|
Yazar:
Efe Elmas
– Mayıs 2008
Kitab-ül Esrar
Hızlıca gerinip bir kazma
daha vurdu. İyice yorulmuştu. Eliyle alnındaki telini silip doğruldu. Güneş,
ona yardımcı olacağına sanki daha da terlemesi için daha fazla ısı
veriyordu. Belini sıvazladı. Sabahtan beri tarlayı çapalamasından dolayı
iyice beli ağrımıştı. Yine dert yana yana kazmayı vurdu bir daha. Her
vurduğunda mazinin acısını çıkarıyordu. Dalıp gitmişti maziye çünkü;
İstanbul’a gitmişti
okumak için. Büyük şehirde okurum, iş bulup, paramı kazanırım, konfor içinde
yaşarım diye düşünmüştü. Tarih bölümü okumuştu hem de. Ayrıca neler
yaşamamıştı ki… Gece gezmeleri, eğlenceler, diskolar, üniversite ortamı,
arkadaşlık… Sonuç ise, iş bulamadan köyüne geri dönmüş, kocamış babasına
tarlada yardım ediyordu. Okumuştu ama pek te işine yaramamıştı. Sonra eski
sevdalarına dalıp gitti, ölmüş şefkatli annesi geldi sonra hatırına,
ardından babasının gençlikteki sert ve inatçı karakterine –ki hala daha
aynıydı- geçti aklı. Daldı da daldı… Dalıp giderken yarım saati geçkin
süredir aynı yeri çapaladığını unutmuştu. Hala daha aklı geçmişteydi; Ölen
kardeşinde, öte taraftan sevip te kavuşamadığı sevgilisinde... Yazık olmuştu
kızcağıza. Unutsun diye başka biriyle evlendirmişlerdi de kız dayanamayıp
intihar etmişti. Sonra oradan günahlarına geçti aklı. Pişman da değildi.
Hayatın tadı olarak bakıyordu. Kibirliydi kibirli olmasına rağmen, çok
kişinin hakkını yemişti, çok kişiyi ezmişti ama pek te umurunda değildi
açıkçası. Tam oradan yine üniversite hayatına atlayacaktı ki kazmanın sert
bir cisme çarpmasıyla kendine geldi Tarık. Afalladı. Dalıp giderken, kocaman
bir delik açmıştı tarlada.. Şimdi de sert bir şeye çarpmıştı.
Biraz
daha etrafı kazdı, sert bir kaya olabileceği aklına gelmişti ilk olarak. Ama
burada kaya ne arardı… İyice kazıp elleriyle temizleyince bir sandık
olduğunu fark etti. Hızlıca çekip çıkardı topraktan. Küçük bir sandıktı.
Küçüktü küçük olmasına lakin dışı sert ve güçlüydü. Merak içinde hemen
atladı ve kilidi birkaç kuvvetli vuruşta kırdı. Zengin mi olmuştu acaba… Ne
vardı bu pek süslü sandığın içinde? Hemen açıverdi sandığı ve içinde beze
sarılı bir şey gördü. Kirli sarı bezi bir hışımla parçalayarak açtı. Bir
kitaptı şimdi elinde olan. Osmanlı Hanedanlığındaki ustalık ile süslenmiş
mükemmel bir kitap. Kitap bezden çıktığından beri parlıyordu gözleri
kamaştırırcasına. Tarık, parlamanın kitabın “sihrinden” mi yoksa üzerindeki
altın yaldızlı işlemelerin güneşin ışığından dolayı parıldamasından mı
anlayamamıştı. Ama bunu düşünecek kadar da yoğunlaşmadı. Kitabın ismine
baktı. Büyük bir hattat ustalığıyla sadece bir şey yazıyordu eski Türkçe
dilinde: Kitab-ül Esrar. Babasını tarlanın bir ucunda görmesiyle kitabı
saklaması bir oldu. Akşam inceleyecekti kitabı ama önce tarlanın işlerine
bakacaktı.
Akşam olmuş çoktan yemeği
yemişlerdi. Elini yüzünü yıkayıp odasına geçti. Ayaklarını uzattı. Ne çok
yorulmuştu bugün. Hafif uyuklamaya başladı. Gözleri bir kapandı bir açıldı.
Sonra o tatlı uyku hissine bırakırken kendini, tüm sol bacağına giren
inanılmaz ve ani gelen bir ağrı ile kalkıverdi yerinden. Hemen ayağını
yokladı, o sırada kitabı fark etti. Nasıl unuttuğuna şaşırdı. Tarladayken,
babasından saklamak için pantolonun içindeki cebe saklamıştı. Yalnız bu
düşünceler içerisindeyken ayağında ki ağrının kaynağını bulamadı. Böcek
sokması değildi, kramp ta bu kadar kısa süremezdi. Anlam veremedi. Ama
umursamaz bir tavırla bu olayı unutup kitabı aldı eline. Heyecandan kalbi
atıyordu. Hafifçe kitabı araladı. Aralamasıyla hayal kırıklığı yaşaması bir
oldu. Kitabın tüm sayfaları simsiyahtı ve üzerinde azıcık bile yazı yoktu.
