yeni başlık  |  kontrol paneli  |  profil  |  üye olun  |  indigo dergisi   İndigo Dergisi Blog » kültur sanat

2010 Türkiye Olimpiyatları

Jul 29, 2008 @ 10:38 am by ahmetnuray

Hayallerin gerçekleşmesi için, hayal kurmak gerekir.
Türkiye’de daha önce yapılacağını zannettiğimiz olimpiyatları desteklemek adına, “Ahmet Nuray:’Olimpiyat Anıtı Projesi’ni” oluşturduk. 90’lı yılların başında Türkiye’nin olimpiyatlara ev sahipliği yapması gündemdeyken, bu dev projede bizim de katkımız olması amacıyla, 40 abideyi, olimpiyat konseptli eseri kendi maddi kaynaklarımızla gerçekleştirdik.

Olimpiyat Komitesi’nin isteklerini zamanında yetiştiremeyen yetkililer, hazırlanmış orijinal olimpiyat abideleri projesini “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” Projesi kapsamında desteklemelerini arzu ediyoruz. 1992 yılında hiçbir yetkilinin sahiplenmediği bu projeyi sergilenmek üzere Maslak Kasırları’nda taşıdık, açılışını gerçekleştirdik. Daha sonra bu proje kapsamında olan heykeller, askeriye tarafından koruma altına alındı. Şu anda da bir kısmı Kalender Orduevi’nde bulunuyor. 1992 yılında tamamlanmış olan 40 abide dikileceği yeri hala bulamadı.

İstanbul’a yeni eserler kazandırmak isteyen yetkililer, öncelikle var olan yapıtları değerlendirmeleri gerekmez mi?
Maddi ve manevi fedakârlıklar ile hayata geçirilmeye çalışılan bu proje, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi” kapsamına alınıp değerlendirilebilirse, Avrupa’nın önyargılarını yıkacak nitelikte büyük ve çağdaş bir proje olarak tarihe geçecektir. Türkiye için de gurur kaynağı olacaktır. Ahmet Nuray:2010 Olimpiyat Türkiye. Hayallerin gerçekleşmesi için, hayal kurmak gerekir.

Kuantum Düşünce Gurubu Başkanı: www.ahmetnuray.com sitesinden alıntıdır. Diğer paylaşım siteleri makale ve resimleri kullanabilir. Ahmet Nuray

Rahmi Koç Müzesi Çocukları Bekliyor

Jul 20, 2008 @ 05:01 am by Ferhan Cay

Rahmi Koç Müzesinden yapılan açıklamaya göre, müzeye, hareketli yaz aktiviteleriyle başta çocuklar olmak üzere öğrenmeyi eğlenceli bir kıvama getirmek isteyen tüm ziyaretçiler bekleniyor.

Müze, buharlı tekne gezileri, nostaljik tren seferi, rengarenk ve müzikli atlıkarınca, antika arabalar ve oyuncak trenlerle çocuklara öğretici bir eğlence imkanı sunuyor.

Çocukların eğlendiği müzede, büyükler de baget sandviç ve demli çay keyfi yapabileceği “tearoom”, Fransız Mutfağı “Cafe du Levant Restaurant”, otantik British Pub ve deniz kıyısındaki “Halat Restaurant”da ağırlanıyor.

Üsküdar’dan kalkan ve saatte bir ring seferi yapan İDO vapurlarıyla da müzenin bulunduğu Hasköy’e ulaşılabiliyor.

İstanbul Bir Caz Kentine Dönüşecek

Jul 06, 2008 @ 12:01 am by Ferhan Cay

Caz Festivali, her biri müzik dünyasının efsaneleşmiş isimleri arasında yer alan caz, rock, funk, folk ve dünya müziğinin ikonları yaklaşık 21 yabancı, 11 Türk grup müziği şehrin dört bir yanına taşıyacak!

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Garanti Bankası sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Caz Festivali bu yıl 15. yaşını kutluyor. 2-16 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali, 40’a yakın konserle yine İstanbul’u bir caz kentine dönüştürmeye hazırlanıyor. Konserler, bu yıl yine şehrin çeşitli mekânlarına yayılacak. Festival konserlerine bu yıl, Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nin yanı sıra Sepetçiler Kasrı, Esma Sultan Yalısı, Aya İrini Müzesi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Arkeoloji Müzesi Bahçesi, Nardis Jazz Club ve İstinyePark ev sahipliği yapacak.

