sonuçlarina göre bazi özel müzik parçalari bizi daha da zeki yapiyor. Bu özel müzik parçalari ritimleriyle insanin zihinsel potansiyelini çesitli sekillerde etkiliyor. Bu özel ritimler, sagladigi birçok avantajlarin yaninda, en çok asagida belirtilen hususlardaki pozitif katkilari ile dikkati çekiyor:

    - Konsantrasyonu artiriyor
    - Ögrenmeyi hizlandiriyor
    - Hafiza gücünü gelistiriyor
    - Imtihanlardaki basariyi artiriyor
    - Hata yapma oranini azaltiyor
    - Stresi yok ediyor
    - Yaratici düsünme yetenegini gelistiriyor
    - Beyin loblarinin dengeli kullanilmasini sagliyor
    - Zeka (IQ) puaninda “9″ puana kadar ilave artis sagliyor
    - Hiperaktif çocuklari ve yetiskinleri sakinlestiriyor
    - Vücudun daha hizli iyilesmesini sagliyor

    1996 yilinda A.B.D.’de üniversite giris sinavlariyla ilgili yapilan bir arastirma, müzikle ilgilenen ve bir müzik aleti çalan ögrencilerin genel ortalamaya göre daha basarili olduklarini göstermistir. Bu ögrencilerin SAT adi verilen üniversite giris imtihanlarinda ortalamaya göre sözelde 51 puan, sayisalda da 39 puan daha yüksek puan aldiklari ortaya çikmistir.

    Müzik beynin tamamini ögrenmenin içine katmaktadir. Geleneksel olarak, okullardaki ögrenme metotlari ezbere dayanmakta ve beynin sadece sol lobunu isin içine katmaktadir. Halbuki sayisal ve mantiksal konularda beynin sag lobuna göre üstün olan sol lop, hafiza gücü ve yaratici düsünme gibi konularda beynin sag lobuna göre zayiftir. Beynin her iki lobunu da ögrenmenin içine katan çok özel tempo ve frekanslar içeren hizli ögrenme müzikleri bilgilerin hem kolay ögrenilmesini, hem de bilgilerin kolay bir sekilde kalici hafizada tutulmasini saglamaktadir.

    Shell, IBM ve Dupont gibi sirketler ve batidaki birçok okul yüksek özel frekanslar içeren klasik müzik parçalari ile belli tempo araliklarinda olan barok (baroque) müzik eserlerini kullanarak yeni konularin hem ögrenme zamanlarini kisaltmayi, hem de ögrenilenlerin uzun süre hafizalarda tutmasini saglamaktadirlar.

    Arastirmaci yazar Terry Wyler Webb’e göre yüksek frekanslar içeren klasik müzik parçalari ile “largo” hizdaki barok müzik eserleri (beynin sag ve sol loplarinin dengeli kullanilmasini saglayarak) insanin bellek ve zeka (iq) gücünü gelistiren dogru kombinasyonlari içermektedirler.

    Bu bilgiler ve arastirma bulgulari, müzigin hizli ve kalici ögrenme konusunda çok iyi bir katalizör oldugunu ortaya koymustur. Türkiye’de bu teknigin öncülügünü yapan “Mega Hafiza” bir ilke daha imza atarak, “hizli ögrenme ve konsantrasyon” için “Bio-Ritmik Largo” adinda alti kasetlik bir albüm hazirlamistir. “Bio-Ritmik Largo” seti, hafiza gücü, hizli ögrenme ve konsantrasyon gerektiren her türlü ögrenme faaliyetinde kullanilmak üzere hazirlanmistir.

    MOZART ZEKAYI ARTIRIYOR
    14 Ekim 1993 ‘de , A.B.D.’de “USA Today”de çikan “Mozart ‘in Müzikleri Zekayi Gelistiriyor” baslikli haber tüm Dünyada sansasyon yaratmistir. Bu habere göre, California Üniversitesi’nin Irvine’deki Ögrenme ve Hafiza Nörobiyoloji Merkezi bilim adamlarinin yaptiklari bir arastirma, bazi müziklerle IQ arasinda bir iliski oldugunu açikça ortaya koymustur.

    Bu arastirmada otuzalti üniversite ögrencisi, önce I.Q. testinin sag beyin yeteneklerini ölçen sorulariyla test edilmistir. Testten sonra ögrencilere Mozart’in “Re Majör, K 448 iki Piyanoluk Sonat”i 10 dakika boyunca dinlettirilmistir. Daha sonra ögrenciler hemen tekrar test edildiklerinde, I.Q. skorlarinin önceki degerlere göre 8 veya 9 puan daha yükselmis oldugu gözlenmistir.

    Mozart-Beyin Iliskisi
    Fransiz Tip ve Bilim Akademileri üyesi Dr. Alfred Tomatis’e göre beynin elektriksel olarak sarj olmasinda kulaklar anahtar bir rol oynamaktadir. Tomatis’e göre, beyin hücrelerindeki elektriksel enerjinin azalmasi konsantrasyonun bozulmasina ve yorgunluga sebep olmaktadir. Bu durumda beynin de, piller gibi sarj edilmesi gerekiyor.

    Tomatis,beyin hücrelerinin enerjiyle sarj edilmesi yollarindan biri olarak, 5000 ile 8000 Hz. arasinda yüksek frekanslar ihtiva eden müziklerin dinlenmesini kesfetmistir. Yillar süren analizlerden sonra Tomatis, bu frekans araligindaki seslerin Mozart’in müziklerinde çok sayida mevcut oldugunu tespit etmistir. Tomatis’e göre, kulak salyangozunu dolduran, “corti” hücrelerinin titresmesi jeneratör vasitasi görerek beynin yeniden sarj edilmesini saglamaktadir.

