|
Haber:
Didem Çivici
Sağlık Haberleri, İstanbul
Vejetaryenlik
Bu ay çağımızın getirilerine tekrardan
ayak uydurarak yeni bir dosyayı incelemeye başlıyoruz. Önümüzdeki aylarda da
farklı yönleriyle yansıtacağımız vejetaryenlik, günümüz dünyası üzerinde
popüler bir şekilde incelenmeye başlandı.
"Sağlıklı beslenme modası" ile
birlikte gündeme sık sık taşınmaya başlanan vejetaryen beslenmenin
yaşamımızı olumlu yönde etkilemesi su götürmez bir gerçek sanıyorum. Ruhsal,
dinsel, ekonomik, tarihsel, sağlıksal, dünyasal ve daha pek çok yönden
araştırdığımız vejetaryenlik bu aydan itibaren dergimizin sayfalarında yer
alacak.
"Vegetable"
(sebze) kelimesinden türediği düşüncesi yaygın olmasına karşın, Latince
etkin,canlı ve sağlıklı anlamına gelen "vegetus" kelimesinden türeyen
"Vegetarian" terimi 1842 yılında oluşturuldu. Vejetaryenlik, et tüketmeme ve
tercihe bağlı olarak hayvan ürünlerini de (yumurta, süt ve süt ürünleri)
tüketmeme durumudur. "Vejeteryanlığın, Amerika Birleşik Devletlerinde
yayılmasına Sylvester Graham adlı papazın 1830-1840 yıllarındaki kampanyası
etkili olmuştur. Graham, değişik yörelerde verdiği konferanslar ve 1839'da
yayınladığı "İnsan Yaşam Bilimi Üzerine Konferanslar" başlıklı iki ciltlik
kitabı ile vejeteryanlığın gelişmesinde etkili olmuştur. Graham, insan
bedeninin öğelerinin besinlerden sağlandığını, güçlü bir beden yapısı için
egzersiz, temiz hava ve doğal besinlerin yenmesinin gerekliliğini
öğütlemiştir." (1)
Vejetaryenlik
kendi içerisinde, yenilen besinlere göre sınıflandırılmış. Ana grup olarak:
Veganlar: Katı vejetaryenlerdir.
Hayvanlardan gelen hiç bir ürünü dahi tüketmezler. Bunlara süt, yumurta,
hatta jelatin ve bal da dahildir.
Lakto-Ovo Vejetaryenler: Sadece et
tüketmezler. Süt, yumurta ve süt ürünleri yerler.
Lakto Vejetaryenler: Et dışında
yumurta da yemezler. Süt ve süt ürünlerinde sınırlama yoktur.
Ovo Vejetaryenler: Süt
tüketmezler, ancak yumurta yerler.
İnsanlar pek çok nedenden dolayı bu
beslenme düzenini yaşamlarına sokmuşlardır. 2002 yılında Amerika'da yapılan
bir araştırma, deneklerin,
-
%32'si sağlıktan
-
%15'i et ürünlerindeki kimyasal ve
hormonlardan
-
%13'ü etin tadını sevmediğinden
-
%11'i hayvan sevgisinden
-
%10'u hayvan haklarını koruduğundan
-
%6'sı dinsel nedenlerden
-
%4'ü gezegeni korumaktan
-
%3'ü kilo vermek istediğinden
-
%1'inin de dünya üzerindeki açlık ve
kıtlığı azaltmak istediğinden dolayı vejetaryenliği seçtiğini ortaya
koymuştur.
İlk
atalarımızın beslenme düzenleri incelendiğinde antropologlar tarafından
ortaya çıkarılan tablo kesinlikle kayda değer bir önem taşıyor. "İlkel"
olarak tanımlanan ilk insan bilindiği üzere toplayıcı olarak yaşamını
sürdürmekteydi. Avcılık, daha sonraki dönemde, yeryüzünün değişimi;
depremler, doğal afetler, iklim değişiklikleri gibi zorlayıcı etkenler
sonucu insanoğlunun göç etmesi ile başvurduğu bir yöntemdi. Başlarda meyve
ve tohumlarla beslenmekte olan insanın yapısı incelendiğinde bağırsak
sistemi, bunu takip eden yeni beslenme türü ile arasındaki farklılıkları
elbette ki gözler önüne koyuyor. İnsan omurgasının dikleşmesi ile yaşam
tarzında da değişiklikler meydana geldi ve sonuç olarak da beslenmesinde.