Festival’in gelenekselleşen etkinliği Caz Vapuru bu yıl 6 Temmuz Pazar günü Barış Manço Gemisi’nin Boğaz turuyla sürerken, “Sokak Konserleri” caz coşkusunu İstanbul sokaklarına taşımaya devam edecek. 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali 1 Temmuz Salı akşamı Esma Sultanı Yalısı’nda gerçekleşecek bir Açılış Töreni ile başlıyor. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin Yaşamboyu Başarı Ödülü bu yıl Tuna Ötenel’e takdim edilecek. Piyano, bas, davul ve saksofon gibi birçok müzik aletini ustaca çalan Tuna Ötenel, ‘60’lı yıllardan bu yana Türkiye’de caz müziğinin tanınması ve benimsenmesinde büyük katkılarda bulundu. Herbie Hancock, Benny Carter, Harry ‘Sweets’ Edison, Karyn Korg, Hilton Ruiz, Buster Williams gibi dünyaca ünlü caz müzisyenleriyle de çalışan Ötenel, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ders veriyor ve Türkiye caz sahnesine parlak isimler kazandırmaya devam ediyor. Tuna Ötenel’e ödülü, Festivalin 1 Temmuz Salı akşamı Esma Sultan Yalısı’nda gerçekleşecek Açılış Töreni’nde takdim edilecek.

  • 15. Uluslararasi Istanbul Caz Festivali Detayli Program icin tiklayin
    ——————————————————–
  • Yeşilçam Neden Hollywood Olmasın?

    Jun 11, 2008 @ 09:37 pm by ahmetnuray

    Türk sinema sektörünün uluslararası boyuta taşınarak, Hollywood
    ile ortak işbirliğinin gerçekleştirilmesi

    Türk sinema sektörünün, özel sektör ve devlet tarafından desteklenmesinin çok maliyetli olduğu düşünülebilir. Ancak akılcı bir proje ile bu sorun çözülebilir. Araştırmacı sanatçı kişiliğimle heykeltıraşlığı ön planda tutmama rağmen, heykeltıraşlıkla doğrudan ilgili olmayan fikirlerimi de, sanatsal bir düşünce yapısı olarak görüyorum. Heykel konseptli bir yarışmada konu dışı gibi görünen bu projenin aslında Türk sanatının her boyutunu ilgilendirdiğini eminim ki sizler de takdir edersiniz.

    Projeye, İstanbul sınırları içinde olmak kaydıyla devlet veya özel sektör desteğiyle sinema ile ilgili derneklerle birlikte oluşturulacak yeni bir vakıf için 10.000–20.000 dönümlük bir arazinin tahsisi ile başlayabiliriz. Yetkili makamlarca İstanbul’da belirlenen bir arazi tahsis edilirse, proje hayata geçirilebilir. Bilindiği gibi özel sektörün, örneğin medya kuruluşlarının esas kaynağı sanattır. İstanbul’da sanat faaliyeti gösteren birçok kurum, şehrin çeşitli bölgelerine konumlanmış durumdadır. Sanatın lokomotiflerinden olan tiyatrolara bile yer bulunamaz durumda hala. Konser salonlarının eksikliğini hissetmeyen var mı acaba? Plastik sanatların kalesi durumunda olan İstanbul’da, kendine özgü sanatçıların çalışabileceği atölyeler, eserlerini sergileyebileceği galeriler neredeyse yok denecek kadar azdır. Türk sanatçılarının eserlerini sergileyecek uluslararası boyutta müzelerin de yok denilecek kadar az olduğunu unutmayalım. Bir de kentin her köşesinde mahalle aralarında ulaşılması imkansız adreslerde az sayıda olan sanat galerilerini de unutmadım bu projede.

    Yeşilçam’ı Hollywood yapalım derken aslında çok daha kapsamlı bir sanat kentini oluşturma hayalleri ile heyecanlanıyorum. Yeşilçam’da, donanımlı stüdyoların olduğu, açık alan imkanının yaratıldığı bir ortamda film yapımcılarının tüm dünyaya biz de varız diyebileceği çalışmalarını görmek, bir heykeltıraşın projelerinden biri olamaz mı? Günümüz koşullarında dev hamleler yapan Türkiye için bu projenin, yapılması zorunlu projelerden biri olduğunu düşünüyorum. Finans konusunun özel sektör tarafından seve seve karşılanacağına inanıyorum. Her televizyon kurumunun, yayın yapacağı stüdyo yerlerinin de olacağı bu projede üzerine düşen katkıyı yapacağını zannediyorum.

    Tüm sanatseverlerin akın akın geleceği bir ortamı sanat aktiviteleriyle aranılan en iyi ortamlardan biri haline dönüştürebiliriz. Sanat galerilerini gezmek isteyenler günlerce İstanbul trafiğinde pes ettikten sonra, sanatseverlikten vazgeçme noktasına geliyorlar. Yapılacak olan bu projenin İstanbul trafiğini kısmen rahatlatacağını düşünmek hayal olmasa gerek. Sinemaların, tiyatroların, galerilerin, film stüdyolarının hatta televizyon kurumlarının sanatsal faaliyetlerini sürdürmeleri, hayallerimin en yücesi olduğunu söylemekten çekinmiyorum. Hatta imkansızı düşleyen kişilerin sınıfında olmak durumunda bile olsam. Lütfen siz de bir düşleyin. Gelin benimle birlikte beraber düşleyin. Bir an dahi bile olsa düşün kişiliğimize tattıracağı hazzı tiyatroların sanat galerilerinin, TV stüdyolarının bir arada olabileceği bu mekanı düşleyelim. Hollywood’da dünya devi haline gelen film stüdyoları ile ortak projeler gerçekleştirmek için, bu arazinin keşfiyle başlayalım işe, pozitif düşünelim pozitif yaşayalım pozitif oluşsun bu proje…

    Saygılarımla . Kuantum Düşünce Grubu Kurucusu, Başkanı: Ahmet Nuray
    www.ahmetnuray.com

    Bayülgen’den Farklı Bir Sergi

    Jun 03, 2008 @ 09:07 pm by Ferhan Cay

    Çünkü gördüğüm en güzel kız sensin….