Çok saçma gelmişti. Nasıl böyle bir kitap siyah sayfaya sahip olabilirdi?
Nasıl içi boş olabilirdi? Bir an şaka yapıldığı geldi aklına. Ama mümkün
değildi bu bomboş yerde. Öyle bir şey olsa mutlaka bir açık verirlerdi. Bir
anda kitapta hafif bir ışık hüzmesi gördü ve parlak renkte birkaç kelime
belirmeye başladı siyah sayfaların üzerinde:
Hayata
karanlıkta başlarız önce
Bu karanlık sona erer O’na dönünce
Sen içini aydınlatmazsan eğer
Bu kitabın sayfaları aydınlansa neye değer!
Tarık şaşkınlıktan kitabı
düşürdü. Anlayamadı önce. Bir daha okudu, sonra bir daha… Okudukça
şaşkınlığı arttı. Bu ne anlama gelebilirdi? Anlam veremiyordu. Hemen nasıl
bir anda belirdiğine hem de ne dendiğine anlam veremedi. Yalnız bu
bulmacalar, bu gizemler onu kitaptan soğutmuyor kitabı daha da
meraklandırıyordu. Cevabı düşündü. Kendi içini nasıl aydınlatacaktı ki! Bu
tabir bile başlı başına saçma gelmişti kendisine. Kitap aydınlanamazdı demek
ki kendi aydınlanmadan. Bunu çözmüştü. Peki ya hayata karanlıkta başlamak?
Bu, anne karnında karanlıkta olmamızdan dolayı mı söylenmişti acaba. Zaten
yorgun olduğu için daha fazla yormak istemedi kendini. Cevabı görmek
dileğiyle başını yastığa koyup, tatlı uykuya kendini bıraktı.
Babası
yine oğlunun fazla uyumasından dert yanıp söylenirken kapıyı açtı. Kapıyı
açmasıyla ürkmesi bir oldu. Tarık sabit bir şekilde tavana bakıyor ve hep
aynı şeyleri söylüyordu: “Az ye az iç az uyu az konuş. Aza kanaat getirmeyen
bulamaz çoğu. Eline beline diline hâkim ol. İçe dön. Az ye, az iç, az uyu,
az konuş. Aza kanaat getirmeyen bulamaz çoğu. Eline beline diline hâkim ol.
İçe dön…”
Ne yapacağını şaşırdı
önce. Sonra çareyi uyandırmakta buldu ve hızla dürttü uyuyan oğlunu. Tarık,
büyük bir sıçramayla yataktan kalktı. Hala daha farkına varmadan aynı
şeyleri zikrediyordu. Kafası allak bullaktı. Babasına baktı. Adamcağız
korkudan oğluna tuhaf tuhaf bakıyor, bir köşede dikkat çekmemeye
çalışıyordu. Sonra ağzındaki nakarata dikkat etti Tarık. Bu nakarata dikkat
etmesiyle kesmesi bir oldu. Hemen kendini toparladı. Babasına kafasıyla
selam verdikten sonra hızla elini yüzünü yıkayıp, tarlada çalışmaya başladı.
Babasıyla konuşmak istemiyordu şu anda. Tek istediği nakarata yoğunlaşmaktı.
Evet, cevap gelmişti. Bu olmalıydı. Bunlara yoğunlaştı tekrar. Biliyordu ki
bundan sonra hayatı eskisi gibi olmayacaktı.
Önce az konuşmaya
başladı. O sustukça, diğer konuşulanları duymaya başladı. Etrafında
konuşanları… Bazen bir kuşun şarkısını duyuyordu, bazen ağaçların o narin
fısıltılarını veya bazen derenin alıp götürdüğü sırları işitiyor ve dereden
insanların tuhaf öykülerini dinliyordu. Bazen bir taşın mırıltılarını
duyuyor bazen de yıldızların o şairane atışmalarını… Bir ara erenlerin
muhabbetleri çalındı kulağına bir ara da meleklerin gülüşmelerini duydu. O
susmuştu artık, o sustukça diğerlerinin konuşmalarını daha net duymaya
başladı. Bir ara içindeki sesi de duymaya başladı. Ne ince tiz bir sesti
aslında. Nasıl da sustukça güçleniyordu o ince ses sonra…
Sonraları az uyumaya
başladı. O az uyudukça daha çok yaşamaya başladı. Vücuduyla daha çok
konuşmaya, hayatın içinde daha çok varolmaya başladı. Ardından az yiyip,
içti. Azla doyuyordu artık. Midesi şükranlarını belirtiyor, beden
yorulmadığı için daha dinç oluyordu. Daha az yemekle daha çok doyuyordu
artık. Vücudu, daha bir hafiflemiş, üzerinde ki yükler kalkmış gibi
hissediyordu. Vücudu hafifledikçe bilinci ve kalbi de hafifliyordu.