    Tomatis ayrica beynin sarj edilmesi için etkili olan diger bir yakin müzik çesidi olarak “largo barok (baroque) müzik” parçalarina da dikkat çekmistir. Iowa Eyalet Üniversitesinde yapilan testler de, ögrenme faaliyeti sirasinda barok müzigin kullanilmasinin ögrenme ve hafiza gücünü yaklasik yüzde 24 artirdigini göstermistir.

    Mozart dinlemek insanı daha mı akıllı yapar?
    Eğer Mozart’ın müziğini anlayabiliyorsanız, bu sizi daha akıllı bir müzisyen yapabilir. Bu konu üzerinde araştırma yapan uzmanlara göre, 10 dakika Mozart müziği dinlemek, geçici de olsa IQ üzerinde olumlu etki yapıyor. Sınav öncesi Mozart’ın “İki El için Piyano Sonatı” adlı eseri dinletilen öğrenciler, hemen ardından girdikleri sınavda çok daha başarılı olmuşlardır. Araştırmacılar, karmaşık ve kendini tekrarlamayan karakteri nedeniyle Mozart müziğini seçtiklerini belirtmişlerdir. Bu tür bir müzik dinlemenin, anlama ve muhakeme için önemli olan sinirsel kanalları uyarabileceği varsayılmış, ve öğrencilerin müzik zevklerine bakılmaksızın Mozart dinletilenlerin sınav başarılarında artış gözlemlenmiştir.

    Başka bir görüş te şu: Insan zihni ve beyni, araştırmacıları şaşırtmaya ve aksi istikamete bakmaya devam ediyor, söz gelimi Daniel Levitin‘e göre müziğin doğrudan zekâ ile bir ilişkisi yok, başka bir deyişle müzik yeteneği zorunlu olarak farklı alanlardaki zekâya dair bir işaret değil. Levin’in verdiği çarpıcı örnekler arasında çok iyi klarnet çalabilen ancak klarneti eline alıp üflemeden önceki süreçlerde çok zorlanan ve başkalarının bakımına muhtaç olan, Williams sendromundan muzdarip bir çocuk da var. Levitin’in otistikler ve müzik yeteneği konusundaki araştırmalarını takip etmekte fayda var.
    Benim uzman olmadığım bu konudaki bilimsel gerçeklerden yola çıkarak vardığım görüşüm; İnsan vücudununun ortalama % 78 ‘inin su olduğu ve suyun bir hafızası olduğu, hücrelerin sudan oluştuğu düşünülürse, müzik veya sesler de direk hücre içindeki suya hitap ettiğine göre, müzik seçiminin önemini göz ardı edemeyiz.

    Orkinoslar Nerede?

    Yazar: Gözde Baykara Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Gözde Baykara
    Çevre Haberleri - Kasım 2008
    gozbaykara@gmail.com

    Orkinoslar 2 metreye varabilen boyları, 700 kiloya kadar varabilen ağırlıkları ve çok hızlı yüzebilme kabiliyetleri ile bilinen göçmen bir balık türüdür. Besin zincirinin üst basamaklarında olması sebebi ile deniz ekosisteminin önemli bir parçasıdır. Genellikle ton balığı olarak bilinirler, ancak bu yazının konusu olan orkinos türü ‘mavi yüzgeçli orkinos’ olarak bilinen ve sadece Japonların meşhur yemeği olan “suşi” yapmakta kullanılan tür. Garip bir şekilde sadece suşi için kullanılmasına rağmen mavi yüzgeçli orkinoslar, aşırı avlanma nedeniyle nesli tükenmekte olan hayvanlar arasında. Zira suşi, Japonların geleneksel yemeği olmakla birlikte yeni dünyanın statü sembollerinden biri olan popüler bir yiyecek maddesi.

    Suşi aslında, Japonya’da sirkeli pirinç pilavı ile hazırlanan yemeklerin geneline denir. En popüler türü ise pirinç üzerine yatırılan çiğ balıkla yapılan nigiri suşidir. Suşi, çiğ balık dışında yengeçli, avokadolu, yumurtalı, hatta zencefilli olarak bile hazırlanabilir.

    Orkinosun hikayesi ise şöyle:
    Bir orkinosun ergin sayılabilmesi için 5 – 8 yaşında olması gerekir. Üreme çağına gelmiş olan orkinoslar her yıl yumurtlamak üzere binlerce kilometre yol katederek sıcak denizlere gelirler. Birkaç hafta boyunca yumurtlama bölgelerinde bulunurlar. Orkinoslar dünya denizlerinde yaşayan en hızlı balıklardan biridir. Bu nedenle avlanabilmeleri için yumurtlama zamanları beklenmesi gerekir. Bu zamanlarda avcılar devasa orkinos tekneleri ve devasa ağlarla balıkların etrafını çevirir ve o sırada yumurtlamakta olan hayvanı ağlarla ve kocaman zıpkınlarla tekneye çekerler. Balık, bazen hemen teknenin içinde parçalanıp soğuk hava depolarına kaldırılır, bazen de kocaman kafeslerin içine alınıp balık çiftliklerine götürülür. Kafese alınan bir orkinosların bazıları korkudan ve stresten delirir ve kendini kafesin parmaklıklarına vurarak intihar eder. Çiftliğe sağ salim getirilen orkinos bol yağlı yiyeceklerle iyice semirtilir, yeterince büyüdüğüne kanaat getirilince öldürülür ve parçalanıp suşi memleketlerine gönderilir.

    Bu devasa suşi endüstrisi elbette ki yukarda adı geçen küresel orkinos endüstrisi ile birlikte çalışır. Dünyanın tüm denizlerinde her yıl binlerce ton orkinos yasal olarak, binlercesi de kaçak olarak avlanır. Karada ise milyon dolarlık satışlar yapılır, büyük miktarlarda paralar kazanılır, gelecek yılın av kotaları belirlenir, kaçak avlanmaya karşı tedbirler alınması kararlaştırılır, dünyanın her yerinde aileler Japon restoranlarında balığımızdan yiyip refaha ve statüye doyarlar.

