
Bilirsiniz saz çalmak, marifet, emek, yürek ve hikmet ister…
Sazın hakkını vererek çalmak öyle herkese nasip olmuyor, ortalık müzisyenden geçilmiyor ama yetenek ve eğitimin yanında pek çok başka özellik gerektiriyor saza iç titreten o ruhu verebilmek… Hani Arif Hoca gibi, Musa Eroğlu, Aşık Veysel, Mahsuni Şerif gibi…
Bilgiyi ve hikmeti kazanmak da ayrı bir marifettir ki, çok basitmiş gibi görünse de birçok şansın bir arada olması şarttır. İlk önce bilgiyi alıp, algılayabilecek fiziki koşullara sahip olacaksınız. Yani gözünüz, kulağınız, beyniniz olacak,sonra bu bilgiyi almaya istek duyacaksınız, aklınızda kalabilmesi için yeterli belleğe sahip doğacaksınız. En son olarak da bilgiye ulaşacağınız kaynaklara erişebilme şansına sahip olacaksınız.
Çok sıradanmış gibi görünen bu özelliklerin sizde bir arada bulunma şansının ne kadar az ve değerli olduğunu anlayabilmeniz için, dünya istatistiklerini bir kenara bırakın, sadece yakın çevrenizdeki özürlü insanlara bakın yeter.
Bilginin edinilme şansı nedir? Hiç bu konuda durup derinine düşündüğünüz oldu mu?
Ne acıdır ki dünya nüfusunun sadece yüzde birinin bilgisayarı var. Yüzde biri temsil edenlerin, bu büyük şansı nelere kullandığını ise, her gün hayret verici olayların haberleriyle duyuyoruz ve görüyoruz ne yazıktır ki. İnternetin çeşitli dolandırıcılıklar ve özellikle pornografi için yoğun olarak kullanıldığını bilmeyen yok. Teknolojinin kötü amaçlara hizmet ediyor olması iç acıtıyor gerçekten. Düşünsenize, oturduğunuz yerden bütün dünyaya ulaşabilen yüz kişiden birisiniz, ve siz bu nadide hakkı kötüye kullanıyorsunuz… Hiç mi vebali yoktur bunun sizce?
Sazla başladık, bilgi, emek, hikmet, internet, dolandırıcılık, pornografi vs. Konu nereye doğru gidiyor dersiniz?
Sizlerle bir masalı paylaşacağım birazdan, sözümün özü o masaldan sonra çıkacak ortaya.
Murathan Mungan bir şairdir bilirsiniz. Onun yine şiir güzelliğinde bir masal kitabı var:
” Lal Masallar ” Okumayanlara tavsiye ederim.
Anlatmaya çalışacağım masal epey uzun ama ben üstünde durmak istediğim bölümü kısaca aktarmaya çalışacağım, umarım Murathan Mungan’ın şiirsel dilini bozmadan yapabilirim bunu.
Bir oba beyinin veliahtı tek oğul Azer, içinde söndüremediği gurbet ve hak aşıklığı özlemiyle yollara düşer. Onu durdurmaya çalışan ana, baba, yaşlı bilgelere rağmen sazını boynuna astığı gibi atına atlar ve yüreğindeki gurbetten kurtulmak için yola koyulur, onu nelerin beklediğini bilmeden ve geri döneceğini ve obanın başına geçeceğini uman büyüklerinden hayır dualar alarak…
Yolu bir zaman bir köye düşer. Köyün kahvesine girip sazını en yüksek çiviye asar. Kahvede suratlar asılır birden. Köyün töresini bilmeyen Azer şaşar bu gerginliğe. En yaşlılardan birisi soru sormaya başlar, nerden gelir, nereye gidersin, yol yordam bilmez misin diye.
Azer bir suç işlediğini anlar da, suçunun ne olduğunu bilmez, sorar.
Sazını en yükseğe astın oğul, bu bir meydan okumadır, benden büyüğü yoktur demektir, diye cevap verir yaşlı kişi.
