Sayı 39|ARALIK 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Didem Çivici

Dişi Enerji Yeniden Doğuyor

“Tantra, tıpkı bir adamın bir kadından doğması gerektiği gibi, bir ustanın yeniden doğuşunun da bir kadın aracılığı ile olacağına inanır. Aslında tüm ustalar babadan çok annedir. Onlar dişi niteliğe sahiptir. Buda dişidir, Mahavira da, Krishnamurti de öyle.” ~Osho~ 

Dişi erkin yeniden dengelendiği, yaşamlara tezahür etmeye başladığı bir dönemden geçmekteyiz. Dişi erk nedir? Eril enerjinin dünya gezegeni üzerindeki etkileri; bireylerde neden olduğu tepkimeler nelerdir? Bu değişim neden şu anda ola gelmektedir? Hepsi de, içinde bulunduğumuz anda cevap bulmaktadır.

Evremize bakalım: Şiddet, hırs, kavga, öfke gibi “negatif” olarak yüklediğimiz duygular yaşamlarımızı “ele geçirmiş gibi” görünmekteler. Peki neden? Atlantis ve Lemurya zamanlarında hüküm süren “dingin ve bilge” enerjinin dönüşümü nasıl olmuştu ve şu anda bizi neden etkilemektedir? 

Aslında dikkat edildiğinde, birkaç önemli nokta mevcut ki bu sorulara gayet mantıklı cevaplar sunabilmektedirler. Öncelikle ‘yin-yang’ kavramını ele alalım. Bu “iki kutup” olarak anlaşılmaya çalışılan enerji kutupları değil, birliği temsil etmektedir. Yin ve Yang, batı toplumuna iki zıt kavram olarak sunula gelmiş olabilir ve şu da bir gerçek ki insanoğlu, çelişkileri literatürüne çok daha kolay aldığından dolayı birliktelik, tamamiyet kavramları farklı şekillerde de yorumlana gelmişlerdir. Topluma yansıdığına hem fikir olduğumuz bu çelişki, aslına bakılırsa özde oluşan gel-gitlerden sonuçlanmış olabilir mi? Şunu idrak edebilir miyiz: Bireydeki topluma yansır; zira mikro, makroyu içinde barındırmaktadır. Ve bunlara bağlı olarak eş zamanlı bir şekilde bireyin içselliğinde oluşa gelmiş bir çelişki ya da zıtlık/karmaşa, topluma yansır. Bu gayet mantıklı gözükmektedir. O vakit, içimize dönme konusunda çalışmalarımıza başlarken, ve bu enerji dengelemesini şu anki değişimlere yansımalarını idrak etme yolunda biraz olsun yol almak için mantık yürütürken, öncelikle toplumda olanlara bir göz atalım… 

Gerçekler… Her ne kadar tek bir mutlak gerçek dışında –ki bu benim için salt sevgidir- tüm ‘gerçek’ olarak adlandırılmış gerçekleri, birer olasılık olarak bırakmış olsam da, toplum tarafından sıfatlandırılmış ve ‘yaşanmakta’ oldukları öne sürülen bazı kavramlara dikkat çekmek yerinde olacaktır. Ve bu kavramları, dişi ve eril enerjilerin işleyişleri açısından inceleme fırsatı da olacak. 

Tam da şu anda toplum için bir gerçek her yerde sunula gelmekte: Terör. Teröre bakalım: vahşet, öfke, ölüm… Hepsi de ‘kötü’, ‘şeytani’ olarak mimlenmiş olgular gibi algılanmakta. Ne de olsa ölüm “kötü” bir deneyim, değil mi!? Peki terörün eril enerji bağlamında ortaya çıkması dikkat çekici değil mi? Şöyle ki: dişi enerji, yer yüzünde tekrardan zuhur etmeye başladıkça, eril enerjileri ağır basan varlıklara çatışma ve “yaşamını devam ettirme”, “sağ kalma” güdüsü ortaya çıktığı tezi mantıklı ve manidar görünmektedir. Bir eril için dişi tarafından “yenilmek” kabul edilemez bir şeydir! Topluma bir bakın: koca eşinin erk sahibi olmasını kaldıramaz, ondan fazla kazanması az da olsa canını yakar ve bu durum erili şiddete yöneltir. Ne büyük bir yenilgi! O bir kadın! O bir dişi! Şimdiye dek gezegenimizi “yöneten” varlıkları usunuzdan bir geçirin: çoğunluğu erildi (erille bedenleri değil, varlıkların enerji bedenlerini kast ediyorum), ve bunun sonucunda huzur kapıdan içeri dahi giremiyordu. Şu anda olanlara bir bakalım: savaş ve terör. Eril enerji yaşamını sürdürmeye çalışıyor! Lakin bir şey daha var ki, yazıyı bu satıra kadar okuyan erillerin içlerinde oluşan “yok olma” korkusunu açıklayacaktır: Şimdiye dek yazılanlardan kasıt, erilin “yenilgisi”, dişilin “zaferi”, ya da dişi erkin baskınlığı değildir. Olmakta olan tek bir şey vardır, o da  DENGE. Dişi, hak ettiği yüzdeyi geri alarak dengeyi getirmektedir. Ve o andır ki, dişi ya da erkek kalmaz geriye: sadece bir vardır. 