    Tüm dünyada yılda kaç ton orkinos avlanacağına 41 ülkede temsilcilikleri bulunan ve AB tarafından tanınan ICCAT ( International Comission for the Conservation of Atlantic Tunas) karar verir. Orkinos popülasyonunun büyük bir hızla azalması ve orkinos sayısının tehlikeli bir biçimde düşüşü nedeniyle tüm dünyadan bilim insanları ICCAT’in 2006 yılı toplantısında konunun önemini vurguladılar ve bir sonraki yıl için ideal olan av kotasının 15.000 ton ile sınırlandırılması gerektiği görüşünü sundular. Bu görüş, tamamen gözardı edildi ve yıllık kota 30.000 olarak belirlendi. İlerleyen yıllarda da bu küresel vurdumduymazlık değişmedi, yıllık kotalar bilimin ve sağduyunun değil, devasa küresel orkinos endüstrisinin yararına olacak şekilde belirlendi. Bu arada yukardaki sayılar sadece yasal olarak avlanabilecek balık miktarını ifade etmekte, kaçak olarak avlanan balıklarla birlikte yaklaşık iki katına çıkmakta…

    Türkiye söz konusu olduğunda durum daha ilginç bir hal alıyor. Suşi, ülkemizde pek bilinen bir yemek bile olmamasına rağmen Türkiye, 2001 yılından beri bu pazarın içinde ve Türk balıkçıları yıllardır Japonya’ya gönderilmek üzere her yıl balığın yumurtlama zamanlarında denize açılıyorlar. Hatta Türk orkinos filosu pazarda son derece yeni olmasına rağmen kaygı verici bir hızla büyüyen bir filo. ICCAT’in Türkiye’ye her yıl verdiği av kotası yaklaşık olarak 800 tondur. Bu kota Türk filolarının kapasitesinin çok altında olduğundan Akdeniz’de kaçak avcılık kontrol edilemez boyutlara vardı.

    Tüm bu nedenlerle dünya denizlerinde avlanacak orkinos neredeyse kalmadı ve tüm dünyada büyük bir sektör olan orkinos avcılığı; hırs, cehalet ve modern dünyanın en büyük hastalıklarından biri olan “gündelik ve yüzeysel yaşama biçimi” nedeniyle kendi kendini bitirme noktasına geldi.

    Neyse ki suşi onlarca farklı malzeme kullanılarak da hazırlanabiliyor.

    İndigo Dergisi Çevre Haberleri

    Masumiyet Müzesi’nde Bekâret Sorunu

    Yazar: Uzay Gökerman Tarih: 01 Kas 2008

    Başyazar: Uzay Gökerman
    Indigo Dergisi - Kasım 2008
    uzay@indigodergisi.com

    Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk’un Nobel’den sonra yayınladığı ilk olması bakımından herkes tarafından merakla beklenen bir romandı. İlk baskısının kaba tabirle kafadan 100.000 adet yapması da bunun göstergesi. Orhan Pamuk edebiyat tarihimizin en çok tartışılan yazarlarından biri haline geldi. Romancılığı bir tarafa yazarlığı tartışıldı. Kitaplarını kimsenin bitiremediğinden dem vuruldu. Kuşkusuz bütün bunların haklı sebepleri de vardı.

    Nobel’den sonra Benim Adım Kırmızı isimli romanı bir kere daha okuma ihtiyacı duymuştum. Çünkü yine o Nobel için, Akademi önünde toplantı sırasında okuduğu metin çok fazla rahatsız etmişti. Bir sürü Türkçe yanlışı sadece beni değil, birkaç yazarı da düşündürmüş olacak bu metni masaya yatırmışlardı. Benim Adım Kırmızı’yı bir de bu gözle okurken, 1998 yılında ilk okumam sırasında sayısız detayı gözden kaçırmış olduğumu fark ettim.

    Türkiye’de birçok genç yazar, Orhan Pamuk’un yaptığı Türkçe yanlışları yüzünden bir kenara atılıveriyor.

    Masumiyet Müzesi de en az diğerleri kadar Türkçe yetersizlikleri ve hatalarıyla örülmüş bir roman. Bilgi yanlışlarının da olduğunu fark ediyorsunuz. Örneğin aklımda kalan bir örnek vereyim; belediye bandosunun Mozart’ın cenaze marşını çaldığını söylüyordu bölümlerin birinde. Mozart’ın ve birçok bestecinin cenaze marşı olduğunu biliyoruz; ancak dünyada ve Türkiye’de çalınan o değil.

    Kitap tutkulu bir aşk üzerine kurgulanmak istese de bu tutkuyu biz sadece yazarın saplantılı davranışlarında görebiliyoruz. Yani kahramanımız Kemal, Füsun’u çok seviyor, bunu sürekli sözlerle de ifade ediyor ancak yazar olmanın temel unsurlarından bir tanesi olan duyguların yazı şeklinde imgelenmesini bu romanın içinde göremiyoruz. Belki de hedeflenen de değil, kim bilir? Beni en çok rahatsız eden de saplantılı âşığın, giderek âşık olunan kişinin sahip olduğu, dokunduğu ya da baktığı tüm nesneleri çalarak evine taşıması ve onlarla kurduğu fetişist ilişki. Aslına bakılırsa bu durumun kimilerince anlaşılır olduğunu da biliyorum. Aşkın insanı şekilden şekle soktuğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.

    Sevdiğiniz kişinin çantasından çıkan ve onun kokusuyla yoğunlaşmış küçük bir kâğıt parçasını yıllar sonra üzerinde kokudan eser kalmasa da koklamaya çalışıp o ilk elinize geçtiği anda hissettiğiniz duyguya geri dönme anı gibidir böyle nesneler kurulan ilişki. Çalma saplantısı aşkın insanı ne hale getirdiği anlama bakımından güçlü bir imge olsa da çokça başvurulan bir yol olduğu için edebiyata katkısı tartışılır.