    Okan Bayülgen’in günümüzün güzellik kavramını sorguladığı, kadınların güzel görünmek uğruna kozmetiklere para yatırmasının gerekmediğini, doğal halleriyle, photoshop kullanılmadan çekilmiş fotoğraflarının onların tüm gerçek güzelliğini ortaya serdiğini göstermeyi amaçlayan dikkat çekici bir çalışma. Fotoğrafların çekilme süreciyse en az serginin kendisi kadar ilginç…
    Okan Bayülgen yeni sergisi için ünlü ya da ünsüz birbirinden farklı kadınları fotoğraflamak istiyordu. İlginç bir yöntem bulundu. Yeni sergi açtığı duyuruldu, davetiyeler gönderildi. Sergiyi gezmeye gelen kadınlar sergi salonunda tek bir kare bile fotoğraf olmadığını gördüler. Onun yerine elinde fotoğraf makinesiyle Okan Bayülgen vardı…

    “Çünkü Gördüğüm En Güzel Kız Sensin” adlı serginin gerisinde böyle bir hikaye var. Okan Bayülgen pek çok ünlü ve ünsüz ismi doğal halleriyle çektiği fotoğraflar Sofa Hotel’deki Art 8 galerisinde sergileniyorlar. Bu bir firmanın yürüttüğü “Gerçek Güzellik Kampayası” dahilinde bulunmuş fikir. Amaç kadınlara bu kadar kozmetik ürünü kullanmadan ya da photoshop gibi bilgisayar programlarıyla rötüş yapmadan da güzel görünebileceklerini ispatlamak. Bayülgen’in sergisi sadece İstanbulda değil tüm Türkiye’deki genç kızları kendilerini karşılaştırdıkları güzellik klişelerinden sıyırmaya çalışıyor…

    Sergi, 8 Haziran’a kadar Art 8 galerisinde görülebilir…

    9 Yeni Film Gösterime Girdi

    Jun 02, 2008 @ 09:07 pm by Ferhan Cay

    Hafta boyunca sinemalarda izleyiciyle buluşacak filmler şöyle….

    Bir dönem televizyon ekranlarında fırtına gibi esen “SEX AND THE CITY” dizisinin beyazperde versiyonu sinemalarda. Yönetmenliğini Michael Patrick King’in üstlendiği filmin senaryosu Candace Bushnell ile King’in imzasını taşıyor. Müziklerini Aaron Zigman’ın hazırladığı, görüntü yönetmenliğini John Thomas’ın yaptığı filmde, dizideki kadro aynen korunuyor. Filmde, New York’lu dört yakın arkadaştan Carrie Bradshaw’u Sarah Jessica Parker, Samantha Jones’u Kim Cattrall, Miranda Hobbes’u Cynthia Nixon, Charlotte York Goldenblatt’ı Kristin Davis, Carrie’nin büyük aşkı Mr. Big’i ise Chris Noth canlandırıyor.

    Efsane oyuncu Al Pacino’nun son filmi “88 DAKİKA-88 MINUTES” gösterime girdi. Jon Avnet’ın yönettiği filmin diğer oyuncuları Deborah Kara Unger, Neal McDonough, Alicia Witt, Leelee Sobieski ve Amy Brenneman. Film, Seattle’da mahkeme için çalışan çok ünlü bir psikiyatr ve kolej profesörü olan Jack Gram’in, seri katil Jon Foster’ın işlediği düşünülen cinayetle ilgili sadece 88 dakikasının kalmasıyla beraber gelişen heyecanlı olayları işliyor.

    Naomi Watts ile Tim Roth’un rol aldığı gerilim filmi “ÖLÜMCÜL OYUNLAR-FUNNY GAMES”, vizyona girdi. Yönetmenliğini Michael Haneke’nin üstlendiği filmde iki oyuncuya, Michael Pitt, Brady Corbet, Devon Gearhart, Boyd Gaines ve Robert LuPone eşlik ediyor. Film, Ann, George ve oğulları Georgie’nin, kısa bir tatil için göl kenarındaki yazlık evlerine gitmelerinin ardından tanıştıkları Peter nedeniyle gerilim dolu saatler yaşamalarını anlatıyor.

