Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Hale Karaarslan
Indigo Dergisi - Kasım 2008
hale@indigodergisi.com
İçimizde yarattığı etkisiyle bizi oynatan ve canlandiran, bazen de duygusallastirarak hüzünlendiren müzik parçalarini hepimiz biliriz. Peki bazi müzik parçalarinin da hafiza ve zekayi gelistirebilecegini hiç düsündünüz mü?
Yapilan bilimsel arastirma sonuçlarina göre bazi özel müzik parçalari bizi daha da zeki yapiyor. Bu özel müzik parçalari ritimleriyle insanin zihinsel potansiyelini çesitli sekillerde etkiliyor. Bu özel ritimler, sagladigi birçok avantajlarin yaninda, en çok asagida belirtilen hususlardaki pozitif katkilari ile dikkati çekiyor:
- Konsantrasyonu artiriyor
- Ögrenmeyi hizlandiriyor
- Hafiza gücünü gelistiriyor
- Imtihanlardaki basariyi artiriyor
- Hata yapma oranini azaltiyor
- Stresi yok ediyor
- Yaratici düsünme yetenegini gelistiriyor
- Beyin loblarinin dengeli kullanilmasini sagliyor
- Zeka (IQ) puaninda “9″ puana kadar ilave artis sagliyor
- Hiperaktif çocuklari ve yetiskinleri sakinlestiriyor
- Vücudun daha hizli iyilesmesini sagliyor
1996 yilinda A.B.D.’de üniversite giris sinavlariyla ilgili yapilan bir arastirma, müzikle ilgilenen ve bir müzik aleti çalan ögrencilerin genel ortalamaya göre daha basarili olduklarini göstermistir. Bu ögrencilerin SAT adi verilen üniversite giris imtihanlarinda ortalamaya göre sözelde 51 puan, sayisalda da 39 puan daha yüksek puan aldiklari ortaya çikmistir.
Müzik beynin tamamini ögrenmenin içine katmaktadir. Geleneksel olarak, okullardaki ögrenme metotlari ezbere dayanmakta ve beynin sadece sol lobunu isin içine katmaktadir. Halbuki sayisal ve mantiksal konularda beynin sag lobuna göre üstün olan sol lop, hafiza gücü ve yaratici düsünme gibi konularda beynin sag lobuna göre zayiftir. Beynin her iki lobunu da ögrenmenin içine katan çok özel tempo ve frekanslar içeren hizli ögrenme müzikleri bilgilerin hem kolay ögrenilmesini, hem de bilgilerin kolay bir sekilde kalici hafizada tutulmasini saglamaktadir.
Shell, IBM ve Dupont gibi sirketler ve batidaki birçok okul yüksek özel frekanslar içeren klasik müzik parçalari ile belli tempo araliklarinda olan barok (baroque) müzik eserlerini kullanarak yeni konularin hem ögrenme zamanlarini kisaltmayi, hem de ögrenilenlerin uzun süre hafizalarda tutmasini saglamaktadirlar.
Arastirmaci yazar Terry Wyler Webb’e göre yüksek frekanslar içeren klasik müzik parçalari ile “largo” hizdaki barok müzik eserleri (beynin sag ve sol loplarinin dengeli kullanilmasini saglayarak) insanin bellek ve zeka (iq) gücünü gelistiren dogru kombinasyonlari içermektedirler.
Bu bilgiler ve arastirma bulgulari, müzigin hizli ve kalici ögrenme konusunda çok iyi bir katalizör oldugunu ortaya koymustur. Türkiye’de bu teknigin öncülügünü yapan “Mega Hafiza” bir ilke daha imza atarak, “hizli ögrenme ve konsantrasyon” için “Bio-Ritmik Largo” adinda alti kasetlik bir albüm hazirlamistir. “Bio-Ritmik Largo” seti, hafiza gücü, hizli ögrenme ve konsantrasyon gerektiren her türlü ögrenme faaliyetinde kullanilmak üzere hazirlanmistir.
MOZART ZEKAYI ARTIRIYOR
14 Ekim 1993 ‘de , A.B.D.’de “USA Today”de çikan “Mozart ‘in Müzikleri Zekayi Gelistiriyor” baslikli haber tüm Dünyada sansasyon yaratmistir. Bu habere göre, California Üniversitesi’nin Irvine’deki Ögrenme ve Hafiza Nörobiyoloji Merkezi bilim adamlarinin yaptiklari bir arastirma, bazi müziklerle IQ arasinda bir iliski oldugunu açikça ortaya koymustur.
Bu arastirmada otuzalti üniversite ögrencisi, önce I.Q. testinin sag beyin yeteneklerini ölçen sorulariyla test edilmistir. Testten sonra ögrencilere Mozart’in “Re Majör, K 448 iki Piyanoluk Sonat”i 10 dakika boyunca dinlettirilmistir. Daha sonra ögrenciler hemen tekrar test edildiklerinde, I.Q. skorlarinin önceki degerlere göre 8 veya 9 puan daha yükselmis oldugu gözlenmistir.
Mozart-Beyin Iliskisi
Fransiz Tip ve Bilim Akademileri üyesi Dr. Alfred Tomatis’e göre beynin elektriksel olarak sarj olmasinda kulaklar anahtar bir rol oynamaktadir. Tomatis’e göre, beyin hücrelerindeki elektriksel enerjinin azalmasi konsantrasyonun bozulmasina ve yorgunluga sebep olmaktadir. Bu durumda beynin de, piller gibi sarj edilmesi gerekiyor.
Tomatis,beyin hücrelerinin enerjiyle sarj edilmesi yollarindan biri olarak, 5000 ile 8000 Hz. arasinda yüksek frekanslar ihtiva eden müziklerin dinlenmesini kesfetmistir. Yillar süren analizlerden sonra Tomatis, bu frekans araligindaki seslerin Mozart’in müziklerinde çok sayida mevcut oldugunu tespit etmistir. Tomatis’e göre, kulak salyangozunu dolduran, “corti” hücrelerinin titresmesi jeneratör vasitasi görerek beynin yeniden sarj edilmesini saglamaktadir.
Tomatis ayrica beynin sarj edilmesi için etkili olan diger bir yakin müzik çesidi olarak “largo barok (baroque) müzik” parçalarina da dikkat çekmistir. Iowa Eyalet Üniversitesinde yapilan testler de, ögrenme faaliyeti sirasinda barok müzigin kullanilmasinin ögrenme ve hafiza gücünü yaklasik yüzde 24 artirdigini göstermistir.
Mozart dinlemek insanı daha mı akıllı yapar?
Eğer Mozart’ın müziğini anlayabiliyorsanız, bu sizi daha akıllı bir müzisyen yapabilir. Bu konu üzerinde araştırma yapan uzmanlara göre, 10 dakika Mozart müziği dinlemek, geçici de olsa IQ üzerinde olumlu etki yapıyor. Sınav öncesi Mozart’ın “İki El için Piyano Sonatı” adlı eseri dinletilen öğrenciler, hemen ardından girdikleri sınavda çok daha başarılı olmuşlardır. Araştırmacılar, karmaşık ve kendini tekrarlamayan karakteri nedeniyle Mozart müziğini seçtiklerini belirtmişlerdir. Bu tür bir müzik dinlemenin, anlama ve muhakeme için önemli olan sinirsel kanalları uyarabileceği varsayılmış, ve öğrencilerin müzik zevklerine bakılmaksızın Mozart dinletilenlerin sınav başarılarında artış gözlemlenmiştir.
Başka bir görüş te şu: Insan zihni ve beyni, araştırmacıları şaşırtmaya ve aksi istikamete bakmaya devam ediyor, söz gelimi Daniel Levitin‘e göre müziğin doğrudan zekâ ile bir ilişkisi yok, başka bir deyişle müzik yeteneği zorunlu olarak farklı alanlardaki zekâya dair bir işaret değil. Levin’in verdiği çarpıcı örnekler arasında çok iyi klarnet çalabilen ancak klarneti eline alıp üflemeden önceki süreçlerde çok zorlanan ve başkalarının bakımına muhtaç olan, Williams sendromundan muzdarip bir çocuk da var. Levitin’in otistikler ve müzik yeteneği konusundaki araştırmalarını takip etmekte fayda var.
Benim uzman olmadığım bu konudaki bilimsel gerçeklerden yola çıkarak vardığım görüşüm; İnsan vücudununun ortalama % 78 ‘inin su olduğu ve suyun bir hafızası olduğu, hücrelerin sudan oluştuğu düşünülürse, müzik veya sesler de direk hücre içindeki suya hitap ettiğine göre, müzik seçiminin önemini göz ardı edemeyiz.
Yazar: Umit Cilingiroglu Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Ümit Çilingiroğlu
Astroloji Servisi - Kasım 2008
ucilingiroglu@yahoo.com
Adaletin sembolü kabul edilen teraziler, realitede iki farklı değerin sadece ağırlıklarını eşitlerler. Bu eşitlik, iki taraf arasında dengenin sağlandığını gösterir bir noktadır. Tartılan şeylerin uyum ve ahengi hiç önemli değildir. Pamuk çok yer kaplarmış, patatesler kirli, ıspanaklar ıslakmış, meyvelerin içi çürükmüş, bir kilo buğday bir kilo ekmek etmezmiş, demir bakırdan değerliymiş, atomik yapılar farklıymış terazinin umuru değil. O kendine yüklenen değer kadar eşitliği sağlar. Başta aynı noktada bulunan kefeler, tartım aşamasında biri yukarı çıkarken diğeri aşağı inerek, önce dengesizliği deneyimler. Bir tarafa konulan ne ise, karşı tarafa eşitlenmek istenilen şey yerleşene kadar, ilk taraf ağır gelip aşağıda kalır. Bozulan dengeyi sağlamak bir süreç gerektirir. Yumruk büyüklüğünde bir demir parçasıyla, koca bir pamuk yığınını eşitlemeye çalışmak hele de terazi yeterince büyük değilse zorlayıcıdır.
Tarafsızlığı simgeleyen bağlı gözleriyle, elinde iki kefesi eşit terazi taşıyan kadın, geçmişten günümüze hukukun sembolüdür. Yunan mitolojisinde Themis, eski Mısır’da Ma’at adalet ve doğruluk tanrıçalarından gelen ve çağlar boyunca değişmeyen sembol, kadınları daha adaletliymiş gibi gösterse de, o herkesin içindeki dişi enerjidir. Doğruluk, gerçeklik ve temellendirmeye dayalı, adiliyet, hakkaniyet yaşama uyumlanırken, hukukçu gözüyle bir kefede kanun diğerinde suç ve cezası vardır. 1215 yılında İngiltere’de kabul edilen Magna Carta’dan, 2000 yılında onaylanan Avrupa Birliği Temel Şartı’na kadar çeşitli bildiri, sözleşme ve uluslar arası mahkemelerle, bireyin diğer insanların kendi hayatlarını yaşama şekline müdahale etmeden, yaşamına yön verme özgürlüğünün korunmasına çalışılmıştır. Dengenin, dengesizliğinin başladığı kelime özgürlüktür. Engellenmemiş, zorlanmamış ve bağlı olmama halini dile getiren sözcük, insanın kendi kararlarını kendi istemine ve düşüncelerine göre belirleme ve seçimlerini öz iradesiyle yapabilme gücünü gösterir.