    Ancak müze imgesi, romanın da bu formatta, müze rehberi gibi kaleme alınması bizim açımızdan fazlasıyla yenilikçidir. Zaten Orhan Pamuk’u edebiyat dünyasında olmasına neden olan şey de belki yazdıklarının edebi gücü değil de form olarak getirdiği yeniliklerdir. Kara Kitap’ın yayınlandığında ses getirmesinin nedenlerinden bir tanesi de o güne kadar yazılmış kitaplar içinde farklı bir duruşu olmasındandı. Benim Adım Kırmızı’nın da farklı bir formatı vardı. Geleneksel Türk romancılığının dışına çıkılmıştı. Zaten Nobel’e giden yol da bu şekilde açılmıştı.

    Kitapta, uzun cümlelerle tartışılan bekâret sorunu da fazlasıyla yer kaplıyor.

    Yıl 1975, dünyada 1968 gençlik hareketi etkisini yitirmiş, cinsel devrim belli bir noktaya gelmiş, Türkiye henüz o çizgiye yaklaşamamış. Romanımız o tarihin içinden bize bir kesit sunuyor.

    Sorun, kızların kendilerini kolay ya da zor bir erkeğe teslim etmeleri ve kızların bu durum karşısında aldıkları tutuma göre adlandırılmaları ya da anılmaları.

    Kadın ile erkeğin “arasına gire(miye)n şeyin” edebiyat dünyasında bir türlü doyasıya yaşanamamasının ya da yaşandığında tam olarak toplumla örtüşememesinin çok ilginç bir tarihi ve süreci vardır.

    Orhan Pamuk bir aşk romanı yazayım derken tam bir sosyolojik olayı masaya yatırmış oluyor. Ele alış tarzını ve havasını bir türlü sev(e)medim.

    Bir kadının erkekle birlikte olmaya karar vermesi ve sonuna kadar gitmeye (bu deyimi yazardan ödünç alıyorum, sürekli bunu kullanıyor) cesaret etmesindeki ölçütün ne olduğunu ben hala çözebilmiş değilim. Bir yazar olarak bu ilişkiyi fazlasıyla kurguluyorum romanlarımda. Ama kurarken belki kendi (arkaik) romantizmimden olacak aşk unsurunu fazlasıyla önemsiyorum.
    Kuşkusuz Orhan Pamuk’un Kemal’i ve Füsun’u birbirlerini çok seviyorlar. Ancak o ilk buluşma günü Füsun’un tutumunu anlamam çok kolay değil. Yazar, Kemal’in ağzından bunu şaşkınlıkla anlatıyor. Füsun’un kendi kendine soyunması belki de insanı seksten soğutacak kadar basit anlatılıyor. (Açıkçası Benim Adım Kırmızı’da Kara’ya oral seks yapan Şeküre’nin o anı bile çok daha erotizm kokuyordu. İnsanı etkiliyordu.) Sonra da sayfalar boyunca, herkesin ağzında bu var. Romanın içine girip çıkan bütün kahramanlar sanki bunu düşünüyor ya da buna göre sınıflanıyorlar. Özellikle kadınlar elbette. (Yanlış bulmuyorum, yanlış anlaşılmasın! Estetik imge olarak değerlendiriyorum.)

    Bekâretini kolay verenler, vermeyenler ya da belli bir güvence karşılığı (banka teminat mektubu-evlilik de diyebiliriz buna) verenler romanın içinde uzun süre konu ediliyor.

    Bir romanı iki sayfanın içinde özetlemeye ve değerlendirme çalışmanın güçlüklerini yaşıyorum şu an. Biraz da kişi olarak Orhan Pamuk’u konuşalım ve bitirelim.

    Orhan Pamuk, Dostoyevski’nin adımlarını izleyen bir yazar. Onun gibi yazmaya, hissetmeye çalışıyor. Bu nedenle de zorlanıyor. Kar’daki havayı Cinler’de bulmuştum. Ancak Kar romanıyla birlikte rahatladığını, üzerinde büyük bir ağırlık gibi taşıdığı şeyi attığını yazmıştım bundan beş yıl önce bir başka platformda.

    Orhan Pamuk’un sevilmezliği, edebi kişiliğinden değil; hiçbir yere ait olmayan politik duruşundan kaynaklanıyor. Türkiye için tabu niteliğindeki Ermeni ve Kürt meseleleri hakkında, sanki Türkiye’de yaşamayan biri gibi yorum yapmış olmasaydı Nobel’den sonra bu toplum onu baş tacı ederdi kuşkusuz. Ama o kalktı, benim de çok fazla eleştirdiğim bir aydın duruşuyla Türkiye’yi ölçüsüzce eleştirdi. Ne söylediğinizle birlikte nasıl ve nerede söylüyor olduğunuz da çok önemlidir. Bu kuşkusuz Orhan Pamuk’un linç edilmesini gerektirmez. Ama bir Orhan Pamuk karşıtlığı varsa bunun gerisinde yatan şeyin politik söylemden kaynaklanmış olduğunu da görmemiz gerektiğine işaret eder.

    Top yekün reddetmekle, ona sahip çıkmak aynı duruşu ifade eder. Ben her ikisinin de yanlış olduğunu düşünüyorum.
    Son olarak bir başka yerde de yazmış olduğum bir cümle ile bitireyim.

    Orhan Pamuk sadece edebiyatla yatıyor ve edebiyatla kalkıyor. Edebiyata ne veriyorsa onu da geri alıyor. Onun yaşam biçimi, edebiyatla kurduğu ilişki benim için platonik bir aşk hikâyesi. Çok seviyorum ama yaşayamıyorum. Bu bile Orhan Pamuk’u benim gözümde ayrı bir yere koymaya yetiyor.