    Martin Scorsese’in, dünyanın en önemli rock’n roll grubu Rolling Stones’un 29 Ekim ve 1 Kasım 2006’da Beacon Theatre’da gerçekleştirdiği konseri konu alan belgeseli “SHINE A LIGHT” da bu hafta izleyici ile buluştu. Scorsese’nin müzikal belgeseli, Rolling Stones’u beyazperdeye dünyanın daha önce hiç görmediği bir şekilde yansıtıyor…

    Sinema kariyerini Almanya’da sürdüren Özgür Yıldırım’ın yönettiği “CHIKO”, haftanın dördüncü yeni yapımı. Yıldırım’ın yönettiği ve senaryosunu yazdığı filmde Moritz Bleibtreu, Denis Moschitto ve Volkan Özcan rol al. Film, Chiko ve en iyi arkadaşının hayatının, onların hayallerini süsleyen her şeyi kontrolü altında tutan uyuşturucu satıcısı Brownie ile tanışmalarının ardından değişmesini konu alıyor…

    Emre Akay ile Hasan Yalaz’ın yönettiği ve Tuğra Kaftancıoğlu, Gülüm Baltacıgil, Emre Akay ile Mehmet Demirtaş’ın oynadığı “BİR TUĞRA KAFTANCIOĞLU FİLMİ” vizyona çıktı. Basit bir kasting işi gibi başlayan film, yönetmenin kurnaz plânları sonucu Büyükada’da metruk bir malikanede, karanlık bir oyuna dönüşür. Yönetmen, oyuncusundan istediği verimi alabilmek için akıl almaz yöntemlere başvurarak ortaya kara mizah ile gerilim arasında gidip gelen, gerçek ve kurgu arasıdaki sınırı bulandıran, sadist ve cinsiyetçi bir film çıkarır.

    Takashi Miike’nin yönettiği ve Hideaki Ito, Koichi Sato, Yusuke Iseya ile Masanobu Ando’in oynadığı “DÜELLO -SUKIYAKI WESTERN DJANGO” haftanın yedinci yeni filmi. Beyazlardan Genji ve Kırmızılardan Heike bu sefer fakir bir dağ kasabasında, efsanevi bir hazineyi ararken karşı karşıya gelirler. Tanrı vergisi bir atıcılık yeteneği olan yalnız bir silâhşörde kasabaya gelince herkes onun hangi çeteye katılacağını merak eder. Bu durum sonunda şiddetli bir güç gösterisiyle patladığında, aşağılık hileler, ihanet, şehvet ve aşk çarpışmaya başlayacaktır.

    Juan Antonio Bayona’nın yönettiği, Belen Rueda, Fernando Cayo, Roger Princep ile Geraldine Chaplin’in oynadığı “YETİMHANE - EL ORFANATO - THE ORPHANAGE” gösterime girdi. Laura, çocukluğunun en mutlu günlerini deniz kenarındaki bir yetimhanede geçirmiştir. 30 yıl sonra, Laura, kocası Carlos ve 7 yaşındaki oğlu Simon’la çok güzel yıllar geçirdiği yetimhaneye geri dönmüştür. Hayali, uzun süredir kapalı olan yetimhaneyi restore ettikten sonra engelli ve hasta çocuklar için bir yaşam alanı haline getirmektir.

    Haftanın dokuzuncu yeni filmi “YASAK BÖLGE - LA ZONA”.
    Meksikalı genç yönetmen Rodrigo Plá, filmde kendilerine sahte cennetler yaratan ayrıcalıklı azınlıkların yoksullara duyduğu korku ve nefreti sarsıcı şekilde işliyor. Filmde Daniel Gimenez Cacho, Maribel Verdu, Carlos Bardem ile Daniel Tovar oynuyor.

    Tarihi ve kültürel mirasımız.. Hasankeyf sular altında kalmamalı..

    Jun 02, 2008 @ 01:47 pm by Nihal Demir

    hasankeyf1.jpg
    Hasankeyf’in Tarihi: Hasankeyf’in Türk–İslam tarihi ve medeniyeti açısından önemli bir yeri vardır.

    Hısnkeyfa olan bu şehrin adı “Kayahisarı” şeklinde tercüme edilir. Eski tarih ve kavimlerden bu tür kelimelerin anlamı “korunmaya musait” yer anlamına geldiği belirtilmektedir. Kalenin yekpare taştan olmasından dolayı çeşitli dillerdeki Hasankeyf ifadesi “Taş Kalesi” manasına gelmektedir.

    Hasankeyf’in ne zaman kurulduğu, şimdiye kadar karanlıkta kalmış, eldeki bilgi ve verilerin yeterli olmaması nedeniyle kuruluşu hakkındaki görüşler , bir ihtimal olmaktan öteye gitmemiştir. Şehrin jeopolitik yapısı, önemi ve mesken olarak kullanılan çok sayıdaki mağaraların, Hasankeyf’in çok eski bir yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Hasankeyf tarihi antik döneme kadar dayanmaktadır.
    1.thumbnail.jpg