Bu gücün nasıl ve neden kullanıldığı terazinin kapsama alanı içindedir. Bir kefeye özgürlük konulduğunda dengeyi sağlamak kolay değildir. Toplumsal yaşamda sürekliliğin sağlanabilmesi için, kanunlarla belirlenen eşitlik ve hakkaniyet sınırları herkes için aynı olsa da, kullanıcıları uyumlu olmayabilir. Yaşam terazisinin dengesi her zaman eşitlikçi değildir. Doğal yaşamda güçlü olan baskın olur. Büyük balık küçüğü yutar. Az olan çok içinde kaybolur. Göl büyük maya küçüktür. Küçük kurtçuklar büyük leşlerle beslenirler. Dinamik evrenin dengesine daha bir çok örnek verilebilir. Denge; zihinsel, düşünsel, duygusal uyum ve istikrarı gösterir bir olgudur. İşin içine bu üçlü girdiğinde (zihin, düşünce, duygu) nasıl bir denge sorusunu cevaplamak oldukça zordur. Herkesin dengesi kendine göredir, kestirme bir cevap olsa da, insan doğası sınırlandırmalara karşı çıkar. Tam veya eksik temellendirmeleri kendi yapar. İdari sistemlerde kullanılan, ilk çağlarda Aristo’nun tespit ettiği, erkler arasında üstünlük yoktur diyen kuvvetler ayrılığı prensibini, bedenimizde de her an deneyimleriz. Beş duyumuzun hiç biri , bir diğerinden üstün değildir. Hepsi, farklı organlar tarafından bedenin işlevselliğini sağlamak üzere programlanmıştır. Kaç kişi duymasam da olur ama görüşüm güçlü olmalı diyebilir? Hangi duyumuzdan vaz geçebiliriz? Hepsi bedenin bütünlüğü içinde, yaşamsal dengenin unsurlarıdır. Aksaklıklarında telaşlanırız. Bozulan dengeye tekrar kavuşmak için çözümler ararız. Bir anda bozulmadığı için anda düzelmeyecek sorunun, sancılı bir giderilme süreci başlar. Doktorlar, ilaçlar, tavsiyeler derken, düzelme aşaması herkeste farklıdır. İşte şimdilerde dünyanın içinde bulunduğu süreçte, bu basit örnekte olduğu gibidir. Dünyamızda doğal dengeyi bozduğumuz yetmezmiş gibi, erkler arası üstünlük yarışı nedeniyle siyasal ve ekonomik düzenleri de alt üst ettik ve daha en dengesiz noktayı deneyimlemedik. İçinde yer aldığımız tabloda, top yekun toparlanma ve düzelme sürecinin çok çetin olacağı, maddi ve manevi kayıpların artacağı göz önüne alınarak ivedi tedbirleri başkalarından bekleme yanlışlığına düşülmemeli. Ne yapabilirim? Sorusunun cevabı kişiye özel, yani birey kendince alabileceği her tedbirin peşine düşmeli. Dünyanın peşinde olduğu bir başka konu ise Amerika başkanlık seçimlerini kimin kazanacağı. Bakalım Kasım ayı potansiyelleri bu konuda ne diyor.
KASIM AYI POTANSİYELLERİ
Kesinlikle söyleyebileceğim; neredeyse tüm dünyanın gözünü diktiği ,başkanlık seçim sonuçlarının Amerika için hayırlı olmayacağıdır. İki adayında haritalarını incelemedim, kim seçilirse seçilsin ülkede büyüyen kaos tüm dünyayı etkilemeye devam edecek. Bir suikast, yaşlı bir politikacının beklenmeyen ölümü, Washington gibi büyük şehirlerde terör olayları, Los Angeles gibi kırılma noktasında olan şehirlerde deprem, ekonomik açıkların büyümesi, Obama seçilse de kolaylıkla aşılamayacak problemlerin başında gelmekte. Dünya genelinde ekonomik dalgalanma şiddetini arttırıyor. Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın keskin tavırlarıyla birlikte, İran, Libya, Nijerya, Venezüella ve Ekvator gibi petrol karteli sayılan ülkelerin tedbirleri yeterli olmayabilir. İsrail’de yapılacak erken seçimler, agresif tutumların artmasına neden olabilir. Bölgede istikrar arayışları başka bahara kalabilir. Enerji politikalarında büyük değişimler gözlenebilir. Fransa’da yaşanabilecek politik bir sarsıntı AB ülkelerinde yansıma bulabilir. Doğu Avrupa ülkelerinde Rusya’nın elini güçlendirici gelişmeler yaşanabilir. Güney yarı kürede Yeni Zelanda’da önlenemeyen orman yangınları, büyük okyanusta şiddetli fırtınalar, yer sarsıntıları, volkanik hareketlenmeler yaşanabileceklerden. Beklenenden az gerçekleşen ancak şiddetli olan Güneç patlamaları jeomanyetik fırtınaları arttırabilir. Manyetik kutupların değişim sürecinde etkin olabilir. İklim değişikliğini körükleyen bu olaylar, kuzey yarı kürede soğuk ve yağışlı bir kışı işaret ederken, risk bölgelerinde afetlere dayalı kayıpların artacağının gösteriyor. Bilim alanında, Alaska buzullarında ve Antarktika’da yapılan araştırmalarda şaşırtıcı bulgulara erişilebilir. Mutasyon ve DNA değişimleriyle ilgili yeni keşifler tıpta insan yaşamı ve sağlığıyla ilgili yeni açılımlar getirebilir. Ülkemizde ise değişen pek bir şey yok. Ekonomik sorunlar büyürken vatandaşın tepkisizliğinin hep böyle sürmesini beklemek pek akıllıca olmayabilir. Yabancı ortaklı küçük banka ve yatırım şirketlerinde iflaslar görülebilir. Adalet ve hukuk sistemi sorgulamaları ülke sınırlarını aşabilir. Sert geçeceği tahmin edilen kış koşullarına hazırlıklı olmak için yaşamsal tedbirlerin arttırılması kayıpları azaltabilir. Kozmosun ritmine uyumlanırken deneyimlediklerimizi içselleştirmekteyiz. Ay boyunca, korku fabrikaları üretimlerini arttıracak.
1 KASIM
Üstesinden gelinmesi gerekli konular fazlaşabilir. Ortamların güvensizliğinden doğan korkular giderilemeyebilir. Gelecekle ilgili plan ve projelerin uzun vadeli yapılması gerekebilir. Kısa vadeli düşünce ve yatırımlarda dikkatli olunması görülebilecek zararları azaltabilir. Fanatik tutum ve davranışlara dikkat, karşılıklı atışmaların sonu üzücü olabilir. Ani değişiklikler yaşanabilir.
2 KASIM
Neptün gezegeni Yay burcundaki hareketine düzelerek devam ediyor. Çevremizi saranların gerçekte ne olduğunu görebileceğimiz fırsatlar dönemi iyi değerlendirilebilir. Olağan dışı hadiseler cereyan edebilir. En gerekli olana sahip olunabilecek gerçek ihtiyaçlar hedeflenebilir.
3 KASIM
Yönetim mekanizmaları zorlayıcı kararlar alabilir. Olası yardım teklifleri iyi değerlendirilmeli, geri dönüşümler zararları büyütebilir. Maddi sıkıntılar artabilir. Otoriteye karşı çıkışlar yaşanabilir. Korkulanla yüzleşilebilir. Toplumsal yaşantıda dikkat, büyük enfeksiyonlar ve toplu zehirlenmeler görülebilir. Alkol kullanımı ve yasaklarla ilgili yeni düzenlemeler can sıkıcı olabilir.
4 KASIM
Merkür gezegeni Akrep burcunda. Dinler arası diyalogda yeni bir sayfa açılabilir. Yeni açılımlar ve keşifler inanç sistemlerine değişim getirebilir. Beklenmeyen büyük kazalar yaşanabilir. Maddi konular, banka ve borsa işlemlerinde gizli kapaklı işler dönebilir. Spekülasyonlara dikkat, yanlış yönlendirmeler, yanıltıcı açıklamalar yapılabilir. Gerilim tırmandırılabilir. Kötü duygular ve öfke alevlenebilir.

5 KASIM
Dünya tarihinde yer edecek olaylar gerçekleşebilir. Yanlışlıkların kaynağı bulunabilir. Ön yargılar bırakıldığında gerçek düşman ayırt edilebilir. Sınır ve hudutlarla ilgili sorunlar yaşanabilir. Cinsiyetler arası ayrımcılık yeni boyut kazanabilir. Parasal kayıplar büyüyebilir. Görsel sanatlar, müzik ve şiir konularında yaratıcılık tetiklenebilir. Romantik ilişkilerde yeni gelişmeler yaşanabilir.
6 KASIM
Ay, Kova burcunda ilk dördün konumunda. Neptün gezegeninde tutulma yaşanmakta. Radikal kararların uygulanmasında sorunlar çıkabilir. Güvensizlik, otorite boşlukları oluşturabilir. Yeni toplumsal yaklaşımlar gerekebilir. Politik hırslar, laiklik karşıtı görüşlerin açığa çıkmasına neden olabilir. Askeri hareketlenme artabilir. Hortum ve tayfunlar can alıcı zararlara neden olabilir.
7 KASIM
10.30 – 12.00 arasında Ay boşlukta. Önemli işlerinizi öğleden sonraya erteleyebilirsiniz. Beklenmedik bireysel davranışlarla karşılaşılabilir. Sosyal adalet sisteminin çarpıklının artması ve toplumsal sınıf aralığının iyice açılması yeni bir kriz doğurabilir. Vietnam, Çin, Japonya gibi uzak doğu ülkelerinden uluslar arası boyutta kriz yönetimiyle ilgili birleşik bir karar çıkabilir. Pakistan ve Hindistan arasında sert rüzgarlar esebilir.
8 KASIM
Yönetimler meydan okumalarla karşılaşabilirler. Meksika, Venezüella gibi Latin Amerika ülkeleri, ekonomi kartelleri ve IMF ye karşı yeni bir politika açıklayabilirler. Kişisel özgürlüklerle ilgili yeni guruplar oluşabilir. Maddi ve manevi değerlere fanatik saldırılar düzenlenebilir.
10 KASIM
Enerjilerin çok yoğun olduğu bir gün. Geçmişten geleceğe sorgulamalar farklı boyutlara taşınabilir. Yıkım habercisi şiddetli rüzgarlar esmeye başlayabilir. Sağduyulu yaklaşımlar ve tedbirli davranışlarla kısa vadeli geçici tedbirler alınabilir. Olaylara geniş açıdan bakmak gerekebilir. İyi bir organizasyon ve planlı hareketlerle çalışmaların ürünü toplanabilir. Piyasalarda idari mekanizmaların baskısı hissedilebilir. Düşünce ve duygularda fırtınalar yaşanabilir.
11 KASIM
Kuzu postlarının altından kurtlar çıkabilir. Yandaş ve dost görünenlere dikkat, ilişkilerin en zorlayıcı dönemi deneyimlenebilir. Risk bölgelerinde güçlendirme çalışmalarına hız verilmesini gerektirecek hareketlenmeler yaşanabilir. Doğal afetler can ve mal kayıplarına neden olabilir.
12 KASIM
Venüs gezegeni Oğlak burcuna giriyor. Mükemmellik aranırken, inançlar için güç gösterilerinin artacağı, özgürlükçü düşüncenin öne çıkacağı, samimiyetsizliğin, hoşgörüsüzlüğün hoş görülmeyeceği bir dönem. Güç ve iktidar çekişmeleri yaşanabilir. Bilinçli bir şekilde gündem saptırılmak istenebilir. Gereksiz güç gösterilerinin altında yatan aldatıcılık hissedilebilir. Değişim için şart olan geçici durumlar yaşanabilir.