    Aşk Şarabı

    Yazar: Türker Ercan Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Türker Ercan
    İndigo Dergisi – Kasım 2008
    freespirit_177@hotmail.com

    Mış’lı geçmiş zamanlarda yaşanan bir ibret hikayesidir. İbret almak isteyenlere ücretsizdir. Maliyeti bile istenmez. Tamamen bedava! Derdi ve zoru aşk olanlara sesleniştir! Bu yazı baştan yanlış anlaşılmaya çok müsait olmasına rağmen sonunda da doğru anlaşılmaya son derece müsaittir! Biraz sabır ve emek gerektirir. Sabırsızlar boşa kürek çekmesin!

    Üç ses, tek hece ve tek kelime. O yaşanan en büyük tecrübe. Adı “Aşk Şarabıymış”. Hem de yıllanmış! Üzerinden uzun yıllar akmış! Geriye de çok kaliteli bir şarap bırakmış! Bu şarabın adı “Aşk’mış”! Sonra bir gün “Aşk”,dönüp gerilere şöyle bir bakmış. Hemen sonra başını bugüne çevirip aradaki farkı anlamış! Anlaması ile yıkılması aynı anda yaşanmış. “Aşk Şarabı”, sarhoş olup gerçeği inkar etmek için kolları sıvamış. Böylece o da yaşadığı şokun tesirinden dolayı “Yalan Rüzgarında” kendi rolünü almış! Yalanlar alemine o da ayak basmış. Acaba! “Doğru” eskidende hiç yaşanmadı mı diye düşünerek derin düşüncelerin içine dalmış. Eski ile yeni arasındaki belirgin farkı anlamakla beraber aslında hiç değişmemiş olan farksızlığı da yakalamış. “Aşk” artık bizatihi “mecnun” olup çöllere dadanmış.

    Ama ne fayda! Çöllerde de rahat yok! Akrepleri kandırmayasın ve aşk diye çölleri kendinden geçirip asıl ateşe bulamayasın diye çölden de kovalanmış! “Aşk” şaşkınlıklar içinde kalmış ve sığınacak liman aramış. Aradıkça bulamamış. Bulduğunu zannettiği her limanda yuhalanmış. Kaçmış ve kovalanmış. Kaçan kovalanırmış yalanı da bu gerçeğin çarpıtılmasıyla ortaya yayılmış. Aslında kaçan insanın kendisiymiş. Kovaladığı ise dışarıda bulduğunu zannettiği gerçekmiş. Bu nasıl bir işmiş ve neymiş?

    “Aşk” neymiş? Emek mi? Seçim mi? Tercih mi? Sahip olmak mı? Yada olmak mi? İnsanların nazarında henüz ne idiğü belirsiz bir şeymiş. “Aşk” neymiş? Bu sorunun cevabını “Aşk” bile bilememiş. Bu kadar belirsiz ama o derece belirli yaşanan en tuhaf gerçekmiş! Bu joker yapı artık fayda derdiyle dolup taşmış olan insanlar için kullanılabilecek en ehveni şer olarak kabul edilmiş.

    Belirsizlik, “Aşk’ı” günah keçisi ilan edivermiş. “Kolay kılıf, ucuz maliyet”! Hemen teslim olunan seçim! Sokaklara düşmüş artık aşkın baş döndüren efsanesi ve bit pazarında satılmaya başlamış “Aşk’ın” engin geçmişi. Yıkılmış ortalık, ağlamış gökler! Göklerdeki merhamet insanlığı ağlayarak seyreder. Gökler ağlar ve merhamet sunulur! Yerlerde ise bir sancı! doğum var! Masumiyeti doğurmaya gebe yerler! Doğuramadıkça da acılar içerisinde kıvranarak çıkış nerede derler.

    Derdin büyüğü neyin küçüğüdür? “Aşk” artık sorulara aşık. Sorularda buluyor bir yeşil ışık. “Filo-Sophia” ile olmuş artık tanışık. Derin soruşturmalar ve çetin çile devri! Aşk soruvermiş yine : Bu halde neyin nesi? ve kelebek etkisi, tetiklemiş soruların hepsini. Canını en çok yakan ise bu soruları ben kime soruyorum sorusu imiş. Ardından daha da can acıtanı gelmiş: Ben neyim? Niçin kendimi bilmeden kendimden geçmekteyim? Varlık muhasebesinin ben neresindeyim? Varlığımdan bile emin değilim ki güven hesabımı neye göre yapıyor ve nasıl değişmez ve sarsılmaz bir rahatlık hayali ile kendimi avutuyorum? Ben ne yapıyorum?

    Artık “Aşk” olmuş gerçekten bir sarhoş. Sarhoşlukta bulmuş sıcacık bir kucak ve biliyormuş ki bu kucakta onu bir gün bırakacak. “Elden ne gelir, kader bu emir” deyip dalmış sarhoşluğun geçici bağrına ve aramış bulacağını ümit ettiği gerçeği ve bulamayıp tekrar yıkılmış onun bütün sahte kimliği! Aradan çok uzun zamanlar geçmiş. Zaman bile ihtiyarlamış ve nefesten kesilmiş. “Aşk” vazgeçer mi hiç varlığının garantisinden, o yok olmak istemiyormuş insanların gönlünde hiçbir dem! İnsanlar demiş bir gün. İnsanlar! Ne kadar da tuhaf yaratıklar. Bazen ins oluyorlar bazen de nas. Hatırlamak ile unutmak arası geçen bir salınım titreşimi. İnsan kendisini bilmeli.

