|
Yazar:
Didem Çivici
Cinsellik ve Toplumsal
Ahlâk
Standartlaştırılmış
duygular arasında sıkışmış yaşamları deneyimleyen bireylerin ilerleme
sağlaması ne kadar mümkündür? Cinsiyet
ayrımının göz ardı edilmeksizin her türlü izolasyon ve çatışmanın yaşandığı
toplumumuzun en başta gelen sorunu, eğitim ve eğitimin dayandırıldığı tabu
ve ahlaki kavramlardır.
"Ahlak" nedir? Doğru
ve yanlış kavramlarının "realite" ve sabitlikten uzak olması, bu iki "uç
nokta" diye adlandırılan tabirin ne kadar esnek ve geçici olduğunu
kanıtlıyor belki de. Ahlak, doğru ve yalış üzerinde olagelen bir toplumsal
algı olarak var edilmişken, bireylerin "ahlak-dışı" kabul edilen
davranışları doğrultusunda yargılamaları, "mantık" tablosu üzerinde gayet
anlamsız kabul edilebilecek bir soyutluluktur.
Gençlerin,
ahlaksızlık ve kendi realiteleri ve doğruları ile hareket etmeleri, toplum
tarafından olumsuz bir şekilde karşılanırken, bu yargılayan bireylerin,
"ahlak=toplumsal idrak" benzeri tezler savurarak açılıma neden olmalarının
da ne kadar mantıksız ve katı bir yaklaşım olduğu da aşikar. Gençlerin kendi
gerçekliklerini oluşturmalarına yardım etmek bir yana, onlara bu kavramları
kendilerine göre yapılandırmaları için dahi fırsat verilmiyor. Tabular
içerisinde boğulmaya yüz tutturulmuş gençlik, "ahlak değerleri" diye
adlandırılan ve mutlak mutluluktan bir hayli uzak olan safsataları
sahiplenmeye zorlanıyor.
Cinsiyet
ayrımının göz ardı edilmeksizin her türlü izolasyon ve çatışmanın yaşandığı
toplumumuzun en başta gelen sorunu, eğitim ve eğitimin dayandırıldığı tabu
ve ahlaki kavramlardır. Cinsellik ve dualitenin yaşamın en uç noktasına
çekilerek özellikle gençlerden uzak tutulmaya çalışılması, akıl almaz bir
şeydir. Cinselliğin ne olduğu hakkında hiç bir bilgiye sahip olmaksızın
saçma sapan tabularla yüklenen genç zihinler, enerji dengelenmesinden uzak
yetişmekte, böylece de topluma yansıyan dengesizlik ve çatışma benzeri
olumsuzluklar kaçınılmaz olmaktadır. Cinsellik, ruhun ve bedenin
deneyimlediği en yüksek enerji düzeylerinden birini sunar varlığa, ve bunu
bilinçsizce reddeden birey dengesizlikler kazanmaya başlar. Enerji
dengelemesi gereksinimi ortaya çıkar.
Obsesif
olarak sapkın olduğumuz sabit düşüncelerden kurtulmayı bir an olsun
düşünüyor muyuz? Sanmıyorum. Bu soru, yaşamımızdaki her alan için geçerli de
olsa dikkatimi çeken, cinselliğin yaşamlarımızda ne kadar yadsındığı ve
"ahlak dışı" bir kavram olarak ele alındığıydı. Öyle ki cinsellik ne
irdeleniyor ne de onun sözü ediliyor, sadece üzeri kapatılıyor. Lakin şu bir
gerçek ki, "BİR"imizden ayırdığımız her olgu, her duygu bize "sorun"
ya da "kaos" olarak geri döner. Yaşamımızdan parayı ayırmış, onu sorun
teşkil eden bir nesne olarak nitelendirmişsek, sonuç "mali sıkıntılar"dır.
Aynı olageliş cinsellik ve bağlantılı konular için de geçerli. Bir bütünden
ayrılan her olgu, yaşamdan koparılması, bağlantılı şekilde toplum
içerisindeki kopmalara sahne olur. Sonuç olarak bağımlı kaldığımız ve
reddedemediğimiz tutuklanmalarımız baş gösterir; namus cinayetleri,
tecavüzler ve benzeri.