13 KASIM
Dolunay Boğa burcunda gerçekleşmekte. Büyük skandalın ayak sesleri duyulabilir. Okullarda olası terör odaklı ve silahlı eylem son anda engellenebilir. Kandırmacılara karşı hazırlıklı olun, dayanılan ve güvenilen dağlara kar yağabilir. Sağlık sorunları ve bulaşıcı hastalıklar artabilir. Sağlık sektöründe tıbbi kayıtlarla ilgili sıkıntılar yaşanabilir.
14 KASIM
Evrende dişi enerji harekete geçebilir. Ev, yuva, yurt kavramlarıyla ilgili duygu ve düşünceler yoğunlaşabilir. İlişkilerde gerçekler su yüzüne çıkabilir. Banka ve para piyasalarında gerginlik tırmanabilir. Yatırımlarda uzun vade hedeflenebilir. İkili ilişkilerde dişi taraf ağır basabilir. Tüm sıkıntı ve dertlerden uzak bir hafta sonu planlanabilir.
15 KASIM
Kopan dananın kuyruğu kimin elinde kalacak? Dünya sahnesinde ilgi çekici gelişmeler yaşanabilir. Doğal denge ve düzenle ilgili sorunlar çıkabilir. Orman kanunlarının uygulanmak istenmesi sıkıntıları büyütebilir. Problemlerin çözümü, kişisel önceliklerden vazgeçilmeyle bulunabilir. Beklenmedik tuzaklarla karşılaşılabilir. Sataşmalar karşısında istenmeyen tepkilerin gösterilmesi gerekebilir.
16 KASIM
Mars gezegeni Yay burcunda. Uluslar arası güç gösterilerinin yoğunlaşacağı bir dönem. Özgürlük ve macera düşkünleri için güzel bir zaman, diledikleri gibi uzak diyarlara yelken açabilirler. Kuşku uyandırıcı, şüpheli hareketlerle karşılaşılabilir. Çözümsüzlük adına yeni komplo ve entrikalar planlanabilir. Baskınlarla yer altı faaliyetleri ortaya çıkarılabilir. Sosyal yaşamı kısıtlayıcı tedbirler alınabilir.
17 KASIM
Öğleden sonraki önemli işlerinizi yarına erteleyebilirsiniz, 12.00den gece geç saatlere kadar Ay boşlukta. Duygu ve düşünceler arasında köprü oluşturulması gerekebilir. İfadelerin soğuk ve hissiz olması, ihtiyaç duyulan samimiyeti vermeyebilir. Volkan gibi derinlerden yükselerek gelen patlamaların önüne geçilemeyebilir. Toplumsal liderlerle politik liderler karşı karşıya kalabilir. Fikir ayrılıkları atışmalara ve çatışmalara dönüşebilir.
18 KASIM
Ruhani liderlerin açıklamaları ortamları gerebilir. Özgürlük ve barış uğrana kayıplar verilebilir. Hoşa gitmeyecek yeni bağlantılar ve ilişkiler açıklanabilir. Politikacılar ve yöneticilerden, toplumsal baskıyı arttırıcı sert çıkışlar duyulabilir. Para piyasalarında, banka ve borsa işlemlerinde gelişmeler can sıkıcı olabilir.
19 KASIM
Ay sondördün konumunda Aslan burcunda. Tutarsız haberler ve duyguları etkileyecek konuşmalar gerginliklerin büyümesine neden olabilir. Kontrol edilmeyen egolar, beklenmeyen tepkilere neden olabilir. Çocukların ve masumların zarar görebileceği olaylar yaşanabilir.
20 KASIM
Olası her etki büyük bir tepkiyle karşılaşabilir. Dediğim dedikçi yaklaşımlar, problemleri iyice karmaşık hale getirebilir. Çarpıtılarak yansıtılan bilgiler bağnazlığı tetikleyebilir. Aşk ilişkilerinde kıskançlıkla ilgili sorunlar yaşanabilir.

21 KASIM
Güneş Yay burcunda. Yaşanacaklar karşısında tüm duygular ayaklanabilir. Bastırılan duygu ve düşünceler beklenmeyen bir şekilde açığa çıkabilir. Toplumlar arası etkileşim ve iletişim sıkıntıları büyüyebilir. Gerçekçi ve sağlam hedeflere yatırım kazanç getirebilir. Kolay yolu seçmek zararları arttırabilir. Geleneksel duygu ve düşünceler bir kenara bırakılarak, değişim rüzgarlarına ayak uydurmak gerekebilir.
23 KASIM
Merkür Yay burcunda. Uzay ve uzay teknolojileriyle ilgili yeni gelişmeler yaşanabilir. İlginç astronomik olaylar ve meteorlar dünyamıza yeni bilgiler getirebilir. Uluslar arası boyutta, ekonomik ve sosyal kalkınma konularında yeni sözleşme ve anlaşmalar gündeme gelebilir. Birleşmiş Milletler ve IMF den yapılacak açıklamalar piyasaları rahatlatmaya yetmeyebilir. Risk yönetiminde koordineli çalışmalar başarılı olabilir.
24 KASIM
Kaderi değişimler gerçekleşirken acı verici olaylar yaşanabilir. İnatçı ve hoşgörüsüz tutumların sürdürülmesi tepkilerin büyümesine neden olabilir. Yönetimlerin tarafsızlığının iyice ortaya çıkması güvensizliği arttırabilir. Kritik hükümler verilmesi, adalet ve hukuk sistemini zora sokabilir. Savunmasızlar ve çocuklarla ilgili yeni düzenlemeler yapılması gerekebilir.
25 KASIM
Çok önemli kararlar arifesinde, düşünce ve fikir birliği oluşturmak gerekebilir. Basın ve medya kuruluşlarıyla idari mekanizmalar arasında gerginlikler artabilir. Gerilimli ve tartışmalı toplantılar verimli olmayabilir. Çözümler tarafsız destekçilerle sağlanabilir. Bilinç ve anlayış patlamaları getirecek olaylar yaşanabilir.
26 KASIM
Bu gece uyarıcı rüyalar görülebilir. Aldatıcı duygu ve düşüncelere dikkat. Boş hayaller peşinde koşmak zararları arttırabilir. Ani çıkış ve kaçışlar tehlikeli olabilir. Risk değerlendirmelerinin iyi yapılması gerekebilir. Ekonomik ve politik çok ilginç gerçekler açıklanabilir. Yolunda gitmeyen plan ve programların gözden geçirilmesine ve yeniden yapılanmalara ihtiyaç duyulabilir.
27 KASIM
Yeniay Yay burcunda gerçekleşmekte. Plüton gezegeni çok uzun bir süre dönmemek üzere Yay burcunu terk edip Oğlak burcuna geçiyor. Bir seneden beri değişimin zorluklarını yaşadığımız yeni süreç sürprizlerle dolu. Yaratıcı potansiyelin çok yüksek olduğu bir gün. Yaratıcılık sanat alanında değerlendirilebilir. Hizmet sektörü ve servis sağlayıcılarla ilgili problemler yaşanabilir. Ani başlayan arkadaşlıklar ve aşklar uzun süreli olmayabilir.
28 KASIM
Provokasyonlara dikkat, olası maddi ve manevi zararların önüne geçilemeyebilir. Konuşmalar ve söylemler saygı ve sevgi sınırlarını aşabilir. Zarar gören ilişkileri düzeltmek zor olabilir. Büyük kuruluşlarda ve sanayi şirketlerinde çöküşler görülebilir. Olaylar karşısında hızlı reaksiyonlar, kaçışlar kayıpları arttırabilir.
29 KASIM
Spor karşılaşmalarında, fanatik olaylar ve protestolar artabilir.Tavsiye edilen çözüm yollarının iyi değerlendirilmesi gerekebilir. Önericilerin gerçek niyetleri anlaşılamayabilir. Azınlıklarla ilgili yeni gelişmeler yaşanabilir. Savunma gerektirecek önemli saldırılarla karşılaşılabilir. Hain pusulara düşmemek için savunma mekanizmalarının önceden harekete geçmesi gerekebilir. Kayıp haberleri üzüntü verici olabilir.
YAY BURCU
23 KASIM – 21 ARALIK
Dürüst, filozofik, cömert, iyimser, gayretli, hevesli, konuşkan, atletik, dindar gibi sıfatları bilgince kendine yakıştırmayı becerir. Değişken yapısıyla dikkat çeker. Tarafsız adil olmaya çalışır. Öğrenme ihtiyacı içindedir. Meraklıdır. Ayrıntılı inceleme potansiyeli yüksektir. Muhalefeti sevdiğinden yalnız kalabilir. Kimi zaman abartıp, mübalağa edebilir. Kendi isteklerine düşkün olabilir. Açık konuşması pervasızlığa dönüşebilir. Çabuk kızıp, öfkelenebilir. Seyahat etmeyi gezmeyi sever. Gökeşleğinin güneyinde bir takım yıldız olan Yay, Nişancı, Kavis, Rami, Sagittarius gibi isimlerle de anılır. Yönetici gezegeni Jüpiter’dir.
Indigo Dergisi Astroloji Servisi
Yazar: Gözde Baykara Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Gözde Baykara
Çevre Haberleri - Kasım 2008
gozbaykara@gmail.com
Orkinoslar 2 metreye varabilen boyları, 700 kiloya kadar varabilen ağırlıkları ve çok hızlı yüzebilme kabiliyetleri ile bilinen göçmen bir balık türüdür. Besin zincirinin üst basamaklarında olması sebebi ile deniz ekosisteminin önemli bir parçasıdır. Genellikle ton balığı olarak bilinirler, ancak bu yazının konusu olan orkinos türü ‘mavi yüzgeçli orkinos’ olarak bilinen ve sadece Japonların meşhur yemeği olan “suşi” yapmakta kullanılan tür. Garip bir şekilde sadece suşi için kullanılmasına rağmen mavi yüzgeçli orkinoslar, aşırı avlanma nedeniyle nesli tükenmekte olan hayvanlar arasında. Zira suşi, Japonların geleneksel yemeği olmakla birlikte yeni dünyanın statü sembollerinden biri olan popüler bir yiyecek maddesi.

Suşi aslında, Japonya’da sirkeli pirinç pilavı ile hazırlanan yemeklerin geneline denir. En popüler türü ise pirinç üzerine yatırılan çiğ balıkla yapılan nigiri suşidir. Suşi, çiğ balık dışında yengeçli, avokadolu, yumurtalı, hatta zencefilli olarak bile hazırlanabilir.
Orkinosun hikayesi ise şöyle:
Bir orkinosun ergin sayılabilmesi için 5 – 8 yaşında olması gerekir. Üreme çağına gelmiş olan orkinoslar her yıl yumurtlamak üzere binlerce kilometre yol katederek sıcak denizlere gelirler. Birkaç hafta boyunca yumurtlama bölgelerinde bulunurlar. Orkinoslar dünya denizlerinde yaşayan en hızlı balıklardan biridir. Bu nedenle avlanabilmeleri için yumurtlama zamanları beklenmesi gerekir. Bu zamanlarda avcılar devasa orkinos tekneleri ve devasa ağlarla balıkların etrafını çevirir ve o sırada yumurtlamakta olan hayvanı ağlarla ve kocaman zıpkınlarla tekneye çekerler. Balık, bazen hemen teknenin içinde parçalanıp soğuk hava depolarına kaldırılır, bazen de kocaman kafeslerin içine alınıp balık çiftliklerine götürülür. Kafese alınan bir orkinosların bazıları korkudan ve stresten delirir ve kendini kafesin parmaklıklarına vurarak intihar eder. Çiftliğe sağ salim getirilen orkinos bol yağlı yiyeceklerle iyice semirtilir, yeterince büyüdüğüne kanaat getirilince öldürülür ve parçalanıp suşi memleketlerine gönderilir.
