|
Eksik
Cümleler, Yanlış Kelimeler...
Günyüz Keskin
Gerçek, kusursuz bir arayıştı. Nefes almaya başladığımız, dünyaya
gözümüzü açıp popolarımıza birer şaplak yediğimiz ilk andan
itibaren... Neden bir şiddet olgusuyla açtık gözlerimizi dünyaya?
Bunun başka yolu yok muydu? Buraya gelir gelmez ağlamamız neden?
Sorularla başlayıp, bu soruları cevaplandıramadan bitirilen
yazılardan hoşlanmıyorum. Onlara benzesin istemem, ama bazı sorular
sorulduğu an cevabı uyandırır zihinlerde, bazı sorular cevabı içinde
barındırır.
Küçük
bir çocuğa, rüya görüp görmediğini sordum, o elinde silah
canavarların peşinde koşarken. anavarlara duyduğu o müthiş düşkünlük
bir anda kayboldu. Durdu ve eminim Hemingway'in bile tasvir
edemeyecegi kadar garip bir ifadeyle gözlerime baktı. Bu ne kadar
sürdü bilmiyorum, sonra elimden tutup ''Gel, canavarlar şurada''
dedi. Arayışımı, gözlerimdeki inanılmaz merakı ve kafamdaki soru
işaretlerini koca birer ünleme dönüştürme niyetimi anlamış gibi,
küçük bir çocuğu yatıştırır ve ona moral verir gibi elimden tuttu. O
yeniden canavarların peşinde koşarken, ben afallamış, sevgiye
acıkmış ve bebekleşmiştim. Öylece durdum. Bana bakarken 3 yaşında
değildi, bundan çok emindim. Buna çok eminim.
Sonra ''Evet'' dedi yanıma gelerek. Ben tam onu kucaklayacakken
sıyrılıp yeniden canavar avına çıktı ufaklık. Sonra oynadık. Sanırım
dünyada ne kadar canavar varsa hepsini vurduk beraber.
Onu izlerken, bebeklerin özgürlüğe her zaman daha yakın olduğunu
düşündüm. Ben de küçük bir çocukken daha özgürdüm, bir şekilde bana
“yapmam gerekenler” öğretilmeden, neden yasak ve ayıp olduğunu
anlayamadığım şeyleri küçükken daha kolay yaptığımı hatırladım.
Beynim, yapmam gerekenlerle doldurulmadan önce yani...
Popoma bir şaplak yedim ve uyandım.
İlk hayal kırıklığı.
Suratıma bir tane yedim bir süre sonra.
Hayal kırıklıkları hep ilk seferki kadar üzücü ve şaşırtıcı
gelmiştir bana.Hiç alışamadım buna ve garipsemekten hiç
vazgeçemedim. Hala yapmamam gereken, etik olmadığı düşünülen bazı
davranışların beni ne kadar etkilediğini tartıyorum. Birinci tekil
anlatım tercih ediyor olmam, yalnızca kendimi anlatmaya çalıştığım
şeklinde anlaşılmasın. Her bebek, her çocuk, her ergen, her
yetişkin, kısacası her birimizin farksız olduğunu biliyorum. Ve,
“Keşke ''biz''lerin 'ben''den daha fazla kullanıldığı, yeşillikler
içinde, adını cennet koyacağımız topraklar üzerinde yaşıyor
olsaydık” diyorum.
Ve bir şaplak.
''Sen neden bahsediyorsun? Gerçekçi ol biraz!''
“Gerçek”, hakkında hiç fikri olmayanların kendi jargonlarında en sık
rastlanan kelime gibi geliyor bana. Bana gerçekçi olmamı söyleyen en
sevdiklerimin gerçeklik anlayışı, neredeyse nefes aldığım her saat
bir yerlerde yüzlerce insanın açlıktan ölmesi, kan davaları, politik
savaşlar, paylaşılamayan ülkeler ve maddi çıkarlar uğruna satılan
ruhlar, ya da şöyle demeliyim; benim canımı acıtan her şeydi.
Gerçekçi olmamı isterlerken, bunlara ayak uydurmam ve bütün
maviliklerden, yeşilliklerden, bütün renklerden, renklerimden
vazgeçmemi istediklerinin farkındalar mı? Peki farkında
olmadıklarının farkındalar mı?
Cevabı verilemeyeceğinden değil şimdiki susuşum; cevabın yine bu
soruların içinde barınıyor olmasından...
Küçük bir çocuktan çok daha öte, neden canavar kovalayıp durduğunu
anlayamadığım o şirin canlı...Unutturulmaya çalışılan her an o
ortaya çıkıp Tanrı'yı bana yeniden hatırlatıyor. Benimle ışığını
paylaşıyor, ilerde ona da unutturulmaya çalışıldığında hatırlatan
ben olayım diye.
Bana hiç kimse, Tanrı ve sevgi kelimelerini aynı cümlede toplayıp,
bir şeyler anlatmadı. Anlatılan hikayelerde hep tanrı ve sevgi
birbirine çok uzak, birbirinden çok ayrı iki kavram gibiydi. En
basit hatada beni cezalandıracak sert bir ebeveyn gibiydi Tanrı. Ve
sevgi ondan gelmiyordu sanki. Küçük bir çocuktum ben, onlar
kocamandı ve biliyorlardı her şeyi. Karşı çıkmadım.
Sonra her şaplak yediğimde neden Tanrı'ya koştuğumu anlayamadım.
Ve bir şaplak daha.
Bu sefer kendime.
''Ya o da beni cezalandırırsa?''
Düşe kalka büyüyen bir çocuk hayal ediniz, düştüğü ya da düşeceği
yer sert bir zemin olarak tasavvur edilmiş ve öyle anlatılmış ona.
Kalktığında da bu hikayeler anlatılacak. Peki?...
Sürekli cezalandırılan, minik bir beden, koca bir ruh...
Ve bir şaplak da benden.
''Tanrı ve sevgiyi aynı cumlelere yerleştirin artık!''
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Günyüz Keskin, 1984 Antalya doğumlu. Başkent Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı bölümü son sınıf öğrencisi. Çocuk Esirgeme
Kurumu'nda gönüllü olarak çalıştı. Bir süre tiyatroyla ilgilendi.
Çağdaş Edebiyat, Mitoloji, Tarih-Edebiyat ilişkilendirmesi ve
Teoloji alanlarında araştırmalar yapıyor. Ankara'da yaşıyor.
Detaylı Bilgi
|