    Hasankeyf; Diyarbakır ve Cizre şehirleri arasında önemli bir kara ve su yolu güzergahında olup, savaşların olmaması ve ticaret yollarının burdan geçmesi bir yerde Hasankeyf’i kültürleri kavşak noktası haline getirmiştir. İran ve iç asya kültürleri , doğu Akdeniz, Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürlerini barındığından, Romalılar, İran sınırını denetim altında tutabilmek için Hasankeyf’e kale inşa edilmiştir. Miladi üçüncü asırda İranlılar Mezopotamya yı ele geçirince Roma imparatoru Diyokletion harekete geçerek, bütün Mezopotamya ve Dicle nehrinin doğusundaki yerleri aldı. M.S. 633 yılında Hasankeyf’in Bizanslıların denetiminde olduğu ve 451 yılında Bizanslıların yaptırdıkları kale ve korunma amaçlı yapıtları ile şehrin denetimine müslümanlar tarafından feth edilene kadar sahip olmuşlardır. Hicri 17. yılda Hasankeyf islam orduları tarafından ele geçirilmiştir. Antik kent, sırası ile Emeviler ve Abbasiler döneminden sonra, Hamdaniler (906-990), Mervanıler (990-1096) denetiminde kalmış, daha sonra Artukoğulları eline geçmiştir. Artuklular, Türkmen sülalesinden olup, Hasankeyf’e en parlak dönemini yaşatmışlardır. Artukoğulları Hasankeyf ile beraber Diyarbakır, Mardin ve Harput’ta hüküm sürmüşlerdir. Selçuklu sultanı Alparslan ve Melikşah gibi değerli devlet adamlarının, ileri gelen komutanlarından Artuk, 1071 Malazgirt savaşından sonra bölgeyi Selçukluların hakimiyetine katarak Selçuklulara önemli bir katkıda bulunmuştur.

    hasankeyf22.thumbnail.jpg

    Artukoğlu Sökmen 1101 yılında Hasankeyf’i ele geçirip burada önemli tarihi eserler yaptırmıştır. Böylece Devlet İdaresinde yeniden bir yapılanmaya gidilmiştir. Göçebelik hayatından yerleşik sisteme geçilmiştir. Yönetimin halk kitlelerine dayanması, Artuklulara bağlı bölgelerde yarı müstakil bir hükümranlık anlayışı ile divanlar oluşturulmuştur. Haçlı akımlarına rağmen ilim, sanat ve kültürel sahada büyük çalışmalar gösterilmiştir. Darphaneler kurulup, devletin iktisadi yapısı hep canlı tutulmuştur. İlime ve ilim adamlarına büyük önem verilmiş, hasankeyf şehir kalesine su getirilerek önemli bir teknik deha yaratılmıştır. Mekanik alanda kitaplar yazılmış, makinalar, pompalar, fiskiyeler, su terazileri ve müsiki aletleri yapılmıştır.
    1232 yılında Eyübi Sultanı El-Kamil El-Malik tarafından Hasankeyf ele geçirilmiştir. Ortaçağın ve şarkın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler Mısır, Süriye ve Yemende hüküm sürmüşlerdir. Böylece Eyyübi hükümdarlarının şehri ele geçirmeleri ile birlikte 130 senelik Artukoğulları dönemi sona ermiştir.
    Selahaddini Eyyübiden sonra Eyyübiler bir çok emirliklere ayrılmış olup, Hasankeyf Eyyübi hükümranlığı da bunlardan biridir. Eyyübiler çok önemli eserler yaptırmış, ilim, sanat ve kültürel alanda miraslar bırakmışlardır. Özellikle mimari sahada faaliyet gösteren Hasankeyf Eyyübileri tarihteki yerlerini almışlardır. Moğol istilasından Hasankeyf’te nasibini almış,Moğollar burayı ele geçirilerek yağma ve tahrip etmişlerdir.

    persian-tomb-near-hasankeyf-0.thumbnail.jpg
    Eyyübilerden sonra Hasankeyf’e Akkoyunlular hakim olup, 15. y.y başına kadar hüküm sürmüşlerdir. 1473 yılında uzun hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasında yapılan otlukbeli savaşında uzun hasan’ın oğlu zeynel bey şehit olmuş ve Hasankeyf’te dicle nehri kenarında gömülmüştür. Akkoyunlulardan sonra Hasankeyf İran Sefavilerin hakimiyetine geçmiştir. 1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim’in doğu seferi ile birlikte Hasankeyf Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Bu dönemde Hasankeyf çevredeki aşiretleri idare eden merkezi bir hanedanlık konumunda olup, buna paralel olarak iktisadi ve ticari yapıda büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönemde şehir nüfusunun 10.000. civarında olması ise Hasankeyf’in büyük bir yerleşim merkezi olduğu gösterir. Erken ortaçağ tarihi ve yapıtlarından anlaşıldığı üzere Hasankeyf’te kültür uygarlıkların kaynaştığı, yerleşik halkın, 7000. civarındaki yazları serin kışları sıcak olan ve ortaçağ şartlarında çok modern ev olan mağaralarda hayatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır.

    “Hasankeyf taşınırsa yok olur!”
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hasankeyf kazı kurtarma SİT alanı projesini süratle bitireceğiz. Bunu da suistimal ediyorlar. Yalan söylüyorlar. Hasankeyf’i yok edecek kadar vatana ihanet içinde olamayız” sözlerinin ardından Doğa Derneği bir açıklama yaptı.

    Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken “Hasankeyf’in taşınarak koruyacağını iddia edenler ve projelendirenler, Başbakan’ı tarihi bir hataya sürüklüyorlar. Diyelim ki kazılardan çıkan bir kaç eseri taşıdınız, diyelim ki camileri ve köprüyü de taşıdınız. Peki, köprünün altından akan Dicle Nehri’ni, burada yaşayan milyonlarca canlıyı ve Hasankeyf’i Hasankeyf yapan kaya uygarlığını nasıl taşıyacaksınız? Hasankeyf yok edilebilir, ancak taşınamaz. Vatan nasıl taşınamazsa, Hasankeyf de taşınamaz” dedi.

    Diyarbakır’da, GAP Eylem Planı’nı açıkladığı sırada Hasankeyf’in yok olmasına izin vermeyi vatan hainliği olarak tanımlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Hasankeyf’i yok edecek Ilısu baraj projesine değinmedi.

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hükümetin Hasankeyf’i kurtarma çalışmalarını ‘Hasankeyf Yok Olacak’ diyenlerin suistimal ettiğini ifade etti. Erdoğan Diyarbakır’daki konuşmasında, “Batman’da Hasankeyf kazı kurtarma sit alanı projesini süratle bitireceğiz. Bunu da suiistimal ediyorlar. Yalan söylüyorlar. Hasankeyf’i yok edecek kadar vatana ihanet içerisinde olamayız” dedi.

    Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken konu hakkında yaptığı açıklamada “Ne Hasankeyf, ne de Dicle Vadisi’ndeki doğa kurtarma kazısıyla veya taşınarak korunamaz. Hasankeyf’in taşınarak koruyacağını iddia edenler ve projelendirenler, Başbakan’ı tarihi bir hataya sürüklüyorlar. Diyelim ki kazılardan çıkan bir kaç eseri taşıdınız, diyelim ki camileri ve köprüyü de taşıdınız. Peki, köprünün altından akan Dicle nehrini, burada yaşayan milyonlarca canlıyı ve Hasankeyf’i Hasankeyf yapan kaya uygarlığını nasıl taşıyacaksınız? Hasankeyf yok edilebilir, ancak taşınamaz. Vatan nasıl taşınamazsa, Hasankeyf de taşınamaz” dedi.

    Doğa Derneği Kampanya Koordinatörü Erkut Ertürk ise “Biz Sayın Başbakan’ın Hasankeyf hakkında söylediği bu sözlerden sonra Ilısu barajı gibi bir projeye izin vermeyeceğine inanmak istiyoruz” dedi.

    Yapılan çalışmalara göre Ilısu barajıyla birlikte bölgedeki 300’den fazla arkeolojik alandan 83’ünün, bununla birlikte bölgeye has onlarca türün yuvalanma ve üreme alanlarının da sular altında kalacağını vurgulayan Ertürk, “Dolayısıyla, Ilısu Baraj projesinin vaat ettiği gelecek, binlerce yıllık tarihin ve benzersiz doğal alanların yok olmasıdır. Hasankeyf’i yok etmemenin tek yolu Ilısu baraj projesini iptal etmek ve bölgeyi UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dâhil etmektir” dedi.

    8.Diyarbakır Kültür Sanat Festivali (27 Mayıs – 01 Haziran 2008)

    May 31, 2008 @ 08:37 pm by Fırat Erdoğan

    Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali’nin sekizincisi 27 Mayıs günü, Parkorman’da Süleymaniye Orkestrası’nın konseriyle başlayacak. Büyükşehir Belediyesi’nce düzenlenen ve 6 gün sürecek festival kapsamında, konferans, panel, konser, şiir dinletisi ve sergilerle sanatseverler farklı bir hafta yaşacak.

    Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Belediye Konukevi’nde “Herkes renkleriyle güzeldir” temasıyla 27 Mayıs-1 Haziran tarihleri arasında yapılacak festivalin programını açıkladı. Festivalin Diyarbakır tarihi misyonunu uygun bir şekilde organize ettiklerini belirten Baydemir, kentin kültür ve sanat potansiyelini açığa çıkardıklarını, evrensel değerlerle buluşturduklarını söyledi.

    Diyarbakır’a “Ortadoğu coğrafyasının kültür, sanat, ticaret ve turizm merkezi” vizyonunu biçtiklerini dile getiren Baydemir, “Bugün Diyarbakır kültür ve sanatın bir marka şehrine dönüştü. İstanbul’dan, İzmir’den, Tiflis’ten, Atina’dan, Van’dan, Kobani’den, Duhok’tan, Süleymaniye’den kültür ve sanat alanında kim varsa yüzünü Diyarbakır’a çevirdi. Diyarbakır’da, Kültür ve Sanat Festivali’nde sahne almak, fotoğraflarını sergilemek, filmini göstermek, atölye yapmak, Diyarbakır halkıyla buluşmak bir ayrıcalık haline dönüşmüştür” dedi.