Bu devasa suşi endüstrisi elbette ki yukarda adı geçen küresel orkinos endüstrisi ile birlikte çalışır. Dünyanın tüm denizlerinde her yıl binlerce ton orkinos yasal olarak, binlercesi de kaçak olarak avlanır. Karada ise milyon dolarlık satışlar yapılır, büyük miktarlarda paralar kazanılır, gelecek yılın av kotaları belirlenir, kaçak avlanmaya karşı tedbirler alınması kararlaştırılır, dünyanın her yerinde aileler Japon restoranlarında balığımızdan yiyip refaha ve statüye doyarlar.
Tüm dünyada yılda kaç ton orkinos avlanacağına 41 ülkede temsilcilikleri bulunan ve AB tarafından tanınan ICCAT ( International Comission for the Conservation of Atlantic Tunas) karar verir. Orkinos popülasyonunun büyük bir hızla azalması ve orkinos sayısının tehlikeli bir biçimde düşüşü nedeniyle tüm dünyadan bilim insanları ICCAT’in 2006 yılı toplantısında konunun önemini vurguladılar ve bir sonraki yıl için ideal olan av kotasının 15.000 ton ile sınırlandırılması gerektiği görüşünü sundular. Bu görüş, tamamen gözardı edildi ve yıllık kota 30.000 olarak belirlendi. İlerleyen yıllarda da bu küresel vurdumduymazlık değişmedi, yıllık kotalar bilimin ve sağduyunun değil, devasa küresel orkinos endüstrisinin yararına olacak şekilde belirlendi. Bu arada yukardaki sayılar sadece yasal olarak avlanabilecek balık miktarını ifade etmekte, kaçak olarak avlanan balıklarla birlikte yaklaşık iki katına çıkmakta…

Türkiye söz konusu olduğunda durum daha ilginç bir hal alıyor. Suşi, ülkemizde pek bilinen bir yemek bile olmamasına rağmen Türkiye, 2001 yılından beri bu pazarın içinde ve Türk balıkçıları yıllardır Japonya’ya gönderilmek üzere her yıl balığın yumurtlama zamanlarında denize açılıyorlar. Hatta Türk orkinos filosu pazarda son derece yeni olmasına rağmen kaygı verici bir hızla büyüyen bir filo. ICCAT’in Türkiye’ye her yıl verdiği av kotası yaklaşık olarak 800 tondur. Bu kota Türk filolarının kapasitesinin çok altında olduğundan Akdeniz’de kaçak avcılık kontrol edilemez boyutlara vardı.
Tüm bu nedenlerle dünya denizlerinde avlanacak orkinos neredeyse kalmadı ve tüm dünyada büyük bir sektör olan orkinos avcılığı; hırs, cehalet ve modern dünyanın en büyük hastalıklarından biri olan “gündelik ve yüzeysel yaşama biçimi” nedeniyle kendi kendini bitirme noktasına geldi.

Neyse ki suşi onlarca farklı malzeme kullanılarak da hazırlanabiliyor.
İndigo Dergisi Çevre Haberleri
Yazar: Uzay Gökerman Tarih: 01 Kas 2008
Başyazar: Uzay Gökerman
Indigo Dergisi - Kasım 2008
uzay@indigodergisi.com
Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk’un Nobel’den sonra yayınladığı ilk olması bakımından herkes tarafından merakla beklenen bir romandı. İlk baskısının kaba tabirle kafadan 100.000 adet yapması da bunun göstergesi. Orhan Pamuk edebiyat tarihimizin en çok tartışılan yazarlarından biri haline geldi. Romancılığı bir tarafa yazarlığı tartışıldı. Kitaplarını kimsenin bitiremediğinden dem vuruldu. Kuşkusuz bütün bunların haklı sebepleri de vardı.
Nobel’den sonra Benim Adım Kırmızı isimli romanı bir kere daha okuma ihtiyacı duymuştum. Çünkü yine o Nobel için, Akademi önünde toplantı sırasında okuduğu metin çok fazla rahatsız etmişti. Bir sürü Türkçe yanlışı sadece beni değil, birkaç yazarı da düşündürmüş olacak bu metni masaya yatırmışlardı. Benim Adım Kırmızı’yı bir de bu gözle okurken, 1998 yılında ilk okumam sırasında sayısız detayı gözden kaçırmış olduğumu fark ettim.
Türkiye’de birçok genç yazar, Orhan Pamuk’un yaptığı Türkçe yanlışları yüzünden bir kenara atılıveriyor.
Masumiyet Müzesi de en az diğerleri kadar Türkçe yetersizlikleri ve hatalarıyla örülmüş bir roman. Bilgi yanlışlarının da olduğunu fark ediyorsunuz. Örneğin aklımda kalan bir örnek vereyim; belediye bandosunun Mozart’ın cenaze marşını çaldığını söylüyordu bölümlerin birinde. Mozart’ın ve birçok bestecinin cenaze marşı olduğunu biliyoruz; ancak dünyada ve Türkiye’de çalınan o değil.
Kitap tutkulu bir aşk üzerine kurgulanmak istese de bu tutkuyu biz sadece yazarın saplantılı davranışlarında görebiliyoruz. Yani kahramanımız Kemal, Füsun’u çok seviyor, bunu sürekli sözlerle de ifade ediyor ancak yazar olmanın temel unsurlarından bir tanesi olan duyguların yazı şeklinde imgelenmesini bu romanın içinde göremiyoruz. Belki de hedeflenen de değil, kim bilir? Beni en çok rahatsız eden de saplantılı âşığın, giderek âşık olunan kişinin sahip olduğu, dokunduğu ya da baktığı tüm nesneleri çalarak evine taşıması ve onlarla kurduğu fetişist ilişki. Aslına bakılırsa bu durumun kimilerince anlaşılır olduğunu da biliyorum. Aşkın insanı şekilden şekle soktuğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
Sevdiğiniz kişinin çantasından çıkan ve onun kokusuyla yoğunlaşmış küçük bir kâğıt parçasını yıllar sonra üzerinde kokudan eser kalmasa da koklamaya çalışıp o ilk elinize geçtiği anda hissettiğiniz duyguya geri dönme anı gibidir böyle nesneler kurulan ilişki. Çalma saplantısı aşkın insanı ne hale getirdiği anlama bakımından güçlü bir imge olsa da çokça başvurulan bir yol olduğu için edebiyata katkısı tartışılır.
Ancak müze imgesi, romanın da bu formatta, müze rehberi gibi kaleme alınması bizim açımızdan fazlasıyla yenilikçidir. Zaten Orhan Pamuk’u edebiyat dünyasında olmasına neden olan şey de belki yazdıklarının edebi gücü değil de form olarak getirdiği yeniliklerdir. Kara Kitap’ın yayınlandığında ses getirmesinin nedenlerinden bir tanesi de o güne kadar yazılmış kitaplar içinde farklı bir duruşu olmasındandı. Benim Adım Kırmızı’nın da farklı bir formatı vardı. Geleneksel Türk romancılığının dışına çıkılmıştı. Zaten Nobel’e giden yol da bu şekilde açılmıştı.
Kitapta, uzun cümlelerle tartışılan bekâret sorunu da fazlasıyla yer kaplıyor.
Yıl 1975, dünyada 1968 gençlik hareketi etkisini yitirmiş, cinsel devrim belli bir noktaya gelmiş, Türkiye henüz o çizgiye yaklaşamamış. Romanımız o tarihin içinden bize bir kesit sunuyor.
Sorun, kızların kendilerini kolay ya da zor bir erkeğe teslim etmeleri ve kızların bu durum karşısında aldıkları tutuma göre adlandırılmaları ya da anılmaları.
Kadın ile erkeğin “arasına gire(miye)n şeyin” edebiyat dünyasında bir türlü doyasıya yaşanamamasının ya da yaşandığında tam olarak toplumla örtüşememesinin çok ilginç bir tarihi ve süreci vardır.
Orhan Pamuk bir aşk romanı yazayım derken tam bir sosyolojik olayı masaya yatırmış oluyor. Ele alış tarzını ve havasını bir türlü sev(e)medim.
Bir kadının erkekle birlikte olmaya karar vermesi ve sonuna kadar gitmeye (bu deyimi yazardan ödünç alıyorum, sürekli bunu kullanıyor) cesaret etmesindeki ölçütün ne olduğunu ben hala çözebilmiş değilim. Bir yazar olarak bu ilişkiyi fazlasıyla kurguluyorum romanlarımda. Ama kurarken belki kendi (arkaik) romantizmimden olacak aşk unsurunu fazlasıyla önemsiyorum.
Kuşkusuz Orhan Pamuk’un Kemal’i ve Füsun’u birbirlerini çok seviyorlar. Ancak o ilk buluşma günü Füsun’un tutumunu anlamam çok kolay değil. Yazar, Kemal’in ağzından bunu şaşkınlıkla anlatıyor. Füsun’un kendi kendine soyunması belki de insanı seksten soğutacak kadar basit anlatılıyor. (Açıkçası Benim Adım Kırmızı’da Kara’ya oral seks yapan Şeküre’nin o anı bile çok daha erotizm kokuyordu. İnsanı etkiliyordu.) Sonra da sayfalar boyunca, herkesin ağzında bu var. Romanın içine girip çıkan bütün kahramanlar sanki bunu düşünüyor ya da buna göre sınıflanıyorlar. Özellikle kadınlar elbette. (Yanlış bulmuyorum, yanlış anlaşılmasın! Estetik imge olarak değerlendiriyorum.)
Bekâretini kolay verenler, vermeyenler ya da belli bir güvence karşılığı (banka teminat mektubu-evlilik de diyebiliriz buna) verenler romanın içinde uzun süre konu ediliyor.
Bir romanı iki sayfanın içinde özetlemeye ve değerlendirme çalışmanın güçlüklerini yaşıyorum şu an. Biraz da kişi olarak Orhan Pamuk’u konuşalım ve bitirelim.
Orhan Pamuk, Dostoyevski’nin adımlarını izleyen bir yazar. Onun gibi yazmaya, hissetmeye çalışıyor. Bu nedenle de zorlanıyor. Kar’daki havayı Cinler’de bulmuştum. Ancak Kar romanıyla birlikte rahatladığını, üzerinde büyük bir ağırlık gibi taşıdığı şeyi attığını yazmıştım bundan beş yıl önce bir başka platformda.
Orhan Pamuk’un sevilmezliği, edebi kişiliğinden değil; hiçbir yere ait olmayan politik duruşundan kaynaklanıyor. Türkiye için tabu niteliğindeki Ermeni ve Kürt meseleleri hakkında, sanki Türkiye’de yaşamayan biri gibi yorum yapmış olmasaydı Nobel’den sonra bu toplum onu baş tacı ederdi kuşkusuz. Ama o kalktı, benim de çok fazla eleştirdiğim bir aydın duruşuyla Türkiye’yi ölçüsüzce eleştirdi. Ne söylediğinizle birlikte nasıl ve nerede söylüyor olduğunuz da çok önemlidir. Bu kuşkusuz Orhan Pamuk’un linç edilmesini gerektirmez. Ama bir Orhan Pamuk karşıtlığı varsa bunun gerisinde yatan şeyin politik söylemden kaynaklanmış olduğunu da görmemiz gerektiğine işaret eder.