    Peki o ibret hikayesi neydi diyeceksiniz şimdi. İçinize bakın göreceksiniz. Bu yazıyı içinizde çoktan yazmış olduğunuzu bileceksiniz. “Aşk’ın” bu geçmişi ile bir şekilde kesişeceksiniz ve ibret hikayesini kendi şarabınızla beraber içip çöllere yerleşeceksiniz. Çöllere can verip bir cennet yeşerteceksiniz. Bunu başaracaksınız. Bu başarıda insanlığa bir ibret olacak. İnsanlık aşkla ağlayacak ve olmaz hayallerin tümü çıkış yolu bulup olmaya başlayacak. Ağlayacak gökler ve yer masum doğumunu yapacak. Masumiyet doğunca ağlayacak. Sizde ağlayacaksınız. Sevinç gözyaşlarını ilk defa tadacaksınız. Olup olup şaşıracaksınız ve şaşkınlık haliyle de barışacaksınız. Barış ilan edip ruhunuza kendinizle olan savaşı sonlandıracaksınız.

    Bedensel Hafifleme İhtiyacındayım

    Yazar: Rüya Yüksel Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Rüya Yüksel
    İndigo Dergisi - Kasım 2008
    Ruya.Yuksel@pernod-ricard-istanbul.com

    Bir sabah kendimden kendime bir sesle uyandım, horluyormuydum ne? Evet evet öyle olmalıydı… Nefes almakta güçlük çekiyordum hemde kendimi sağlıklı hissettiğim bir dönemde.

    Gürültüyle cıkan nefesimin sesi bana bedenimle ilgili bir farkındalık yaratmıştı. Neredeyse hiç horlamayan ben artık bedenimde biriktirdiğim fazla kilolarımdan ötürü horlar olmuştum. Bu tabi ki herkes için geçerli bir neden olamazdı ama benim için böyleydi. “ Nefes almakta zorlanmaktaydım…”

    O anda beni en çok etkileyenin “Bedenimde biriktirdiğim fazla kilolarım” olmuştu. Buna neden ihtiyaç duymuştum? Aslında neleri biriktirmeye çalışıyordum? Bedenim şu anki durumuyla bana bir şey mi anlatmaya çalışıyordu? Bir mesajı vardı bana vermek istediği ama neydi?

    Şüphesiz herkesin kilolu olması için bir sürü nedeni vardır. Kimilerinde beden kimyası değişime uğramıştır, iyileştirme sürecinde dışardan alınan yardımlar, ilaç vs istemsizce kilo oluşumuna neden olmuştur. Bu durum iyileşme süreci tamamlandığında biter.

    Ancak benim içinde bulunduğum durum hiç te öyle değildi. Sağlıklıyken kilo almaya başlamıştım ve bu birikim tamamen benim içsel düşünce yapımın bana yarattıklarıydı.

    Bir doktor arkadaşım şöyle derdi “Her zaman çok yemek yiyen kilo almaz ancak her kilo alan mutlaka yiyordur.” Galiba ben bu kategoriye giriyordum. Nedense son günlerde yediklerimden keyif almaya başlamıştım.

    İçinde bulunduğum ruh halinin beni rahatsız etmeye başladığını farkettim. Artık giydiğimi yakıştıramaz, gittiğim yerlerde de kendimle meşgul olmaktan zevk alamaz olmuştum ve giderek sosyallikten uzaklaşıp kendi içime dönmüştüm. Orada beni benden başka kimse rahatsız edemezdi. Ama beni asıl rahatsız edenin de ben olduğumu algıladım. Anladım ki kendimi, gerçeğimi inkar etmekteyim ve kendimi yadsımaktayım.

    Sonuç: Bu duruma bir son vermek! Rejim yapma kararını aldım…

    Rejim yapma kararı aldıgım süreç içerisinde kendimi gözlemledim. Kendim derken tabiki zihnimden sözetmekteyim. Sürekli konuşan zihnimden. İçerden yada dışardan aldığı her sinyali değerlendiren zihnimden.

    Rejim yapma isteğimin nedenleri vardı. Güzel bir bedene sahip olmak. Yani beğenilmek ! Ve var olabilmek! Anladım ki bunlara sahip olmaya ihtiyacım var ve ben yaşamımda her an bana fazla kilolalarımı farkedecek deneyimlere çekiliyorum. Diğer taraftan zihnim; o da ne kadar çirkin olduğumu söyleyip duruyor. Hatta bazen daha da ileri gidiyor ve “iğrençsin” bile diyebiliyor. İnanması pek mümkün değil değil mi. ? İnsan kendisine nasıl iğrenç diyebilir. Bilinçli aklımızla bunu asla demeyiz ama görüyorum ki bu kez zihnime bilinçaltım eşlik ediyor. Konuşan o. Zatialileri rahatsız olmuş besbelli. Bana iğrençsin derken ne demek istiyor ? Galiba zayıfla demek istiyor. Peki ben ne anlıyorum “berbatım”. O halde bir çelişki yok mu? Bilinçaltımın ifadesi ile bilinçli aklımın ifadesi hiç örtüşmüyor. Yani algı filtrem farklı çalışıyor. Peki bunu niye yapıyorum ? Ya da nasıl yapıyorum ? Anladım ki algılarımdaki filtreler ne kadar çoksa benim bilinçaltımı anlamam o kadar zor. Yani özetle ben bilinçaltımla temasta değilim. Yani ben kendi içimde ikiye ayrılmış durumdayım. Bütünlük içinde değilim. Bu durumda benim herhangi bir duruma müdahelem sözkonusu olabilir mi? Hayır! farkettim ki içimdeki bu çelişkili durum beni atalet içine sokmuş ve hiçbirşey yapmadan beklemekteyim.

    Kilolarımın ardındaki içsel gerçeklerime döndüğümde gördüm ki korkular biriktirmişim, değişen yaşamın içindeki değişimlere uyum sağlamakta zorlanmış olmalıyım, kendimi yetersiz ve çaresiz ve güçsüz hissettiğim için kendimi yemeğe mahkum etmişim.

    Her geçen gün artan kilolarım nedeniyle de kendimi hiç bir şeye değer bulmamaya başlamışım böylece hiç bir şeye layık olmama düşüncesiyle de “ne yapsam farketmez ” inancını oluşturarak kendimi yiyerek sabote etmeye başlamışım.