    Konya Mevlana Sema Grubu ve Mardin Kırklar Kilisesi Korosu’nu Diyarbakır’da gösterisi sunacak. Festival yürüyüşü 28 Mayıs’ta Urfakapı’dan Fransız Malabar Grubu’nun akrobat gösteriyle başlayacak.

    * 8.Diyarbakir Kultur Sanat Festivali Programi icin tiklayin

    Ziman û Çanda te Hebûna te ye
    Ziwan û Kiltûra to Estbiyina to yo
    Dilin ve Kültürün Varlığındır
    Your Language and Culture are Your Life

    İstanbul Modern’de Çağdaş Fotoğraf Serileri

    May 29, 2008 @ 11:59 pm by Ferhan Cay

    İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde her ay çeşitli konularda “Çağdaş Fotoğraf Serileri” etkinliği düzenlenecek.

    İstanbul Modern’den yapılan açıklamaya göre, Orhan Cem Çetin ve Murat Germen’in yönettiği, izleyicilerden aktif katılım beklenen bir tartışma ve paylaşma platformu olan etkinliğin “Resimsellik” başlıklı ilk buluşması, 24 Mayıs cumartesi günü İstanbul Modern Sinema’da gerçekleştirilecek. Etkinlik, Türkiye’de fotoğrafla ilgilenen farklı grupların dünyadaki yeni çalışmaları izleyebilmesini sağlamayı ve çağdaş fotoğraf dünyasına çok sayıda özgün iş kazandıran yerli ve yabancı fotoğrafçıları Türkiye’de fotoğrafçılık çevrelerine tanıtmayı amaçlıyor. “Çağdaş Fotoğraf Serileri”, Haziran ayından itibaren “İğne Deliği”, “Gottfried Helnwein”, “Sıtkı Kösemen/Ergün Turan/Süreyya Yılmaz Dernek”, “Fotoğrafta Tipoloji”, “Çağdaş Japon Fotoğrafından Örnekler”, “Jyrki Parantainen” ve “Moda Fotoğrafçılığı ve Sanat İlişkisi” ile devam edecek.

    Şu Sazı Çalanda…

    May 23, 2008 @ 02:19 am by nesrin dabağlar

    ozanlar22.jpg

    Bilirsiniz saz çalmak, marifet, emek, yürek ve hikmet ister…

    Sazın hakkını vererek çalmak öyle herkese nasip olmuyor, ortalık müzisyenden geçilmiyor ama yetenek ve eğitimin yanında pek çok başka özellik gerektiriyor saza iç titreten o ruhu verebilmek… Hani Arif Hoca gibi, Musa Eroğlu, Aşık Veysel, Mahsuni Şerif gibi…

    Bilgiyi ve hikmeti kazanmak da ayrı bir marifettir ki, çok basitmiş gibi görünse de birçok şansın bir arada olması şarttır. İlk önce bilgiyi alıp, algılayabilecek fiziki koşullara sahip olacaksınız. Yani gözünüz, kulağınız, beyniniz olacak,sonra bu bilgiyi almaya istek duyacaksınız, aklınızda kalabilmesi için yeterli belleğe sahip doğacaksınız. En son olarak da bilgiye ulaşacağınız kaynaklara erişebilme şansına sahip olacaksınız.

    Çok sıradanmış gibi görünen bu özelliklerin sizde bir arada bulunma şansının ne kadar az ve değerli olduğunu anlayabilmeniz için, dünya istatistiklerini bir kenara bırakın, sadece yakın çevrenizdeki özürlü insanlara bakın yeter.

    Bilginin edinilme şansı nedir? Hiç bu konuda durup derinine düşündüğünüz oldu mu?

    Ne acıdır ki dünya nüfusunun sadece yüzde birinin bilgisayarı var. Yüzde biri temsil edenlerin, bu büyük şansı nelere kullandığını ise, her gün hayret verici olayların haberleriyle duyuyoruz ve görüyoruz ne yazıktır ki. İnternetin çeşitli dolandırıcılıklar ve özellikle pornografi için yoğun olarak kullanıldığını bilmeyen yok. Teknolojinin kötü amaçlara hizmet ediyor olması iç acıtıyor gerçekten. Düşünsenize, oturduğunuz yerden bütün dünyaya ulaşabilen yüz kişiden birisiniz, ve siz bu nadide hakkı kötüye kullanıyorsunuz… Hiç mi vebali yoktur bunun sizce?

    Sazla başladık, bilgi, emek, hikmet, internet, dolandırıcılık, pornografi vs. Konu nereye doğru gidiyor dersiniz?

    Sizlerle bir masalı paylaşacağım birazdan, sözümün özü o masaldan sonra çıkacak ortaya.
    Murathan Mungan bir şairdir bilirsiniz. Onun yine şiir güzelliğinde bir masal kitabı var:

    ” Lal Masallar ” Okumayanlara tavsiye ederim.

    Anlatmaya çalışacağım masal epey uzun ama ben üstünde durmak istediğim bölümü kısaca aktarmaya çalışacağım, umarım Murathan Mungan’ın şiirsel dilini bozmadan yapabilirim bunu.