Top yekün reddetmekle, ona sahip çıkmak aynı duruşu ifade eder. Ben her ikisinin de yanlış olduğunu düşünüyorum.
Son olarak bir başka yerde de yazmış olduğum bir cümle ile bitireyim.
Orhan Pamuk sadece edebiyatla yatıyor ve edebiyatla kalkıyor. Edebiyata ne veriyorsa onu da geri alıyor. Onun yaşam biçimi, edebiyatla kurduğu ilişki benim için platonik bir aşk hikâyesi. Çok seviyorum ama yaşayamıyorum. Bu bile Orhan Pamuk’u benim gözümde ayrı bir yere koymaya yetiyor.
Yazar: Nihal Demir Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Nihal Demir
Indigo Dergisi - Kasım 2008
nhldmr@gmail.com
İnsanlığın köklerine ilişkin bilgilere her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Bu kez bulunan bilgi ateşle ilgili. İsrail’de yapılan yeni araştırma, insanoğlunun yaklaşık 790 bin yıl önce ateş yakabildiğini ve bu yetenek sayesinde Afrika’dan Avrupa’ya göç edebildiğini ortaya koydu.
İbrani Üniversitesi’nin, Ürdün nehri kıyısındaki arkeolojik bir alanda bulunan çakmak taşları üzerinde yaptığı analizler, erken medeniyetlerin ateş yakmayı öğrendikleri ve bunun bilinmeyen topraklara göç etmek için bir dönüm noktası olduğunu gösterdi. 2004 yılında bölgeyle ilgili yapılan başka bir çalışma, insanın erken çağlarda, yanmakta olan ateşi kontrol altına aldığını ortaya çıkarmıştı. Ancak yeni araştırmada, tarih öncesi insanların ateş yakmayı da bildikleri anlaşıldı. Araştırmacılar, bu bağımsızlığın insanların kuzeye göç etmelerini kolaylaştırdığı kaydetti.
Araştırmayla ilgili konuşan arkeolog Nira Alperson-Afil, yeni verilerin, bölgede var olmuş birçok medeniyet tarafından ateşin kontrollü ve sürekli biçimde kullanıldığını ve bu toplulukların doğal ateş kaynaklarına bağımlı olmadıklarını gösterdiğini söyledi. Alperson-Afil, eski insanların kendilerini avcı hayvanlardan korumak, sıcaklık ve ışık için ateşi kullandıklarında, insan olmayan yabancı bölgelere gidebilmek için yeterli güvenliği sağladıklarını belirtti.
Araştırma sonuçları, “Quaternary Science Reviews” dergisinde yayınlandı.
Yazar: Burcu Özgeçen Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Burcu Özgeçen
Indigo Dergisi - Kasim 2008
ozgecenburcu@yahoo.com

Güvensizlik duygumuz ve güvende olmadığımız hissi bizi hep onay ihtiyacının içinde kendimizi bulduğumuz durumu yaratır. Onay ihtiyacının bitişi, tüm gelenin siz olduğunu kabul etmektir, tüm öğrendiklerinizin, tüm yaşananların siz olduğunu… Özetle tüm deneyimlediğinizin siz olduğunu… Bunu çok yoğun hissettiğim ve çözümlendiğim şu anlarda, her sıkıştığımda yaslanacak bir omuzun var olması illüzyonunu sonlandırıyorum… Bu gücümü kabul etmektir. Tüm evrendeki her varlık güçlüdür ve kendi merkezinde bir varlık halidir, eğer isterse bunu gören, istemezse bundan kaçan… Şu an oynadığımız ve hep oynadığımız oyun bu aslında… Bunca karmaşa arasından kopup geliveren en sade bilgi: sen sendin ve sensin ve sen olacaksın… Tüm deneyim bununla akıyor… Merkezlenme.
Kim merkezlenir? Ve nereye merkezlenir? Ben kimdir? Bütünden ayrı mıdır?… Yanıt çok basit aslında…
Algı kapını açtığında var olan her şey sensin… Bizim yaşadığımız her deneyim ondan öğreneceğimiz(hatırlayacağımız) bir bilgi ile geliverir… Şu zamanda yaşayan pek çok insan kendisine acı gelen deneyimleri topraklamaya çalışıyor… Çaba ve yapılması gereken zihinsel algıları içinde dönenip durarak… Bunları yazarken çalışan zihnim aslında mutlu ve güvende, haz ve coşkuda olduğumun ve tüm bunların tüm yaşadığım ne varsa tüm bunlardan bağımsız olduğunun ayırdında değil… Olmasını beklemiyorum zaten, o sadece oyunumun bir parçası, eğer ben seçer ve istersem… Zihnin ötesindeki sizi görmek anlamsız mutluluk gibi bir hisle gelir… Yaşadıklarınızın trajikliği şeklinde zihinsel algıların dışından gelen sestir o… o anlamsız, tanımsız, tüm var oluşu nedensiz şekilde içeren ve adına enerji dediğimizdir… Bu var oluşun kendisidir… Ondan gelen ve ondan olan ve ona dönen yine… İşte tanrıyla birlik deneyimine açıldığımız o noktadayız… Ben burada şu an tüm varlığımla oturuyor ve yazıyorum… Tüm varlığım tüm vehcelerimi kabul ediyor, onları yargılamadan… İçimde var olan her şey olma hissi bu, yargılamadan… Acı zihnimin yargısına kapılırsam hissettiğim cehennemdir… O bir zebani değil, sadece bir deneyimdir… Ama bilinçli, ama bilinçsiz seçilen…
Bu gün bir soru sordu zihnim, gittiğim deneyimlediğim yolun ötesi var mı?… aynı yolla yapılan bir ritüeli sorguladı ve dedi ki, bundan daha yüksek frekanslara açılabilen daha farklı bir enerji çeşidi var mı?… Sorumu sordum, bir süre geçti ve ardından bir daha sorduğumda gelen yanıt içimdendi, dış dünyada bir tepkiyi karşılıyordum o sıra… Dış dünyaya takılsaydım o yanıtı duyamazdım içimden, dedi ki sen güvende olup olmadığını sorguluyorsun ve güvendesin… Buna anda tekâmül denir… Ve eğer biz açıksak her an bize bilgi gelir, karşımızdakinden bağımsız size akan ve karşımızdakinin aracı olduğu… Ben buna kendini sevmek diyorum, kendi gücünü fark etmek ve acının bitişi… Bunu hissettiğim anlarda sonsuz bir güven ve mutluluk hissi kaplar içimi, tüm yargılardan bağımsızlaşırım ve aşık olurum… İçim sevinçten taşar…
Ben, ben olmaktan her geçen gün daha da mutluyum ve bunun bir sebebi yok, sebep benim, sebep varoluşun kendisi, sebep fark edebildiğim her an, varoluşun kendisine aşık olmam…
Yazar: Hülya Balıkavlayan Yüce Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Hülya Balıkavlayan Yüce
İndigo Dergisi, Sağlık - Kasım 2008
hulyayuce1974@gmail.com
Reiki çalışmaları hem bedeni hem zihni rahatlatmak için çok iyi bir yol, ama tek değil. Bu noktada , Reiki’ye ek olarak, kişisel olarak kullandığım ve çok eğlendiğim iki rahatlama metodunu tanıştırmak istiyorum.
1) Progresif rahatlama
Bu muhtemelen en kolay rahatlama yöntemi. Tek bir beden bölgesini rahatlatmak için,örneğin eliniz diyelim, elinizdeki bütün kasları yapabildiğiniz kadar gerin, ve bu işe bütün bilinçli enerjinizi verin. Daha fazla germeniz imkansız olduğu an, aniden serbest bırakın. Bu tam rahatlamayla sonuçlanır. Çok kolay görünüyor ama iyi yapmak isterseniz oldukça zor. El farkında olmadığımız pek çok kasa sahip. Bilinçsiz olarak gerilmeyi sürdürme eğiliminde bulunur. Bütün kasları gererek ve serbest bırakarak, kendimizi birikmiş mutsuzluklardan özgürleştirebiliriz.
Kaslarımızı germe nedenimiz rahatlamanın dilini unutmuş olmamız. Ancak, rahatlamaya gerilmenin karşılaştırmalı bir durumunu başararak ulaşabiliriz. Bu karanlığı aydınlıkla ve aydınlığı karanlıkla tamamlamakla aynı şey. Biri olmazsa , diğeri anlamsız. Bu metod, bedenin bütün bölümlerine uygulanabilir, ama elle başlamanın en kolay yol olduğunu düşünüyorum
2) Otojenik eğitim:
Bu , yaklaşık 50 yıl önce , bir Alman doktor, Profesör J.H.Schultz tarafından bulundu. O, Berlin’de bir hastanenin nöroloji servisinde çalıştı ve bazı hastalarıyla hipnoz denedi.Yıllar sonra , hastalarının çoğunun hipnoz başlangıcında bir sıcaklık ve ağırlık hissettiklerini gözledi. Bu sıcaklık ve ağırlık hissinin rahatlamayla ilgili olduğunu düşündü ve daha sonra bunu hastaları sıcaklık ve ağırlığa teşvik ederek denedi. Sonuç bir rahatlamaydı. Normal olarak, otojenik eğitim iki aşamalıdır.
İlki öncelikle bedenimizi rahatlatmamıza yardım eder. İkincisi zihni uyarır ve bize istemsiz beden fonksiyonlarını,nabız gibi, idare etmek için egzersizler verir. Burada sadece ilkini açıklayacağım. İkinci aşama egzersizleri bir öğretmen gözetiminde yapılmalı.
İlk aşama herhangi bir fiziksel zorluk olmadan, herhangi biri tarafından herhangi bir yerde yapılır.İki temel aşaması var.ilkinde bedenimizde rahat bir ağırlık hissetmeyi öğreniriz ve ikincisinde yatıştırıcı sıcaklık hissederiz.
Egzersizler:
Kollarınız yanda uzanın, avuç içleriniz zemine değsin ve yapabildiğiniz kadar iyi rahatlayın. (Çok yorgun olmazsanız daha iyi olur, çünkü egzersiz sırasında uyuyabiliriz.
Uyumak sadece bizi egzersizi kaçırmamıza neden olacak kadar geri alır.) Herhangi bir spor gibi, pozitif sonuçlar almak istiyorsanız günlük çalışma gerekli. Bir kez bedeniniz nasıl rahatlanacağını hatırladı mı , çalışmalar gereksizdir veya düzensiz yapılabilir. Bu metodu 15 yaşındayken okulda biriken stresle savaşmak için öğrendim. Şimdi bu şekilde ne zaman hissedersem kullanıyorum, genelde geceleyin uyumaya başlarken.
Birkaç derin nefes al ve kendine altı kere “ben tamamen rahatım” de. Solaklar için sol eli önce kullanmak daha kolay olur çünkü “kalbe daha yakın”(daha fazla ego tanımlaması).
Sonra tekrar et: “ Ben tamamıyla rahatım” ve altı kez “ Sağ elim rahat bir şekilde ağır.”