    Bir diğer farkındalığım da kendimi geliştirdiğim yönlerimle fazlaca gurur duyarak kendimi ödüllendirme ihtiyacında olduğum gerçeği. Neyle ödüllendirmek? Yiyerek tabi.. Tatlılar, pastalar. vs..

    İşte içsel bütünlük içinde olamamanın en güzel yansıması da buydu. Hem kendimi hiç bir şeye layık görmeden sabote etmek hem de diğer yandan egomu besleyerek bedenimi şımartmak. Yani biriktirdiğim korkularımla kaybettiklerimi, kendimi şımartarak geri kazanmak ihtiyacı. Tam bir paradoks…

    Tüm bunların ardında aldığım rejim kararımı yeniden değerlendirdim ve bu kez gerçek ihtiyacımın bilinçte değişim olduğunu gördüm. Kendimi yeniden yapılandırmak için bu yolu izleme kararını aldım. Aksi halde irade ile ne yaparsam yapayım irade dışı kaldığımda yaptığım herşeyin geri geleceğinden emin olmuştum. Oysaki idrak etmek sürekli ve etkin bir sonucu hayatıma kazandıracaktı.

    Böylece kilo verme serüvenime başladım. Şimdilik bu bilinç ve farkındalıkla önce gelmek istediğim kiloyu belirledim. İç dünyamdan bu kilo ile ilgili onay aldım ve bilinçli beslenme rejimine başladım. Ne mi oldu? Tabi ki sistem çalışmaya başladı ve ben de kilo vermeye başladım. Yeni bilincimle korkularımın yerini yeterlilik, değerlilik ve güce bırakırken, ataletin yerini de özgürlük alıyor.

    Teknoloji Ve İnsan

    Yazar: Şölen Güngör Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Şölen Güngör
    Indigo Dergisi - Kasım 2008
    solengungor@yahoo.com

    Tek kanallı televizyon günlerini hatırlar mısınız? Televizyon günde birkaç saatlik sürelerle yayın yapar ve bizler ailemizle, sevdiklerimizle daha çok beraber olmak ve sohbet etme imkanına sahip olurduk. Tabi o zamanlar bunun ne kadar güzel bir paylaşım olduğunu düşünmez düşünemezdik.

    Cep telefonu çağımızın en büyük icadı olarak görülüyor. Eskiden sevdiğimizden ya da arkadaşımızdan telefon gelebilir diye evlere hapis olurduk. Ve bazılarımız beklemenin sonucunu alarak büyük bir heyecanla, çalan telefonda mutluluğu yakalardı. Her sabah uyandığımızda büyük bir merak ve heyecan içinde posta kutusuna bakmaya koşardık. Şimdi ise mekanik bir ‘bip’ sesini bekler olduk.

    Teknoloji ilerledikçe biz mi makineleşiyoruz, yoksa makineler bize göre daha da mı insanlaşıyor? İnsanoğlu insan olmanın ayrıcalığını, güzelliğini unuttu mu yoksa bunun bütün suçunu teknolojiye ve zamane kavramına mı yıktı?

    Ben insanların makineleştiğini ve insanı insan yapan duygulardan uzaklaştığını düşünüyorum.

    Eğer masmavi denizlerimiz çok lüks tekneler ve içindeki insanlar tarafından bir çöplük olarak kullanılıyorsa, cennet olarak tabir ettiğimiz doğamız insanoğlunun elinin değmesiyle yok oluyorsa, bir belediye başkanı arabasıyla yoldan geçerken kaldırımdaki ağaçların dallarından rahatsız olarak onları yok ettirebiliyorsa, çevremizdeki insanlar sokak kedilerinden ve köpeklerinden rahatsız olup onları sahiplendirip bir yuva sahibi yapmak yerine onları yok etmeyi daha kolay bir yol olarak görüyorsa, insanlığımızı ve bizi insan yapan duygularımızı yitirmişiz demektir.

    Bu değişimin suçlusu teknoloji mi, çağdaşlık mı, yoksa?

    O Yüzdendir

    Yazar: Filiz Avşar Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Filiz Avşar
    Indigo Dergisi - Kasım 2008
    filiz_avsar63@hotmail.com

    Kaçırdığınız trenler olmuştur hayatınızda sizin de. Hani ona yetiştiğinizde gideceğiniz yere vaktinde gitmiş olacaksınızdır. Ondan başka gideceğiniz yere ulaşma şansınızın olmadığı trenler. Yine de bir şey mani olmuştur o treni kaçırmanıza. Erken kalkmamanız, ayna karşısındaki fazla kalışınız, ayakkabılarınızı geç bağlamanız, kapıdan tam çıkarken bir komşuya rastlamanız…

    Kaçan trenlerin çokluğu işyerinize gidişinizin de aksamasını sağlamıştır. Hele de bu alışkanlık haline gelmişse artık dikkat de çekiyordur sağda, solda.’O işe geç gelir kardeşim!’‘O kadar duyarlı olsaydı, burada olurdu şimdi…’ ‘Aslında çalışkan insandır ama geç kalıyor bazen’ ‘Ama işler aksıyor, olmaz ki böyle!’

    Etrafın homurtusu insanın pek umurunda olmaz ama aksayanlar kendi hayatımızdır esasında. Keşkeler çoğaldıkça kendi etrafımızda örülen çelik ağı delmek de zorlaşır. Dört yana örülmüş ağ daraldıkça nefes almakta da zorlanırsınız.

    Oysa o tren güzergâhı değildir sizi gideceğiniz esas yere götürecek olan, ondandır kaçırmanız. Siz başka treni beklemek istemişsinizdir. Beklediğiniz başka tren de başka sokaktadır. O başka sokağa gitmek için gerekli evraklarınız yoktur çantanızda. Bu treni kaçırmanız ona binmek istemediğinizdendir… O yüzdendir kaçmasına izin vermeniz… Siz izin verdiğinizdendir.