Değişmeye başladı yavaş
yavaş. Zordu elbet önceleri. Karşı çıktı tüm nefsine tüm benliğine. Büyük
bir uğraş verdi, bazen yenildi, bazen de yendi. Ama ne olursa olsun
bırakmadı. Bazen tıkanıyor, ilerleyemiyor, zorlanıyordu. O zamanlarda birkaç
gün karmaşaya giriyor, ardından gizli, sihirli bir parmağın dokunması gibi
tüm tıkanıklıkları açılıyor, yolunu daha iyi görüyordu içinde. Hafiflemeye
başlamıştı. Ne artık babasının agresiflikleri onu üzüyor, ne de günlerce
tarlada sürünmek onu yoruyordu. Artık daha çok içine dönüyor, dışarıyla daha
az ilgileniyor, içine dönüyordu.
İçine döndükçe daha çok
şeyi fark etti. Bir ilahi gücü duyumsamaya başladı. İçe döndükçe kalbide bir
hoş oldu. Kalbine yoğun bir sevgi akmaya başladı. Bu sevgi alevlendi, aşk
oldu. Aşkın ateşi yukarılara sıçradı, benliğini yaktı. Yakılan benliği ateş
ile temizlendi, arındı. Daha farklıydı artık. Çok daha farklı…
Bir
gün sessiz sedası odasını toparlarken o gün geldi aklına. O kitap ve
başlangıçlar geldi. Hemen sessizce yatağın üst rafından o kitabı çıkardı.
Kitabı açmaya çalışırken bir tuhaf oldu. Duygusallaştı. Pişmanlık duydu.
Gözyaşlarını tutamadı. Yavaşça fısıldadı “Seni sen için aramaya bu kitapla
başladım. Ve seni unutup bir anlığına bu kitaba döndüm. Tüm emeğim senin
için miydi bu kitap için mi? Affet! Kitap vesile idi ama sonraki amaç
seninle birlikti.” Pişmanlık duydu çünkü bir an kendini bu kitap için,
kitaptakiler için bu yola girmiş, bu çilelere katlanmış gibi hissetti.
Hâlbuki artık gözü kitapta değildi. Kitabın içeriğinde de değildi. Kitabı
alırken bu yüzden pişmanlık duymuştu.
Bu sırada tutamadığı
gözyaşlarından biri çehresinden yavaşça aşağıya süzüldü. Kitabın üstüne
düşüp sayfaların içine girdi. İşte o sırada kitap titremeye başladı. Kitap
titredikçe sayfaları parlamaya, beyaza dönmeye başladı. Tarık, anladı ki
kitap artık aydınlıktı.”Aç” dedi bir ses içinden. “Aç ta, kitabın nimetini,
vesilesini gör!”
Açtığında gördüğü tek şey
kendisi, kendi yansımasıydı. Bir sonra ki sayfayı çevirdi yine kendisi
vardı. Bir sonraki sayfada da… Sonra tüm sayfalarda tek bir söz belirdi
hafifçe
Okunacak
en büyük kitap insandır! *
O zaman idrak etmeye
başladı her şeyi. Kitabın varlığını, amacını. Sırlar Kitabını yatağının
üzerine koydu. Hiçbir eşyasını almadan üstüne eski kabanını geçirdi. İç sesi
şimdi de ona “Git!” diyordu. “Dışarıda gezerek kendini ara. Yolcu ol,
amacını ara… Herkesi dinle gittiğin yerlerde, kim olursa olsun herkesi
dinle. Çünkü herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır.” Ve sessiz sedası çekti
gitti.
Akşama doğru yaşlı adam
kasabadan evine döndü. İşçileri kontrol etti önce. Yalnız oğlunu göremedi
aralarında. Zaten tuhaflaştığını düşündü oğlunun. Eskisinden daha verimliydi
daha iyiydi çalışması. Ama kişiliği tuhaflaşmıştı. Umursamadı. İşçilere
sordu oğlunu. Evde olabileceği duyumunu alıp eve vardı. Hiçbir yerde yoktu.
“Çekip gitti mi yoksa bu oğlan.” diye düşündü. Gitse de üzülmezdi ya. Pek
işe yaradığı yoktu yaşlı adama göre. Sonra oğlunun odasına girdi. Oda olduğu
gibi duruyordu yalnız kapının yanında bir kaban eksikti ve oğlunun eski
yatağının üzerinde eski cilt Osmanlı yazmasına benzeyen bir Kuran-ı Kerim
duruyordu.
*Hacı Bektaş-i Veli
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Efe Elmas,
15 Mayıs 1989, İzmir doğumlu. İzmir,
Bornova Anadolu lisesi mezunu.
Manisa'da Celal Bayar
Üniversitesi’nde Gıda Mühendisliği eğitimi
görüyor. Tasavvuf, Metafizik ve gizemli konularla ilgileniyor,
araştırmalar yapıyor.
Detaylı Bilgi
|