Her egzersizden sonra vücudunuzu nazikçe gererek, ayak parmaklarınızı kıpırdatın, yüz kaslarınızı oynatın ve birkaç derin nefes alın. Kendinize “Tamamen canlı, rahat ve iyi ruh hali içindeyim.”deyin ve gözlerinizi yavaşca açın. Sonraki 15 dakika için araba veya herhangi bir araç sürmekten kaçının, ve “normale dönene kadar” kendinizi serbest bırakın. Egzersizden sonra birkaç dakika için kendinizi uykulu hissedebilirsiniz. Eğer ağırlık hissetmezseniz,endişelenmeyin, sadece yatak örtülerine karşı teninizi hissedin, bunun yarattığı yumuşak basıncı hissedin ve başarıya giden yoldasınız. Ayrıca sizi rahat ve dinlendirici bir şekilde aşağıya çeken küçük ağırlıklar veya yerçekimi hayal etmeniz de mümkün. Egzersiz süresince bir nedenden dolayı rahatsız olursanız, derhal bırakın, bedeninizi gerin, parmaklarınızı oynatın, yüz kaslarınızı oynatın ve derin birkaç nefes alın. Gözlerinizin açılmasına izin verin ve kendinize “ tamamen canlı, rahat ve iyi ruh hali içindeyim” deyin. İlk egzersizi bir hafta boyunca veya bunu kolayca hissedene kadar uygulayın, sonra bir hafta kolunuzun aşağı tarafına (dirseğe kadar), bir hafta yukarısına uygulayın. Her zaman rahatlama formülüyle karışık 18 cümleyi söyleyin.
“ Sağ kolum rahat bir şekilde ağır.” (6 x)
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
“ Sağ kolumun aşağısı rahat bir şekilde ağır.” (6 x)
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
“ Sağ kolumun aşağısı rahat bir şekilde sıcak.” (6 x)
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
Sağ kolunuzu rahatlatmayı başardığınızda, sol ele geçin. Sonra sağ ayak, sağ bacak ve sağ kalçanıza doğru yukarıya hareket edin.
Sonra sol ayak gelir, vb. İki kolu da rahatlatabildiğinizde, egzersizi değiştirin ve her kol için bir emir kullanın. Bir daha üçe bölmeyin. Aynı şeyi ikisini de rahatlatabildiğinizde bacaklarınıza da yapın.
En sonunda başa vardığınız da, ağırlığı “aydınlıkla” değiştirin. Çünkü ağır bir baş
rahatsız olabilir. İkinci aşama sağ kolunuzda önce “rahat bir şekilde ağırlık” hissetmek ve
sonra “yatıştırıcı sıcaklık” hissetmektir . Aşağıdaki senaryoyu uygulayın:
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
“ Sağ kolum rahat bir şekilde ağır.” (6 x)
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
“ Sağ kolum sakinleştirici bir şekilde sıcak” (6x)
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
“ Sağ kolum sakinleştirici bir şekilde sıcak” (6x)
“ Tamamen rahatım.” (1 x)
“ Sağ kolum sakinleştirici bir şekilde sıcak” (6x)
Şimdi aynı modeli izleyerek Solar Plexusunuza kadar yukarı gelin. Sonra ,” Solar Pexusum enerji ile akıyor.” (Neşeyle ışık yayan bir enerji.) deyin. Başınıza vardığınızda,kimse sıcak bir başa sahip olmak istemeyeceğinden “başım sakinleştirici bir şekilde serin” deyin. Bu talimatları şu şekilde bir formülle karıştırmak yardımcı olabilir.( ama zorunlu değildir): “Her nefes verişimde bütün gerilimler ve endişeler bedenimi terk ediyor. Her nefes aldığımda daha ve daha çok rahatlık( veya sıcaklık, rahat bir şekilde ağırlık.)bedenime giriyor.”
Çoğumuz, bir iki günlük bir çalışma ile ağırlığı kolaylıkla hissedebiliriz. Ama eğer iki hafta sonunda hissedilmiyorsa bunu geçin ve “sıcaklık” egzesizine devam edin. Bazı insanlar bu şekilde daha kolay başlarlar.
Biliyorum ki hem bedeninizi hem de zihninizi bu metodu kullanarak çabuk ve etkili bir şekilde rahatlatabileceksiniz.10 yıllık eğitimin ardından anlatılan 2 basamağı 20 saniye içinde bitirebiliyorum.
Bu metod İkinci Derece Reiki ile bağlantılı olduğunda çok iyi çalışır.
Yazar: Türker Ercan Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Türker Ercan
İndigo Dergisi – Kasım 2008
freespirit_177@hotmail.com
Mış’lı geçmiş zamanlarda yaşanan bir ibret hikayesidir. İbret almak isteyenlere ücretsizdir. Maliyeti bile istenmez. Tamamen bedava! Derdi ve zoru aşk olanlara sesleniştir! Bu yazı baştan yanlış anlaşılmaya çok müsait olmasına rağmen sonunda da doğru anlaşılmaya son derece müsaittir! Biraz sabır ve emek gerektirir. Sabırsızlar boşa kürek çekmesin!

Üç ses, tek hece ve tek kelime. O yaşanan en büyük tecrübe. Adı “Aşk Şarabıymış”. Hem de yıllanmış! Üzerinden uzun yıllar akmış! Geriye de çok kaliteli bir şarap bırakmış! Bu şarabın adı “Aşk’mış”! Sonra bir gün “Aşk”,dönüp gerilere şöyle bir bakmış. Hemen sonra başını bugüne çevirip aradaki farkı anlamış! Anlaması ile yıkılması aynı anda yaşanmış. “Aşk Şarabı”, sarhoş olup gerçeği inkar etmek için kolları sıvamış. Böylece o da yaşadığı şokun tesirinden dolayı “Yalan Rüzgarında” kendi rolünü almış! Yalanlar alemine o da ayak basmış. Acaba! “Doğru” eskidende hiç yaşanmadı mı diye düşünerek derin düşüncelerin içine dalmış. Eski ile yeni arasındaki belirgin farkı anlamakla beraber aslında hiç değişmemiş olan farksızlığı da yakalamış. “Aşk” artık bizatihi “mecnun” olup çöllere dadanmış.
Ama ne fayda! Çöllerde de rahat yok! Akrepleri kandırmayasın ve aşk diye çölleri kendinden geçirip asıl ateşe bulamayasın diye çölden de kovalanmış! “Aşk” şaşkınlıklar içinde kalmış ve sığınacak liman aramış. Aradıkça bulamamış. Bulduğunu zannettiği her limanda yuhalanmış. Kaçmış ve kovalanmış. Kaçan kovalanırmış yalanı da bu gerçeğin çarpıtılmasıyla ortaya yayılmış. Aslında kaçan insanın kendisiymiş. Kovaladığı ise dışarıda bulduğunu zannettiği gerçekmiş. Bu nasıl bir işmiş ve neymiş?

“Aşk” neymiş? Emek mi? Seçim mi? Tercih mi? Sahip olmak mı? Yada olmak mi? İnsanların nazarında henüz ne idiğü belirsiz bir şeymiş. “Aşk” neymiş? Bu sorunun cevabını “Aşk” bile bilememiş. Bu kadar belirsiz ama o derece belirli yaşanan en tuhaf gerçekmiş! Bu joker yapı artık fayda derdiyle dolup taşmış olan insanlar için kullanılabilecek en ehveni şer olarak kabul edilmiş.
Belirsizlik, “Aşk’ı” günah keçisi ilan edivermiş. “Kolay kılıf, ucuz maliyet”! Hemen teslim olunan seçim! Sokaklara düşmüş artık aşkın baş döndüren efsanesi ve bit pazarında satılmaya başlamış “Aşk’ın” engin geçmişi. Yıkılmış ortalık, ağlamış gökler! Göklerdeki merhamet insanlığı ağlayarak seyreder. Gökler ağlar ve merhamet sunulur! Yerlerde ise bir sancı! doğum var! Masumiyeti doğurmaya gebe yerler! Doğuramadıkça da acılar içerisinde kıvranarak çıkış nerede derler.
Derdin büyüğü neyin küçüğüdür? “Aşk” artık sorulara aşık. Sorularda buluyor bir yeşil ışık. “Filo-Sophia” ile olmuş artık tanışık. Derin soruşturmalar ve çetin çile devri! Aşk soruvermiş yine : Bu halde neyin nesi? ve kelebek etkisi, tetiklemiş soruların hepsini. Canını en çok yakan ise bu soruları ben kime soruyorum sorusu imiş. Ardından daha da can acıtanı gelmiş: Ben neyim? Niçin kendimi bilmeden kendimden geçmekteyim? Varlık muhasebesinin ben neresindeyim? Varlığımdan bile emin değilim ki güven hesabımı neye göre yapıyor ve nasıl değişmez ve sarsılmaz bir rahatlık hayali ile kendimi avutuyorum? Ben ne yapıyorum?
Artık “Aşk” olmuş gerçekten bir sarhoş. Sarhoşlukta bulmuş sıcacık bir kucak ve biliyormuş ki bu kucakta onu bir gün bırakacak. “Elden ne gelir, kader bu emir” deyip dalmış sarhoşluğun geçici bağrına ve aramış bulacağını ümit ettiği gerçeği ve bulamayıp tekrar yıkılmış onun bütün sahte kimliği! Aradan çok uzun zamanlar geçmiş. Zaman bile ihtiyarlamış ve nefesten kesilmiş. “Aşk” vazgeçer mi hiç varlığının garantisinden, o yok olmak istemiyormuş insanların gönlünde hiçbir dem! İnsanlar demiş bir gün. İnsanlar! Ne kadar da tuhaf yaratıklar. Bazen ins oluyorlar bazen de nas. Hatırlamak ile unutmak arası geçen bir salınım titreşimi. İnsan kendisini bilmeli.
Peki o ibret hikayesi neydi diyeceksiniz şimdi. İçinize bakın göreceksiniz. Bu yazıyı içinizde çoktan yazmış olduğunuzu bileceksiniz. “Aşk’ın” bu geçmişi ile bir şekilde kesişeceksiniz ve ibret hikayesini kendi şarabınızla beraber içip çöllere yerleşeceksiniz. Çöllere can verip bir cennet yeşerteceksiniz. Bunu başaracaksınız. Bu başarıda insanlığa bir ibret olacak. İnsanlık aşkla ağlayacak ve olmaz hayallerin tümü çıkış yolu bulup olmaya başlayacak. Ağlayacak gökler ve yer masum doğumunu yapacak. Masumiyet doğunca ağlayacak. Sizde ağlayacaksınız. Sevinç gözyaşlarını ilk defa tadacaksınız. Olup olup şaşıracaksınız ve şaşkınlık haliyle de barışacaksınız. Barış ilan edip ruhunuza kendinizle olan savaşı sonlandıracaksınız.
Yazar: Rüya Yüksel Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Rüya Yüksel
İndigo Dergisi - Kasım 2008
Ruya.Yuksel@pernod-ricard-istanbul.com
Bir sabah kendimden kendime bir sesle uyandım, horluyormuydum ne? Evet evet öyle olmalıydı… Nefes almakta güçlük çekiyordum hemde kendimi sağlıklı hissettiğim bir dönemde.

Gürültüyle cıkan nefesimin sesi bana bedenimle ilgili bir farkındalık yaratmıştı. Neredeyse hiç horlamayan ben artık bedenimde biriktirdiğim fazla kilolarımdan ötürü horlar olmuştum. Bu tabi ki herkes için geçerli bir neden olamazdı ama benim için böyleydi. “ Nefes almakta zorlanmaktaydım…”
O anda beni en çok etkileyenin “Bedenimde biriktirdiğim fazla kilolarım” olmuştu. Buna neden ihtiyaç duymuştum? Aslında neleri biriktirmeye çalışıyordum? Bedenim şu anki durumuyla bana bir şey mi anlatmaya çalışıyordu? Bir mesajı vardı bana vermek istediği ama neydi?