Peki
cinsellik ve seçimlerimiz, "ahlakımız" konusunda tek sorunumuz bu namus
olayı mı acaba? Elbette ki değil. Bir de cinsel seçimlerimizden dolayı
yargılanıyoruz. Şekil şemalle sınırlandırdığımız dünyamızda cinsel seçimi
büyük bir olay olarak görerek toplumun ahlakına karşı bir tutum olarak
benimsememize ne demeli? "Özgür seçim"den bahsederken, cinselliği silah
olarak kullanan "din" tabakası, birlikten gayet uzak bir şekilde bizi
yargılamakta. Elbette ki bu kanılar yargılamalarla kalmıyor ve toplumun her
bir parçasına da sıçrıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren
zihinlerimize
dökülen bu ziftler içimizi adeta kapkara ediyor. Seçim şansı bırakılmaksızın
serpilmeye çalışan iç enerjimiz, sevgiden ve öz-enerjiden bir haber olarak
"toplum yargıları"nı benimsemeye başlıyor ne yazık ki. Erkek, kadını
sevmeli; kadın ise erkeği: işte ilk baştan beri enjekte edilen gerçeklerden
biri!
Mart
ayının son haftasında Maltepe Üniversite'sinde, geçtiğimiz sene Akbank Kısa
Film Festivali'nde yer alan "Yürüyoruz" isimli film öğrencilerin
seyrine sunuldu. Film, 2006 yazında Bursa'da eşcinsellerin yürüyüş yapmak
istemeleri üzerine, tesadüf o ki(!) o gün maçı olan Bursaspor'un
taraftarları tarafından tehdit edilmeleri ve yürüyüşü engellemeleri üzerine
çekilmişti. Zihinlerden silinmeyecek bir olay yaşanmıştı o gün.
Bireye
verilen değer tamamıyla ortadan kalkmış, kendini "insan" sanan
bazı Bursasporlu holiganlar, kendilerini eşcinsel birliğin üzerine salıvermişlerdi. Çekimler
öylesine etkileyiciydi ki, ve replikler(!) Öylesine acı ve endişe doluydu ki
Maltepe Üniversitesi salonunu dolduran o çok bilge(!) genç grup bu sahneleri
kahkahalar ve alkışlar içerisinde izledi! Çağdaş ve özgür düşünce yuvası
olarak tabir edilen bu üniversitenin pek sevgili(!) öğrencileri her şeyden
bir haber yaşantıları içerisinde olan bitenden habersiz ve umursamaz bir
şekilde filmin tadını(!) çıkardı.
Film
boyunca kendimi çok zor tutabildim ve her alkış koptuğunda ve arkamdan gelen
her kahkahada daha da yerin dibine girdim. Zihnime kazınan pek çok şey var o
güne dair aslında. Örneğin, filmde bir bayanla yapılan röportaja herkes
gülüyor ilk önce, ardından aynı bayan şu sözleri söylüyor: "Yapılanlar ve
sarf edilen sözler kadınlaraydı aynı zamanda.", ve işte burada salondan bir
tık dahi duyamıyorum. "Buna da gülsenize!" diyorum çevremdekilere, ses yok.
İçimden gelense haykırarak tüm salona söylemek aslında bu sözleri,
yapmıyorum. Ardındaki sahneler, tüm o iç acıtan ve insan haklarını yerle bir
eden, saygı bir kenara dursun, "insanlık" kavramından çok çok uzak
davranışlar ve sözler karşısında sadece kahkahalar ve alkışlar yankılanıyor
salonda. "Tanrım! Yer yarılsa da içine girsem!" diyorum, ne utanç verici! Ve
eminim ki o kahkahaların sahipleri arasında eşcinseller de vardı. Saklanmak
için kullandıkları maskelerden
farksızdı alkışları. Sonuçta "toplum infazı" en acı verici olandı değil mi?
Ruhun cinsiyetsizliği söz konusu iken, tüm bu yargılamaların bu kadar
aşağılayıcı raddelere ulaşması gerçekten de güzel değil.
Filmin sonuna doğru aşina olduğum bir cümle işitiyor kulaklarım. Röportaj
yapılan bayan şöyle diyor: "En çok korktuğumuz şeyler aslında en
bilmediklerimizdir." Ben bu cümleyi nerden hatırlıyorum? Tüm o
gülüşmelere rağmen zihnimde aydınlanan bu bilgi, bir gün öncesinde izlediğim
"Ne Biliyoruz Ki? Tavşan Deliği" filminde Ramtha'nın dile getirdikleriyle
aynıydı. Korkularımız, reddedişlerimiz; onlar en bilmediklerimiz ve bilmek
istemediklerimiz. Cinsellik, tabularla üzerini kapadığımız enerji
yapılarından başka bir şey değil, ve biz bunu yadsıyor, hatta üzerine
"gerçek dışı" kalıplar oturtuyoruz. "Bilmek için, olmak gerekir."
Deneyimlemediğimiz şeyler üzerinde ahkam kesmek, yapılabilecek en büyük
hatalar olmaz mı?
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|