    Bir oba beyinin veliahtı tek oğul Azer, içinde söndüremediği gurbet ve hak aşıklığı özlemiyle yollara düşer. Onu durdurmaya çalışan ana, baba, yaşlı bilgelere rağmen sazını boynuna astığı gibi atına atlar ve yüreğindeki gurbetten kurtulmak için yola koyulur, onu nelerin beklediğini bilmeden ve geri döneceğini ve obanın başına geçeceğini uman büyüklerinden hayır dualar alarak…
    Yolu bir zaman bir köye düşer. Köyün kahvesine girip sazını en yüksek çiviye asar. Kahvede suratlar asılır birden. Köyün töresini bilmeyen Azer şaşar bu gerginliğe. En yaşlılardan birisi soru sormaya başlar, nerden gelir, nereye gidersin, yol yordam bilmez misin diye.

    Azer bir suç işlediğini anlar da, suçunun ne olduğunu bilmez, sorar.

    Sazını en yükseğe astın oğul, bu bir meydan okumadır, benden büyüğü yoktur demektir, diye cevap verir yaşlı kişi.

    Affedin, toyluğuma verin, bilemedim, der Azer.
    Sen aşık mısın, iyi saz çalar mısın, der yaşlı.
    Ben çalar söylerim, aşık adını, dinleyen verir, diye cevap verir Azer.
    Madem sazını en yükseğe astın, çal da dinleyelim, derler.
    Azer çalar, cümle aşıklar dinler. Sesi ve sazı kahveden çıkar tüm köyü kaplar, büyüler. Bütün aşıklar başı önünde Azer`in önünde ayağa dizilirler.

    Baş aşık bundan gayrı bana saz çalmak düşmez, der, sazını orta yere bırakır.
    Aşıklar Azer`in sazının yerinin en yüksekteki çivi olduğunu ağız birliğiyle dile getirirler. Sazı elleriyle kaldırıp en yükseğe asarlar.

    Bütün bunları en başından beri izleyen köyün yaşlısı Bilal dede hala susar bir köşede…
    Baş aşık, Bilal dedeye dönüp,
    Sen hala ikirciklisin, aşığın sazı da, hüneri de, hikmeti de seni yumuşatamadı, der.
    Azer, sazını en yükseğe asanlara dönüp,
    Dilinize sağlık ata kişiler, bir gün benim de sazım yükseklerden iner. Bana da saz bıraktıracak bir aşık gelir dünya yüzüne. Kimse yükseklerde daim kalmaz, der.
    Bilal dedenin yüzünden bir ışık geçtiği görülür.

    Bu arada kahveci, kahveyi dolanmış bir tepsi para toplamıştır, paraları getirir, yığar Azer`in önüne.
    Azer bunu da bir töre olduğunu anlar, bir tek altını eline alıp,
    Gerisi yoksulların hakkıdır, tüm köylüye dağıtıla, der.
    Tüm aşıklar,
    Bu senin bileğinin, yüreğinin, sazının ve hikmetinin bedelidir, almalısın Azer, derler.

    Azer;

    “Hayır ağalar şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var, bu hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var”

    Bu sözü üzerine Bilal dede ayağa kalkar ve Azer`in yanına gelir. Yüzü ışımış, gönül kapısı açılmıştır. İlk defa konuşur;
    “Aşık demek, yalnızca iyi saz çalmak, kudretli söz söylemek değildir. Aşık gönül toprağına tohum düşürendir. Sazının hüneriyle övünüp, gönlünü, kafasını boş bırakana aşık denmez. Yolun açık ola aşık.”

    Bu masalın arkasına daha ne ilave edilir bilemiyorum?

    Okuduğumda dünyanın haline şöyle bir kez daha bakıp iç geçirdim. Nelerin unutulduğunu, yok sayıldığını içim acıyarak hatırladım bir kez daha. Şu an elinde sazı olup sadece kendi türküsünü çalanlara satırlarım ne kadar ulaşır, ulaşsa ne kadar umursarlar bilmiyorum ama ben sözlerimi yine de söyleyeceğim…

    Bir şeyler değişmeli artık,barışla, sevgiyle, ışıkla değişmeli!

    Sahip olduğu nimetleri, güzellikleri, olanakları, akılı, hikmeti, bilgiyi sadece kendi hakkı sananlara, saklayıp paylaşmayanlara, haklarını insanların üzerinde kötü amaçlarla kullananlara, başkalarının hakkına göz koyup gasp edenlere, sadece farklılıkları nedeniyle suçlu saydığı insanlara ikinci sınıf davrananlara, biraz daha maddeye sahip olabilmek için çaresizleri kullananlara, dünyayı bile bile kirletenlere, bir başkasını öldüren ve öldürtenlere ve özellikle oturduğu elmastan koltuğu ve makamı mezarına götüremeyeceğini unutanlara… Ve üzerinde “kul hakkı” olanlara;

    Bencileyin hatırlatıla!

    “Şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var, bir hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var”

    Unutulmaya…

    Sonraki Sayfa »
     

    indigo dergisi blog-logo