Şüphesiz herkesin kilolu olması için bir sürü nedeni vardır. Kimilerinde beden kimyası değişime uğramıştır, iyileştirme sürecinde dışardan alınan yardımlar, ilaç vs istemsizce kilo oluşumuna neden olmuştur. Bu durum iyileşme süreci tamamlandığında biter.
Ancak benim içinde bulunduğum durum hiç te öyle değildi. Sağlıklıyken kilo almaya başlamıştım ve bu birikim tamamen benim içsel düşünce yapımın bana yarattıklarıydı.
Bir doktor arkadaşım şöyle derdi “Her zaman çok yemek yiyen kilo almaz ancak her kilo alan mutlaka yiyordur.” Galiba ben bu kategoriye giriyordum. Nedense son günlerde yediklerimden keyif almaya başlamıştım.
İçinde bulunduğum ruh halinin beni rahatsız etmeye başladığını farkettim. Artık giydiğimi yakıştıramaz, gittiğim yerlerde de kendimle meşgul olmaktan zevk alamaz olmuştum ve giderek sosyallikten uzaklaşıp kendi içime dönmüştüm. Orada beni benden başka kimse rahatsız edemezdi. Ama beni asıl rahatsız edenin de ben olduğumu algıladım. Anladım ki kendimi, gerçeğimi inkar etmekteyim ve kendimi yadsımaktayım.
Sonuç: Bu duruma bir son vermek! Rejim yapma kararını aldım…
Rejim yapma kararı aldıgım süreç içerisinde kendimi gözlemledim. Kendim derken tabiki zihnimden sözetmekteyim. Sürekli konuşan zihnimden. İçerden yada dışardan aldığı her sinyali değerlendiren zihnimden.
Rejim yapma isteğimin nedenleri vardı. Güzel bir bedene sahip olmak. Yani beğenilmek ! Ve var olabilmek! Anladım ki bunlara sahip olmaya ihtiyacım var ve ben yaşamımda her an bana fazla kilolalarımı farkedecek deneyimlere çekiliyorum. Diğer taraftan zihnim; o da ne kadar çirkin olduğumu söyleyip duruyor. Hatta bazen daha da ileri gidiyor ve “iğrençsin” bile diyebiliyor. İnanması pek mümkün değil değil mi. ? İnsan kendisine nasıl iğrenç diyebilir. Bilinçli aklımızla bunu asla demeyiz ama görüyorum ki bu kez zihnime bilinçaltım eşlik ediyor. Konuşan o. Zatialileri rahatsız olmuş besbelli. Bana iğrençsin derken ne demek istiyor ? Galiba zayıfla demek istiyor. Peki ben ne anlıyorum “berbatım”. O halde bir çelişki yok mu? Bilinçaltımın ifadesi ile bilinçli aklımın ifadesi hiç örtüşmüyor. Yani algı filtrem farklı çalışıyor. Peki bunu niye yapıyorum ? Ya da nasıl yapıyorum ? Anladım ki algılarımdaki filtreler ne kadar çoksa benim bilinçaltımı anlamam o kadar zor. Yani özetle ben bilinçaltımla temasta değilim. Yani ben kendi içimde ikiye ayrılmış durumdayım. Bütünlük içinde değilim. Bu durumda benim herhangi bir duruma müdahelem sözkonusu olabilir mi? Hayır! farkettim ki içimdeki bu çelişkili durum beni atalet içine sokmuş ve hiçbirşey yapmadan beklemekteyim.

Kilolarımın ardındaki içsel gerçeklerime döndüğümde gördüm ki korkular biriktirmişim, değişen yaşamın içindeki değişimlere uyum sağlamakta zorlanmış olmalıyım, kendimi yetersiz ve çaresiz ve güçsüz hissettiğim için kendimi yemeğe mahkum etmişim.
Her geçen gün artan kilolarım nedeniyle de kendimi hiç bir şeye değer bulmamaya başlamışım böylece hiç bir şeye layık olmama düşüncesiyle de “ne yapsam farketmez ” inancını oluşturarak kendimi yiyerek sabote etmeye başlamışım.
Bir diğer farkındalığım da kendimi geliştirdiğim yönlerimle fazlaca gurur duyarak kendimi ödüllendirme ihtiyacında olduğum gerçeği. Neyle ödüllendirmek? Yiyerek tabi.. Tatlılar, pastalar. vs..
İşte içsel bütünlük içinde olamamanın en güzel yansıması da buydu. Hem kendimi hiç bir şeye layık görmeden sabote etmek hem de diğer yandan egomu besleyerek bedenimi şımartmak. Yani biriktirdiğim korkularımla kaybettiklerimi, kendimi şımartarak geri kazanmak ihtiyacı. Tam bir paradoks…
Tüm bunların ardında aldığım rejim kararımı yeniden değerlendirdim ve bu kez gerçek ihtiyacımın bilinçte değişim olduğunu gördüm. Kendimi yeniden yapılandırmak için bu yolu izleme kararını aldım. Aksi halde irade ile ne yaparsam yapayım irade dışı kaldığımda yaptığım herşeyin geri geleceğinden emin olmuştum. Oysaki idrak etmek sürekli ve etkin bir sonucu hayatıma kazandıracaktı.
Böylece kilo verme serüvenime başladım. Şimdilik bu bilinç ve farkındalıkla önce gelmek istediğim kiloyu belirledim. İç dünyamdan bu kilo ile ilgili onay aldım ve bilinçli beslenme rejimine başladım. Ne mi oldu? Tabi ki sistem çalışmaya başladı ve ben de kilo vermeye başladım. Yeni bilincimle korkularımın yerini yeterlilik, değerlilik ve güce bırakırken, ataletin yerini de özgürlük alıyor.
Yazar: Efe Elmas Tarih: 01 Kas 2008
Yazar: Efe Elmas
Indigo Dergisi - Kasım 2008
efe@indigodergisi.com
Hayatım hep normal akışında devam ediyordu. Karanlıklar içinde yaşayıp gidiyorduk. Şehrimiz hep karanlıktı, doğal gelirdi karanlık bizlere. Karanlıkta kalkar, karanlıkta banyoya girer, karanlıkta işe gider, karanlıkta eğlenirdik. Işık nedir bilmezdik. Işık yoktu çünkü. Arada ışıktan bahseden insanlar görürdük, güler geçerdik. Karanlıkta büyümüş biri, karanlıkta yaşayan biri, hiç görmediği birşeyi nasıl idrak edebilirdi ki! Hayat karanlık içinde devam ediyordu işte. Doğal ve gerçek olarak.
Bir sabah her zamanki gibi uyandım yine. Penceremi açıp karanlık güzel şehrime baktım. Apar topar giyinip, saçlarımı taradım ayna karşısında. Ayakkabılarımı da giyip çıktım sokağa. Arabama atladığım gibi ofise doğru gitmeye başladım. Yine trafik almış başını gidiyordu. Birkaç kere sövdüm acemi şoförlere, sonunda vardım. Masa başı işti benimkisi. Ofiste yirmiye yakın insanla beraber çalışırdık. Öğlenleri herkes arkadaş çevresiyle yemeğe gider, kimisi de kendi çapında evden getirdiği yemeğini yerdi. Ofise girer girmez pencere kenarında oturan Selim Beye selam verdim. O da bana “Günaydın Lale” diye gülümseyerek iade etti selamımı. Selim Bey ofisin en yakışıklı adamıydı. Ofisteki birçok kadın ona aşıktı denilebilir. Hatta bu bayanların içinde evli olanlar bile vardı. Bu yüzden en çok dedikodusu yapılan kişiydi. Aynı zamanda da ofisin en sevilen, favori, havalı insanıydı. Nedendir bilinmez hepimize göre maddi durumu çok daha iyiydi. Tabi bu da ayrı dedikodu konusuydu. Biraz ilerleyince Şevket beye selam verdim. O da bana selam verdi küçük bir el hareketiyle. Şevket Beyde en kendi halinde ki insandı ofisteki. Ufak tefek çirkince bir adamdı. Pek kimse sevmezdi, zararı da dokunmazdı aslında. Devam ettikçe en samimi arkadaşım Demet’e selam verdim. O da en güzel bayanlarındandı, her lafı bana anında yetiştirirdi. İyi dosttuk. Gerçi zorda oldum mu pek yanımda göremezdim ama çokta önemli değildi benim için. Ardından diğer arkadaşlarımla selamlaştım. Hepsi alımlı ve güzel giyinmişlerdi. Biraz ötede genelde ofistekilerin arkasından çok konuşup dalgaya aldığı Füsun Hanım vardı. O daha alt bir mevkide olmasına rağmen, bizimle aynı ofisi paylaşıyordu. Bakımsız, güzel olmayan bir bayandı. Kimsenin kaile almadığı bir tipti. Bende pas vermeden yanından geçtim ve kendi masama oturdum. Yine yoğun bir tempoyla klasik hayata kaptırdım kendimi. O gün ofisin yoğun temposundan bir ara sıyrılıp az ötede ki cafeye doğru yol aldım. Sıcak güzel bir nescafe içmek istiyordu canım. Her zaman ki yoldan saptım, ara yola girdim. Köşede bir yerde üstü başı kir pas içinde bir adam oturuyordu. Biraz ürkerek yanından sıyrılmaya çalıştım. Bir anda bağırdı “ışık” diye. Şaşırdım. Döndüm adama baktım. Adam bana gülümsüyordu “Aynı tempo, aynı gidişat! Görmüyorsun hiçbirşeyi, farkında değil misin? Işık nerde göster bana!” dedi. Ardından da bir kahkaha patlattı. Ürkmüştüm bu garip adamdan ve hızla kaçarak uzaklaştım.
O adamın söylediklerini birkaç gün önemsememiştim. Ama aklımdan çıkmıyordu. Bazen geceleri rüyamda o sahne tekrar canlanıyordu. Birkaç gün farkında olmadan “ışık” dediğime bile şahit oldum. Ama sonra bunların etkisi kalktı üstümden. Zaman geçtikçe bir şeyler sıkmaya başladı beni. Adamın dediklerinden midir yoksa bir tür bunalıma mı giriyordum anlamadım. Artık gidip gelmek zevk vermiyordu o kadar. Klasik ofis ortamı, günlük trafik, ara eğlenceler bunlar artık hep olası şeyler geliyordu. Aynı şarkının tekrar tekrar çalınması gibiydi ve ben sözleri ezbere biliyordum. Bir şeyler boğuyordu beni bu yüzden. “Karanlık mı?” diye düşündüm de güldüm kendi kendime. Gerçeklik boğar mıydı insanı! Sıkılır olmuştum hayattan ama neydi sıkan anlam veremiyordum. Bir anlamı olmalıydı. Böyle mi bitecekti, böyle mi sonlanacaktı hayatım. Bir an her şey çok boş geldi. Bir an kendimi boşlukta hissettim. Kendimi –daha önce hiç inanmadığım- dualarda buldum ardından. Uykuya dalmadan önce dua ettiğimi fark ettim. Yadırgadım önce ama devam ettim. Hayatım karanlık içinde doğal seyrinde gidiyordu. İş, hayat, monotonluk….