Avlanmaya başladı ve et ile otu birlikte tüketime geçti. Dikkat çekici bir
nokta ise bu dönemde yaşamımıza girdi: Et ile beslenme vücutta değişimlere
neden olmaya başlamıştı. Beden bu besin karşısında zehir üretmeye başladı ve
buna bağlı olarak da hastalıklar baş göstermeye başladı. Etle beslenen
canlılarda kısa bağırsak ihtiyacı doğar; zira uzun bağırsak boyunca yol alan
et bozulmaya ve çürümeye başlar. Bu durumun vücutta olumsuz davranışlar
göstermesi kaçınılmazdır. Adolf Hitler, geçirdiği bir rahatsızlık üzerine
yazdığı mektupta dile getirmiştir: "Şu anda iyi hissettiğimi sana
bildirmekten dolayı
mutluyum...
Ciddi bir şey değildi, sadece bir mide rahatsızlığı ve kendimi, meyve ve
sebze diyeti ile iyileştiriyorum.".
Et içermeyen besinlerle beslenen
toplumlarda kan basıncı ve kan kolesterol düzeyinin de düşük olması
nedeniyle bu toplumlarda kalp ve beyin damarı hastalıklarına bağlı kalp
krizleri ve inmeler daha az görülüyor. Aynı şekilde bu insanlarda şişmanlık
ve buna bağlı kalp damarı hastalıkları, şekerli diyabet, halk arasında
kireçlenme ve yaşlılık romatizması denen dejeneratif eklem iltihapları ve
osteoporoz, safra kesesi taşları ve mide bağırsak sorunlarına da daha az
rastlanıyor. Toplumda çok görülen önemli kanser gruplarından olan kalın
bağırsak, prostat, meme, mide, akciğer ve yemek borusu kanserleri de bu
toplumlarda ve vejetaryenlerde daha az ortaya çıkıyor. (Dünya Sağlık
Örgütü-WHO, 1991.)(2) Bundan anlaşılıyor ki,
doğal
bir seçimle yaşamına soktuğu vejetaryenlik, insanoğlunu ilk zamanlarda
sağlıklı kılmış ve doğadan kolay ve zararsız bir şekilde temin ettiği
toplayıcılığa yöneltmiştir.
Toomey: "Ne kadar çok protein alırsak,
kan o kadar çok kalsiyumu kemiklerden çeker. Sonuç, idrarda yüksek düzeyde
üre asidi, kalsiyum ve magnezyum demektir. Bu çok basit bir biyokimyadır.
Yıllardır kanıtlanmıştır ki, kadınlar, hayvansal protein bakımından yüksek
bir yemekle beslendikleri zaman, yemeği izleyen birkaç saat içinde, bu
yaşamsal minerallerden büyük miktarlarda idrarda kaybolup gitmektedir.
Bitkisel ürünlerle zengin bir yemekten sonra, kalsiyum idrarda hiç
görülmemekte ya da çok az görülmektedir." (Toomey, J., 2001). Bu satırlar
açık bir şekilde etten alınan proteinin, ostreopoz döneminde gerek duyulan
kalsiyumu tamamiyle yok ettiğini gözler önüne seriyor. Lakin şu kesin bir
tanıdır ki, maalesef günümüz bilim adamları bu olayı pek de ciddiye almıyor
gibi gözüküyorlar. Bu durum için pek çok sav öne sürülebilir elbette. İlaç
firmalarının para hırsından tutun da, "özel" nedenler doğrultusunda kavram
haline getirilen isteklere kadar bir çok gerekçe bulunabilir. Şu bir gerçek
ki, osteoporoz, vejetaryenlerde rastlanmıyor.
Yapılan
araştırmalara göre bu kanıtlanmış durumda, ve eminim ki dikkate alınmayacak
bir hussus değil bu.