Affedin, toyluğuma verin, bilemedim, der Azer.
Sen aşık mısın, iyi saz çalar mısın, der yaşlı.
Ben çalar söylerim, aşık adını, dinleyen verir, diye cevap verir Azer.
Madem sazını en yükseğe astın, çal da dinleyelim, derler.
Azer çalar, cümle aşıklar dinler. Sesi ve sazı kahveden çıkar tüm köyü kaplar, büyüler. Bütün aşıklar başı önünde Azer`in önünde ayağa dizilirler.
Baş aşık bundan gayrı bana saz çalmak düşmez, der, sazını orta yere bırakır.
Aşıklar Azer`in sazının yerinin en yüksekteki çivi olduğunu ağız birliğiyle dile getirirler. Sazı elleriyle kaldırıp en yükseğe asarlar.
Bütün bunları en başından beri izleyen köyün yaşlısı Bilal dede hala susar bir köşede…
Baş aşık, Bilal dedeye dönüp,
Sen hala ikirciklisin, aşığın sazı da, hüneri de, hikmeti de seni yumuşatamadı, der.
Azer, sazını en yükseğe asanlara dönüp,
Dilinize sağlık ata kişiler, bir gün benim de sazım yükseklerden iner. Bana da saz bıraktıracak bir aşık gelir dünya yüzüne. Kimse yükseklerde daim kalmaz, der.
Bilal dedenin yüzünden bir ışık geçtiği görülür.
Bu arada kahveci, kahveyi dolanmış bir tepsi para toplamıştır, paraları getirir, yığar Azer`in önüne.
Azer bunu da bir töre olduğunu anlar, bir tek altını eline alıp,
Gerisi yoksulların hakkıdır, tüm köylüye dağıtıla, der.
Tüm aşıklar,
Bu senin bileğinin, yüreğinin, sazının ve hikmetinin bedelidir, almalısın Azer, derler.
Azer;
“Hayır ağalar şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var, bu hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var”
Bu sözü üzerine Bilal dede ayağa kalkar ve Azer`in yanına gelir. Yüzü ışımış, gönül kapısı açılmıştır. İlk defa konuşur;
“Aşık demek, yalnızca iyi saz çalmak, kudretli söz söylemek değildir. Aşık gönül toprağına tohum düşürendir. Sazının hüneriyle övünüp, gönlünü, kafasını boş bırakana aşık denmez. Yolun açık ola aşık.”
Bu masalın arkasına daha ne ilave edilir bilemiyorum?
Okuduğumda dünyanın haline şöyle bir kez daha bakıp iç geçirdim. Nelerin unutulduğunu, yok sayıldığını içim acıyarak hatırladım bir kez daha. Şu an elinde sazı olup sadece kendi türküsünü çalanlara satırlarım ne kadar ulaşır, ulaşsa ne kadar umursarlar bilmiyorum ama ben sözlerimi yine de söyleyeceğim…
Bir şeyler değişmeli artık,barışla, sevgiyle, ışıkla değişmeli!
Sahip olduğu nimetleri, güzellikleri, olanakları, akılı, hikmeti, bilgiyi sadece kendi hakkı sananlara, saklayıp paylaşmayanlara, haklarını insanların üzerinde kötü amaçlarla kullananlara, başkalarının hakkına göz koyup gasp edenlere, sadece farklılıkları nedeniyle suçlu saydığı insanlara ikinci sınıf davrananlara, biraz daha maddeye sahip olabilmek için çaresizleri kullananlara, dünyayı bile bile kirletenlere, bir başkasını öldüren ve öldürtenlere ve özellikle oturduğu elmastan koltuğu ve makamı mezarına götüremeyeceğini unutanlara… Ve üzerinde “kul hakkı” olanlara;
Bencileyin hatırlatıla!
“Şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var, bir hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var”
Unutulmaya…