Ta ki bir sabah kalktığımda o imkansız şey olduğunda. Penceremin dışından içeriye doğru bir şey girmişti odama. Işık dedikleri şey buydu heralde. Önce gözlerim kamaştı, anlayamadım, fark edemedim. Nedir diye sorguladım çıkamadım işin içinden. Gözlerimin kamaşması acı verdi biraz. Bakamadım hiçbiryere. Çok küçük bir ışık huzmesiydi belki de ama hiç ışık görmeyen bir göz için oldukça ağır bir yüktü bu. Ayağa kalktım hafifçe, korktum. Gerçek olan karanlıktı peki bu neydi? Işık denilen şey pencereden süzülüp aynaya geliyordu. Perdeyi açmadım korkudan. Ya daha fazla varsa, ya kör ederse beni diye. Anlam veremediğim şeyden korktum. Aynaya gittim, yavaşça ışık huzmesi üstümden geçiyordu şimdi. Aynanın karşına geldiğimde dilim tutuldu. Aynada ki ben değildim. Hergün karanlıkta kalkar, saçımı tarar, bakımımı yapardım. Peki orada ki benken burada ki kimdi! Farklıydım bu ışığın altında. Saçım farklıydı, gözlerim, bakışlarım farklıydı, tenim farklıydı… Her şeyim daha bir farklıydı. Karanlıkta ki siluetim yerine bambaşka bir gerçeklik vardı karşımda. Anlam veremedim. Çok korktum. Hangisi gerçekti? Eski halim mi yeni halim mi? İki tane ben nasıl olurdum. Çözemedim. Bir tarafım gölgeler içinde eski halimdi ama az bir bölümüm çok daha farklıydı.
O gün işe gitmedim. Dışarı çıkmaya korktum. Birazı bile beni muammada bırakmıştı, kafamı karıştırmıştı. Aynada ki bensem eski halim kimdi. Bilemiyordum. İkilemde kalmıştım ve kafam çok karışmıştı. Bir köşeye çekilip o huzmeyi inceliyordum. Yine dualarda buldum kendimi. Kendi içime kapandım. Ya dışarıda da her şey farklıysa aslında diye korktum. Belki korktuğum değişimdi yada gerçek sandığım bu karanlık dünyamın gerçek olmayışıydı. Anlam veremedim. Ama bu şekilde de eve kapanarak yaşamayacaktım. Çoktan bir grup arkadaşım telefonla benim ağzımı arıyordu. Ertesi gün dualarımın etkisinden midir bilemiyorum ama daha bir cesaretliydim. İçimden bir ses “Git ve hayatı bu huzmeyle gör birde.” diyordu.Tüm gücümü topladım ve perdeyi açtım. Beklediğim gibi çok ışık yoktu yine gökyüzünün bir yerlerinden ince bir ışık huzmesi süzülüyordu. Yine gittim giyindim, taradım saçlarımı. Bu sefer ışık altında yaptım bu işlemleri. Eski halimin aslında ne kadar bakımsız olduğunu fark ettim. Daha bir paspaldım iyi olduğumu sanırken. Anahtarımı alıp, arabama bindim.
Yolda giderken hala daha ışık huzmesi takip ediyordu. İnsanların yeni halleri tuhafıma gidiyordu ama merakta ediyordum acaba diğer insanlarda görüyor mu diye? Ofise vardığımda ilk iş güvenlikçiye sormak oldu. Arkadaşlarıma soramazdım. Çünkü dalga geçerlerdi yada delirdiğimi düşünürlerdi. Güvenlikçi garipsedi. Parmakla işaret ettiğim gökyüzüne baktı. Hayır anlamında başını salladı. O görmüyordu anlaşılan. Ofise girdim. Belki konuyu arkadaşlarıma açabilirim diye düşündüm. Girdiğimde pencere kenarında karanlıklar içinde Selim Bey oturuyordu tüm ihtişamıyla. Beni görünce selam vermek için ayağa kalktı. O anda gökyüzünden gelen ışık huzmesinin içine girdi fark etmeden. Şimdi yüzünün ve vücudunun yarısı ışık huzmesi içinde diğer yarısı karanlıkta kalıyordu. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Selam veremedim. Önce hayal görüyorum diye düşündüm. Ama gerçekti işte. Selim Bey’in yüzünün ışık altında kalan kısmı çirkindi. Saçı başı dağınık, gözleri bir tuhaftı. Giysisi de yamalı ve baya kötü durumdaydı. Karanlıkta kalan tarafı Selim Bey’in normal haliydi. Kafam karıştı. Selim Bey aslında çirkin bir insan mıydı? Yoksa ben mi hayal kuruyordum anlam veremedim. Ama o anda kafama takıldı; Selim Bey bu kadar değişebiliyorsa diğerleri nasıldır diye. Selam veremeden ilerledim. Şevket Beyi gördüm. Onun da bir kısmı aydınlanıyordu ışıkla. Ne kadar saf, temiz bir yüzü vardı. O çirkin adamdan eser yoktu. Giyimi de sade ve çok güzeldi. Ayrıca aydınlıkta kalan dudağı samimi bir şekilde gülümsüyordu. Devam ettim hızlıca. Demet’i gördüm ama ayrı bir şok oldum. O da çirkinleşmişti. Saçları dökük döküktü, gözleri felfecir okuyordu. Ya diğer kızlara ne demeli. Bir kısmı güzelleşmişti ama bir kısmı daha da çirkinleşmişti. Füsun Hanım’ı gördüm o anda. Ne kadar alımlı biri gibi gözüküyordu, asil bir duruşu, şefkatli bakan gözleri vardı. Hele çaycı Halil Amcaya ne demeli. O yaşlı çökmüş gözüken adam daha bir genç gözüküyordu. Bazı gençlerde yaşlı. Herkes değişmişti bir anda. Gerçek yüzleri miydi bunlar insanların yoksa ben mi çıldırıyordum anlam veremedim.
O gün boyunca kimseye ayak uyduramadım. İnsanların bakışlarından bana olan duygularını anlıyordum. En iyi arkadaşlarım dediklerimin bazılarının ışıkta kalan gözleri kıskançlıkla, öfkeyle bakarken, karanlıkta kalan kısımları samimi bakıyordu. Ne büyük ikilemdi! Evimi gittiğimde tüm olanları gözümden geçirdim.Sadece bir ışık huzmesi bu kadar değiştirir miydi hayatı. Yada hayat bu kadar farklı mıydı? Çok kafam karışmıştı. İnsanların ışık huzmesi altında ki görüntüsü farklıydı. İşin daha da tuhafı sadece insanlar değil eşyalarda tuhaflaşmıştı. Renklerin hepsi değişmişti. Bazı eşyalar göründüğünden daha da farklıydı. Anlam verememiştim bu olanlara. Yine dualarla yatağımda uyuya kaldım.
Böyle bir müddet geçti. Artık uyum sağlayamıyordum. İnsanların ışık altında kalan taraflarıyla, karanlık altında kalan tarafları farklıydı. Bir taraftan da şükrediyordum bu sadece ışığın küçük bir huzmesi diye.

Birkaç gün sonra biraz daha alışmıştım bu duruma. Ofise doğru yol almaya başladım. Trafik o kadar sorun olmuyordu artık. Çünkü bana düşünme zamanı tanıyordu. Yine ofise vardım. Klasik selamlarımı verdim. Bütün arkadaşlarımdan yine değiştiğime dair tepkiler aldım. Birkaç arkadaşımı da hakkımda dedikodu yaparken yakaladım. Ama alışmıştım çünkü zaten onların ışık altında kalan yüzlerinden böyle yapacaklarını biliyordum. Artık şunu fark etmeye başlamıştım. Işık altında kalan yüzler kişinin daha çok gerçeğini yansıtıyordu. O gün yine bu ortamdan sıyrılıp biraz hava almak için dışarı çıktım. Huzme hala şehrin üzerine iniyordu. Ama etrafta fark eden kimse yok gibiydi. Derken arkamda bir ses duydum. Bir adam oturuyordu yerde. Başını önüne eğmişti ve yüzü gözükmüyordu. “Işığı görüyorsun değil mi?” Şaşırmıştım. Evet anlamında başımı salladım. “Korkuyorsun değil mi? Endişelisin…” Yine onayladım ürkek bir şekilde. “Küçük bir huzmesi bile bu kadar değiştiriyorsa insanı bütün karanlığın ışığa döndüğünü düşünebiliyor musun? Nedir korkun? Endişen nedir? Gerçeklerle yüzleşmek bu kadar zor mu? Kendi gerçeğinle yüzleşmekten korkuyorsun. Etrafında ki gerçeklerden kaçıyorsun. Peki ne kadar kaçacaksın daha? Karanlık, ışığın yokluğudur sadece. Işık geldiğinde karanlık yok olur. Işık gerçektir. Artık farkına var.” Bu sözler karşısında şok olmuştum. “Peki neden ben görüyorum? Niye bir başkası görmüyor?” diye sordum adama. Adam yine hafif bir ses tonuyla cevapladı: “Çünkü bunun için belki de en uygun zemin sendeydi. Sonra dualarla sen istedin fark etmeden. Sen önce kabullenmelisin ki bulunduğu ortama ışık yaymaya başlayasın. Korkma… Sonuna kadar ilerle. Gerçekle yüzleş.” Bu adamın son sözleri oldu. Ayağa kalkıp uzaklaştı.
Eve vardığımda adamın dediklerini sorguladım. Gerçekten korkuyordum. Kendimle yüzleştim. Olanlarla yüzleştim. Ve fark ettim gerçekten de gerçeğin ışık olduğunu. Artık daha bir farklıydım. Cesaretliydim. Tüm gerçeği görmek istiyordum. Ve o gece tüm kalbimle dualarda buldum kendimi yine. “Karanlığımın yok olmasını, aydınlığa kavuşmayı diliyorum.” Diye akışa bıraktım kendimi.
Ertesi sabah kalktığımda gözlerimi açamadım önce. Kamaştı gözlerim. Sonra açmayı başardığımda anladım nedenini. Penceremden içeri ışık giriyordu. Artık heryer aydınlıktı. Kalbim küt küt atıyordu. Odama baktım. Her şey ne kadar da farklıydı? Renkler, eşyalar, şekiller her şey çok farklıydı. Aydınlık gelmişti dünyama. Yeni bir farkındalığa erişmiştim. Koşarak tüm perdeyi çektim. Ve daha fazla ışığı odama aldım. Şehre baktım. Karanlık yoktu, heryer aydınlıktı. Artık gülüyordum. Korkmuyordum. Her şeyi anlıyordum. Büyük bir sevinçle kendimi sokağa attım. Yürüyerek gittim işe. Işıkta her şeyi görmek istiyordum. O rengarenk güzel çiçekleri, hayvanların rüzgarda titreşen tüylerini, bazen insanların o sıcacık gülümsemelerini, gerçek gökyüzünün rengini… Her şey daha gerçekti. Bu güzel yanların yanında kötü manzaralarda vardı. Ama bu da benim gerçekliğimdi. Kaçmadım onlardan da. Ofise vardığımda herkesin bütün hallerini görebiliyordum. Herkesin bana bakışı da farklıydı. Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktı.
Anladım ki karanlık yoktu. Karanlık sadece ışığın yokluğuydu. İnsanlar karanlıkta saklanabilirdi ama ışıkta asla. Zaman içinde o ışığı başkalarının da görmesini sağladım. Diğer ışığı görenlerle toplanmaya ve insanların göremediği karanlıkta ki sorunlara çözüm aramaya başladık. Ve bir sabah ofisin önünde bembeyaz takım elbiseli çok dinç gözüken bir beyefendi gördüm. Bana gülümsüyordu samimi bir şekilde. Anladım ki bana yardımcı olan fakir görünümlü kişi aslında bana yardım eden kocaman yüreği olan bir bilgeydi… Son kez bana tekrar şunu söyledi “Karanlık, ışığın yokluğudur ve ışık yanmadan karanlık yok olmaz…”