İnsanın vücut yapısını ve işlevini göz
önünde bulundurursak da elimize bazı veriler ulaşıyor. Örneğin ağız yağımızı
ele alalım: İnsan türünün diş dizilimi ve dişlerinin şekillerinden ve
işlevselliklerinden yola çıkarsak, onların et yemek için oraya
yerleştirilmediklerini anlarız! Profesör Gasendi, Von Helmont'a mektubunda
şöyle yazmıştır: "Dişlerinizin yapısının et yemek için yaratılmadığına emin
oldum. Çünkü doğanın et yemek için var ettiği tüm canlıların dişleri konik,
kesici, farklı yükseklikte ve birbirinden ayrıdır. Aslan, kaplan, kurt,
köpek vs bunların arasındadır. Ama sadece sebze ve meyve ile yaşamak için
yaratılanların
dişleri kısa,küt ve birbirine yakındır. Ayrıca birbirine eşit
uzaklıktadır.". İlkel insanın ağız yapısı elbette ki çok daha faklıydı.
Homosapiens ağız yapısı tamamiyle meyve ve tohum-yemiş için elverişli idi,
ve elbette hala da öyledir. Diş yapısı dikkatlice incelendiğinde, Profesör
Gasendi'nin belirttiği gibi, hiç bir etobur beslenmeye sahip canlının
dişlerine rastlayamayız. Ünlü ve önder vejetaryenlerden olan Kolizos şu
satırları yazmıştır:
1- İnsan asla etobur bir hayvan
değildir ve doğal olarak varlıkların en sakinidir.
2- Hayvanları öldürmek onun hata ve cinayetlerinin temelini oluşturur.
Aynı şekilde hayvansal besinler onun çirkinleşmesine, hastalıkların erken
gelmesine ve ömrünün kısalmasına neden olur.
3- Bu sapıklık onun gelecekteki yazgısını kirletmekte, yani sonsuz bir
yaşamı geriye atmaktadır.
Sanıyorum
ki bu cümleler, "neden?" sorusunun cevaplarını oluşrumaya yönelik en
kapsamlı kelimeleri ihtiva ediyor.
İşin aslında, insanoğlunun "hepçil", yani
hem et, hem de ot tüketen bir canlı olduğu vardır. Lakin, günümüzde bir çok
seçime sahibiz. İlk zamanlara kıyasla olayı ele alırsak ete ihtiyaç
duymadığımızı söyleyebiliriz. Zira, ilk insanlar, ellerinde olayan, dış
etkenlerin yönlendirmeleri sonucunda et tüketmeye başlamışlardır. Küresel
iklim değişikliği ile birlikte kıtlığın vuku bulması insanları ete
yöneltmiştir. Ancak şimdi yaşadığımız dünya üzerinde, et dışında pek çok
seçeneğe sahibiz. Yani et yemek, artık ihtiyacın dışına çıkmış ve sadece
insanın damak tadını karşılayan bir "zevk" halini almıştır.
15 Mayıs 1979 tarihli New York Times
gazetesinde yayınlanan habere göre, Johns Hopkins Üniversitesi
antropolojistlerinden Dr. Alan Walker'a göre biz Homo Sapiens'lerin ataları
olan Homo Erectus'ların hem etobur hem de otobur olduğuna dair kanıtlar
bulunmaktadır. Homo Erectus'ların hepsinin diş yapıları bir hepçile aittir.
Ancak 12 milyon yıllık bir periodda incelenen bazı insansı yaratıkların
dişleri de meyve-yiyenlere benzemektedir. Bu yaratıklar, bizden çok önce,
meyve diyeti ile yaşarlardı ancak o zamanki meyvelerin besin değeri bizim
bugün meyve olarak adlandırdıklarımızdan çok daha fazla ve özlüydü.