Bu vakte kadar yaşananlar vahşet olarak deneyimlendi, yorumlandı, lakin öz bilincin bu duruma tek bir cevabı vardır: Her şey olması gerektiği gibidir. Bu kadercilik değil, dişi enerjinin bilgeliği ve olmakta olan her şeyi özümseyerek yorumlama bilgisine dayanan bir var oluş halidir. 

Duygular, şu ana dek korkulanlar olmuştu. Varlık doğar, büyümeye başladıkça toplumdan aldığı ilk uyarı duygularını göstermemesi gerektiğidir. Neden?  

Duygu, dişidir. Sol beyni idare eden eril enerji, “an”a odaklanmak yerine sürekli sorgulamalarla ‘farkındalık’ bilincini kaçırır. Mantık zihnidir eril ve dişi olmadan, duygu ve sezgi olmadan salt mantık, zihni düşünceler yığınına dönüştürür ki bu da enerjinin algılanması ve “yaşanması”nı engelleyici unsur olarak öne çıkar. Sorgulama olmaksızın, her şeyi kabullenen bir zihni elbette ki öne sürmüyorum, ancak dolu bir zihin, çöplükten başka bir şey değildir. “Kâseyi boşaltın ki kâinatın bilgisiyle yeniden dolabilsin.” 

Sağ beyine yönelmiş olan dişi enerji duygusal, sezgisel ve ilham doludur. Dişi ve erkek, tamamlayıcılığı ifade ederler birbirleri için; lakin daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, bir yanınız baskın ise denge ve huzur mevcut değildir. Orada çatışma ve çelişkiler hüküm sürer (lakin onlar da kâinatın oluşumumdaki zerrelerdir, bu da başka bir konudur bunlardan nabağımsız olarak.) 

Peki, olacak olanlar nelerdir? 

Geleceği, şu an içerisinde bulunduğumuz ‘zaman’da yaratıyoruz; ve gelen, “korku” unsurunun ortadan kalkmasıdır. Dikkat edin, toplumları yönetmenin tek bir yolu vardır: Korku. Eril enerjinin şimdiye dek yapmış olduğu da bu idi. Erkek, kadına korkuyu aşıladı, ki hükmü ele geçirebilsindi; lakin bu da dişinin (ve elbette erilin de) en büyük sınavlarından biriydi. Kadın, kah cadı olarak bilindi ve yakıldı, kah bilgiden uzaklaştırıldı ki ‘şeytan’a yaklaşmasın. Şeytan da kimdi (kendisinden başka kim olabilirdi ki!)? Kadın bilmemeliydi, gerek yoktu; zira ‘bilmek’, olmak demekti; ve eğer kadın olsaydı, eril enerji gücünü yitirecekti.  

Erkeğin kadın üzerinde uyguladığı yaklaşımlardan biri de ‘saflık’ korkusu oldu: bekaret; ve bunla birlikte ‘bağlanma’ olgusu. Osho bu konuda şöyle der: 

Kadın fazla bağlanır çünkü güvensizlikten korkar, para durumundan, şundan bundan korkar. Korkak yapılmıştır. Bu, erkeğin hilesidir. Kadın korktuğu zaman kolayca hakim olunabilir. Korkmayan birine hâkim olamazsınız…” 

“Erkek öncelikle kadınca bekâret korkusu yaratır. Bekâretin çok değerli bir şey olduğu korkusunu yaratır. Kız, eğer bekâretini kaybetmişse her şeyi kaybetmiştir. Bu korkuyla insanlarla ilişki kuramaz, özgürlük içinde hareket edemez. Kimi seçeceğine karar vermeden önce birkaç deneyim yaşayamaz. Korku: bakire olmalıdır.

Düşünün: Yirmi yaşına kadar bekâretini korur-yirmi yıllık bir şartlanma-, frijit olur. Sonra hiç zevk alamaz. O vakit aşk, içinde asla akamaz, asla orgazm olamaz. Kadınlar sadece acı çekerler, sadece erkekler için birer araçtırlar. 

Osho haksız mıydı?  

2000’li yılların ilişkilerine bir bakın. “İlişki” denilen kavram sadece “bağlanmak”tan ibaret bir deneyim. Kadın ve erkek birliktelerdir, anlaşmazlıklar ve kıskançlıklar ve sorunlar ve “diğerleri”…vs. İlişkilerimiz sadece korku üzerine mi kurulu gerçekten?  “Kadın fazla bağlanır çünkü güvensizlik ve parasızlıktan korkar…” Gayet mantıklı görünüyor gibi. 

Peki ya bekâret?  