    Hiç kimse doğduğu evi kendisi seçmemiştir. Göz rengini, saç rengini seçmediği gibi. Şartlarını değiştirmek istemiştir zaman zaman. Manidar sözlerle karşılaşmıştır. Gözlerini yummuştur, arzuları karşısındadır… Gözlerini açmıştır, koşulları içindedir. Çabalayarak değiştirebildiği ancak bu kadar olabilmiştir. Bu sonuç kendisinin istediği sonuç değildir…

    Mesela hep öğretmen olmak istemiştir, kız çocuğu evden uzakta okuyamaz denilmiş, gönderilmemiştir. Telefon santralcisi olmuştur. Hayalinde okuttuğu çocuklar vardır, kendi bilgi aktarımlarını sunabileceği çocuklar. Oysa karşısında şikâyete gelmiş abone vardır, telefonlardaki aksaklığı izah etmektedir şimdi.

    Bir başkasının hep hukukta okumak hayali vardır, okulu kazanmıştır ama bütçe kısıtlıdır. Orduya katılmıştır kısa yoldan ekmek parası kazanmak adına. Emir almaktadır hiç sevmediği üst düzeyindeki amirinden, hatta azarlanmaktadır. Gücüne gider zamanla bu emir alışlar. Yine de sessiz kalmıştır görevini yerine getirirken…

    Hep çok sevilen biri vardır, onunla evlenilmemiştir. Onun saçları, gözleri kalmıştır akılda hep. Küçük bir öpücüğü yanağındadır hala… Kaçamak yaptıklarında hep yakalanmışlardır. Sinemaya bile gitmemişlerdir birlikte…

    İkisinden başka hiç kimse bilmemiştir sevgilerini…

    Sonralarda annelerin bulduğuyla evlenilmiştir. Ya da rastgele yolda karşılaştığı hep göz göze geldiğiyle. Hatta akrabalarından uygun biriyle. Huyu suyu bilindik biridir akraba… Mizaçları uymamıştır daha sonraları. Yılların nasıl bittiği geç fark edilmiştir. Ayrılıklar korkutmuştur, ortada çocuklar vardır.

    Düşünülen kişiye yakınına rastladığında evli olmanın verdiği yasaklarla bakılamamıştır gözlerine bile. Hayalinde süslenmiştir onunla birlikteliği…

    Biriktirilen paralarla dolar alınmıştır, dolar düşmüştür. Ev parası biriktirilmiştir, ev fiyatları o sıralarda acayip yükselmiştir… Tam o günlerde kardeşlerden ya da akrabalarından birisi çok sıkışmıştır. Kırılamamıştır aile kararı, yalnız kalmıştır vermeme hususunda. Geri dönmemiştir parası. Hiç hesapsız bir çocuk daha
    doğmuştur evde…’Ben yaptım oldu.’ demiştir birisi. Bir başkası ‘Oxford vardı da okumadık mı?’ demiştir.

    Yine tam o günlerde Sezen Aksu da ‘Tedavülden kalktı aşk‘ diyerek,’bize mi denk geldi, bize mi insaf?’ şarkısını piyasaya sürmüştür. İşte bu tren onu istediği işyerine götürmüyordur. İstediği eve bırakmıyordur. İstediği arabayı alamadığı için bu trene binmek zorundadır. Trendekiler ter kokuyordur. Kendini bu trene ait hissetmediğindendir hep treni kaçırması. Hatta kısık gözlerle kaçan trene bakarken esas kaçan trenin o olmadığını bilmektedir…

    O yüzdendir işe biraz daha geç gitmenin umursamazlığı… O yüzdendir hiç olmadık anda gelen kalp krizleri. O yüzdendir zamansız ihtiyarlayışlar, çizgilerin artması, gülmeyi unutmuş gözler.

    İstemsiz iç çekişler…

    Efendi Kimdir?

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Hale Karaarslan
    Indigo Dergisi - Kasım 2008
    hale@indigodergisi.com

    Hakk aşığı biricik sevgili, yol gösteren yolcu, sıcacık bir kalp, vesvesiz bir zihin, endişesiz, duru bir beden, öğrenci-öğretmen, şefkatle dokunan bir el, sevgiyle bakan bir çift gözdür efendi!

    Başkaları hakkında konuşarak, kendinden kaçmaz. Bilir ki en yakını, kendisidir kendine. Zaten başkaları da yoktur! Her şey kendinden kendine bir yansımadır! Ettiği sözler, okuduğu kitaplar, karşılaştığı insanlar, yaşadığı olaylar…

    Onun kelamı Hakk’tır, sevgidir, aşktır! Zaten başkaca da konuşacak ne vardır? Diğer her şey dedikodu, cehennem azabıdır! Efendinin cehennemle işi yoktur!

    Onun kulakları ilahilerle doludur, sevişmesi aşkın dansı, zikri hu! hu! hu…

    Zerafeti kendisinedir onun, aşkı, özeni kendine. Kendisine özenli, aşık bir ten saydamdır! İçindeki, dışa yansır, O’ndan görünenler kainattır.

    Denize bakar, kendisini görür, gül koklar kendisidir kokladığı, sevgilisinin gözlerine bakar, gülen kendi gözleridir orada. Eşsiz bir manzarada yaşamın güzelliğini, ölü bir bedende yaşamı, çirkin yaralı bir yüzde sevgilinin aşkla ışıldayan gözlerini görür!
    O bilir ki her şey ona lutuftur, canına can katan, canandır!

    İçi boş bir kabuk değildir efendi! İçi boş bir kabuğu yıllarca sırtlansanız, kabuk size öz sağlar mı? Özden gelendir O!
    Kabuğunu atmış, öz’dür efendi!

    Efendilere sevgiler…

    Tüm indigolara, kendisini efendi bilenlere ithaf ediyorum.

    Arama

     Facebook'ta Paylaş