Binyıllar
içerisindeki değişim, elbette ki beden içerisinde eksilme ve artımlara neden
oldu. Bunun yanında dikkat çeken noktalar da yaşamımızda yer almaya
başladılar. Kendini insan türü üzerinde gösteren en önemli etki sağlığı
olduğu gibi etkileyen "obezite" kavramıydı sanırım. Amerikan Kardiyoloji
Dergisinin şef editörü William Clifford Roberts bir yazısında ise şöyle
demektedir: "Biz yemek için hayvanları öldürdüğümüzde aslında onlar bizi
öldürmüş oluyor, çünkü bu hayvanların etlerinde bulunan kolesterol ve doymuş
yağlar, biz doğal otoburlar olan insanlara asla uygun değildir.". Bu konu
gerçekten de çağımız teknolojisi ve yaşam tarzı ile hayatlarımıza giren
hastalıklara bir pencere açıyor. Dikkate alınmayan ayrıntılar içerisinde
boğulmanın kaçınılmaz olduğu bir kısır döngü içerisine sokulan bizler,
sadece tatmin olma güdüsü ile yaşamımıza devam ediyor ve özümüzün
barındırmakta olduğu bedensel şifrelerimizi unutuyoruz.
Tarih
içerisinde vejetaryenliği incelemeye başlarsak önümüzde büyük bir tablo
oluşmaktadır. Yüzyıllardan beri zihinlerimizde ve elbette ki tarihimizde yer
etmiş pek çok bilge, din, devlet ve bilim adamı tarafından da lanse edilen
vegetaryen beslenme, her alanda ismini korumuşa benziyor: Buda, Zerdüşt,
Pisagor, İran mugları yani ateşperest rahipleri, Hint bilginleri, Mısır
kâhinleri, Yunan filozofları: Homeros, Sokrates, Eflatun, Aristo, Plutarch,
Seneca, Markorol, Virgil, Zenen, Ovid, Hıristiyan ruhbanları, İslam filozof,
arif ve mutasavvıfları: Hz. Ali, Ebu Ali Sina, Nasır-ı Husrev, Şeyh
Necmettin-i Razi, Ebu'1-Alâ Ma'arri, Şeyh Attar, Mevlana, Gaybiler,
Yezidiler, Mezdekler, Bacon, Kornaver, Gasandi, Milton, Sudenberg, Newton,
Pascal, Fenelon, Monteyn, Anketil do Peron, Sari Nedyiye, Jean Jack Roussea,
Franklin, Seli, Lamartin, Vagner, Misle, Chopenhaver, Tolstoy, Faber,
Reclus, Bosue, Volter, Edison, Metterling, Carpenter, Leonardo Da vinci,
Gandhi, Einstein, Adolf Hitler bunlardan sadece bir kısmı.
Vejetaryenlik,
tahminen milattan önce 2. bin yıllardan itibaren Hindistan'da, Hinduizm ile
birlikte, ruhsal süreç içerisinde de görülen bir olgu haline geldi. Buda
yasalarında şöyle geçmektedir: "Öldürmeyin sevgi dolu olun. Canlıların evrim
dairesini bozmayın." , ve şöyle ekler: "Et, üç şekilde tüketilmemeli:
öldürülen hayvanın sesinin işitilmesi, öldürülmesinin görülmesi ya da
yiyecek kişi için özellikle öldürülmesi halinde."
İnanç ve ruhsal evrime verilen
önemliliğin yaşamlarında yer almasına bağlı olarak özellikle Asya
medeniyetlerinde yaygın bir hal almıştı ot ile beslenme. Bhagavat Gita'nın
yazıtlarında, kişinin tükettiği yiyeceğin, onun kişiliğini,ruhunu ve zihnini
biçimlendirdiği geçmektedir. Vegeteryan beslenmenin zihni sakinleştirdiği ve
spiritüel yolda o kişinin kendisine odaklanmayı kolaylaştırdığına inanılır.
Ayrıca, Vedik ve Puranik yazılarda, hayvanların ruhlara sahip oldukları ve
onları öldürmenin karmik bir geri dönüşüm yaratacağı söylenmektedir.
Zerdüşt'ün
de bitki ve süt içeren bir beslenmesi olduğu bilgileri ise Paısilerin
rivayetlerinde geçmektedir. Debistan adlı kitapta şöyle yazılmıştır: "Büyük
Yezidiler ağızlarına et sürmezlerdi. Çünkü et yemek insanın özelliği
değildir. Ne zaman yemek için öldürülürse, bu âdet onun tabiatına yerleşir
ve bu gıda yırtıcılık getirir."