Bu korkuların hepsi dişide güçsüzlük ve yaşamdan uzaklaşma hali oluşturmuş, ve eril erkin hakimiyeti ile birlikte dengenin kaybı ile sonuçlanmıştır. Dişi, öz enerjisinden uzaklaştırıldı; “şaibeli” ve “kötü” ilan edildi. Bu, onun korkusuydu, çünkü öyle öğretilmişti. Erkek, kadın aracılığı ile “kaynağa geri dönme” arzusunu yakalamaya çalışmış, ve bunu yapmaya çalışırken afallamıştı belki de! Zira erkek, ancak kadını kendi saf ve öz enerjisinin farkında ise onunla birlikte yeniden doğabilir. İşte tüm bunlar, şu anda deneyimlemekte olduklarımıza biraz olsun ışık tutabilir. Kadın, dişi, kendi özgürlüğünü yakalamalı, “kökü” ile tekrardan bağlantıya geçmelidir. Bu “tekrardan bağlantı” sadece kadın bedenindeki varlıklar değil, erkek bedendeki varlıklar için de geçerlidir; zira dişi ve erkek “orada” mevcut değildir. Aslında her iki beden de öz ile bağlantıdadır, lakin farkında değiller. 

Kadın ve erkeğin yapacağı nedir? 

Şöyle bir durum var ki, içsel olarak aşina, lakin toplum içerisinde usa dahi gelmeksizin reddedilmektedir: Dişi enerji zaten buradadır. O, çoktan gelmiş ve erillerde zuhur etmiştir. O hep var olmuştur, vardır ve var olacaktır. Erkek bedendeki varlıkları inceleyin. Dengeye kavuşma amacı ile erklerini dengelemeye çalışırken çatışmalar ve zorluklar yaşamaktadırlar. Dişi enerjiyi kabul etmek onlar için zor bir süreç olabilir, hatta dişiler için bile; lakin kaçınılmazdır. 

Görselliğin ötesinde ola gelen değişim (her ne kadar iç, dışa yansımaktaysa da) anlaşılamaya biliniyor, ve bu da pek çok alanda varlıkların güçsüz ve başarısız olmalarıyla sonuçlanabiliyor. Tüm bunlar sadece erkek bedenleri etkilemiyor elbette. Kadınlar da içlerinde etkisiz bırakılmış eril erklerini yeniden hissederek stres ve asabiyet yaşayabilirler; zira her iki enerji için de olmakta olan kolay değil, lakin bir o kadar da kolaydır. Ne denirde densin, her ne yazılırsa yazılsın, olacak olan, “şu an” olagelmektedir; ve her varlık, kendisi için en iyisini içsel olarak bilir, o bilgiye zaten sahiptir. 

An, “Kundalini Enerjisi”nin yükselmekte olduğu ‘an’dır. Bu öyle bir vakittir ki, bedenler ortadan kalkar, dişi ve erkek BİR olur; korku zahirliğini kaybeder ve geriye tek bir gerçek kalır: 

SEVGİ.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Didem Çivici, 1985 yılında İstanbul'da doğdu. Maltepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği 2. sınıf öğrencisi. Yoga yapıyor, kitap yazıyor, araştırıyor, dans ediyor ve seyahat etmekten hoşlanıyor. Yeni deneyimler ve sonsuz bir bakış açısının yaşamı değerli kıldığına inanıyor. Detaylı Bilgi


 

HABERLER

Dördüncü Dünyaya İtilen İnsanlık


“Türkiye’de Yapılacak En İyi İş Komisyonculuktur!”


Brüksel Notları


Beyin Dalgalarının Gizemi


Dişi Enerji Yeniden Doğuyor


Fotoğraf Karelerindeki Çocuk!

Beni Affet!


Oyun ve Çocuklar


Tanrının Nefesi "Ozon"


EMDR ile Hayatınıza Yeni Bir Yön


Galata’da Sanat Var!


Korkaklar Aşksız Gömülür


Üçüncü Hareket Yasasına Hazırlıksız Tepkiler


Uluslararası Hegel Kongresi


Umulmayan, İmkansız Değildir


Tasavvuf ve Aşk


Sana Verdiği "Tek Şey" Her An Gidecekmiş Hissidir


Aydınlanma ve Ateş Böcekleri!


Dünyanın En Eski Aşk Şiiri


İstanbul, Ah İstanbul


Düşlerimdeki Yaşam Bolum 4


Mutluluk


Ateş Et Korkak, Yalnızca Bir İnsan Vuracaksın


Teklif


Dönüşüm

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Meliha Başal

Artistlik Yarışmasının Şarkıları


Adnan Çelik

Aşk ve Yalnızlık


Merve Şen

Bulutlar Beyazdır


Tuğçe Karaarslan

Öz


Boran Savran 

Şiir Yazmak Yaşamak Demektir


Didem Çivici

“Tanrı Yağmurdadır” 


Buse Doğan

Gözlerini Gözlerimden Ayırma Hiç


Hale Kararslan

Uçup Gidiyorum


Tuğba Yaman

Hasret


Volkan Burnaz

Ayın Karanlık Yüzü


Eray Çetinkaya

Seni Unuttukça Seveceğim


Burcu Özgeçen

İnsan Olmak


Didem Çivici 

Kapı

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  1 ARALIK 2008 TSİ 08:11