Bu inanç çok önemli bir noktayı
vurgulamaktadır aslında. "Yediğimiz gibi olma", halk arasında dile getirilen
bir inançtır, ve elbette ki doğruluk payı çok yüksektir. Kadim zamanlardan
beri günümüze taşınan inanç ve söylencelerdeki doğruluğu yadsıyamayız. Bu
durumu incelersek de et tüketen bir canlının, etin içerisinde barınan
enerjiyi de vücuduna almayacağını söyleyemeyiz sanıyorum. Eski
medeniyetlerde olagelen ritüeller incelendiğinde, bu duruma karşılık gelen
bir çok tutumla karşılıyoruz aslında.
O
devirde, insanların ne yerse o varlığın enerjisine sahip olacağı
düşünülmekteydi. Örneğin güçlü bir hayvanın eti yenildiğinde onun erkine
sahip olunacağına inanılıyordu. Aslında bu inançlar hala daha günümüzde de
süregelmektedir. Özellikle Asya ülkelerinde rastlanan bir durum. Mesela
Japonya'da, erkeklerin iri bir hayvanın penisini yemesi, o kişiye cinsel güç
kazandırır diye inanılıyor. Buradan çıkaracağımız sonuç elbette ki tezleri
doğrular nitelikte olacaktır.
VI.
yüzyılda etten uzaklaşan Pisagorcular, besinsel değer ve etik değerler
nedeniyle vejetaryenliği seçmişlerdi. Onlar, incir, sebze, meyve, bal ve
ekmekle besleniyorlardı. Yüz yaşına kadar yaşayan ünlü filozof şunları dile
getirmişti: "Ey ölümlüler! Böyle pis bir yiyeceğe bulaşmaktan korkun!"
Romalı şair Ovid'in yazılarına dayanarak, Pisagor şöyle demişti: "İnsanoğlu
daha aşağı varlıkları kaba bir şekilde yok etmeye devam ettiği sürece
sağlığı ve barışı bilmeyecek. Çünkü insan, hayvanlara zarar verdikçe,
birbirlerini öldürecekler. Aslında, katilliğin ve acının tohumunu eken sevgi
ve sevinci yaşayamaz.". Plutarch ise kendi düşüncelerini şöyle dile
getirmiştir: "Ey doğaya aykırı davranan cani! Hemcinslerini yemek için mi
yaratıldın? Neden inat ediyorsun? Kas ve kemik sahibi canlılar hassas ve
diri varlıklardır. Bu korkunç yiyecekler yüzünden meydana gelecek nefretten
kork..." .
Yahudilikte
de yerini ciddi bir şekilde almıştır vejetaryenlik. Yahudi kanunu, halakha,
et ve süt ürünlerini birlikte tüketmeyi yasaklar. Bu gün ise, bazı Yahudiler
et yememeyi seçmektedir; bu gerekçeleri Yaradılış (Genesis)'e bağlıdır.
Hikayede Nuh ve ailesine etin yasaklanmasına bağlı olarak bu seçimi
yaşamlarına sokmuşlardır. Hristiyanlıkta, et yememe pek rastlanır bir şey
değildir; lakin Reverend Andrew Linzey gibi hristiyan liderler, İsa'nın bir
vejeteryan olduğunu iddia etmektedirler. Ebionit'lerin İncili'ne göre İsa
vejeteryanlığı desteklemiştir ve Hristiyanlıkta geçen hayvan kurban etmeyi
ortadan kaldırmıştır ve hiç et yememiştir. Son dönemde bulunan eski
yazıtlarda geçen İsa'ya ait sözler ise şöyle: "Ve canavarca öldürülerek
insanın bedenine giren her kurban orayı kendi mezarı haline getirir. Gerçeği
söylemek gerekirse, kim katlederse; kendisini öldürür, ve kim öldürülmüş eti
yerse ölümün bedenini yemiş olur."
Önümüzdeki ay: Ruhsallık
açısından Vejetaryenlik; Çevresel, etik ve psikolojk etkenleri
(1)(2)
www.vejetaryen.net
http://en.wikipedia.org/wiki/Vegetarianism
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|