Sayı 37|EKİM 2008         Reklam | Anasayfa | Blog | Kurumsal | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Neden kendimize eziyet edelim ki?

 

Burak Kaan Kızılkan

 

Oradan oraya koşuşturan, uyuşuk uyuşuk yürüyen, evde pinekleyen, inekleyen, uykucu muykucu ve milyonlarca çeşit insanın amaçları, hevesleri, huyları, alışkanlıkları var. Kimisi aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyor, kimisi de tamamen dünyaya kapılmış gidiyor. Ama her iki tip de bir şeyler istiyor, bunun için bir şeyler yapıyor ama şöyle bir üçüncü kişi gözünden bakıldığında acaba neler oluyor?... Çünkü olayın dışından bakan biri olayı yaşayandan farklı bakış açıları yakalayabilir.

 

Her sabah kalktığımızda ne yapıyoruz? İşi olmayan için çok da önemli değil günün başlangıcı. Ama okulu veya işi olan, sabah kalktığı gibi hazırlanıyor, işine gidiyor, işiyle bütünleşiyor veya oraya ait olmadığını biliyor. Ama mecburen oralarda takılıyor. İşiyle bütünleşen kimse neden işiyle bütünleşiyor ki? Onu sevdiği için mi, yoksa ona muhtaç olduğu için mi? İşini sevmeyen kimse neden işini sevmiyor? Başka bir ideali olduğu için mi yoksa dünyada olmak bile saçma mı geliyor yani yapmak istediği bir şey olmadığı için mi? Kimimiz hırsla, hevesle bir şeylerin peşinden gidiyoruz ve çoğu zaman en bilge olanlar veya bilge görünenler bile amaçları her ne olursa olsun körü körüne ilerliyorlar. Ancak bu yanlış veya doğru demiyorum. Hepsi olması gerektiği gibi... Yeter ki onu fark edince, yargılamak yerine körü körüne gittiğimizi kabul etmeliyiz ve buna devam etmek istiyorsak devam etmeliyiz. Çünkü hiçbir şey göründüğü gibi değil yani sonuçta elde edilecek olan şeyi bilemeyiz. Sonucun hoş veya acı verici olduğunu bilemediğimiz gibi, sonucun getirdikleri ile kendimizi nerelere sürükleyeceğimizi de bilemeyiz. Kendimizi diyorum çünkü etrafımızdaki her şeyden sorumluyuz, hepsi bizim kapsamımızda ilerliyor, ama bu kötü birşey değil aksine çok hoş bir bilgi.

 

Einstein, “Herkesin 24 saati var” demiş. İşte bu 24 saat herkeste mevcut, yani kimse önde veya geride başlamıyor. Dünyaya gelirken bile ne yapmak, ne yönde ilerlemek istediğimize karar veriyoruz ve işimizi sevmek veya onu sevmemek elimizde. Onu sevmek veya sevmemek, doğru veya yanlış değil. Her iki tarafın da getirdikleri ayrı ayrı. Ve o getirilerin faydaları mukayese edilemez çünkü kimsenin hayatı bir başkasınınki ile kıyaslanamaz, herkesin bir bölgesi vardır; “yapıda” ve “yapının” bütün parçalarına ihtiyacı vardır. Büyük veya küçük, yaralı veya zararlı. Çünkü yaralı veya zararlı, büyük veya küçük bize göre ama “yapı” için hepsi farklı anlamlar taşıyor ve hepsi hayırlı.

 

Bizler sosyal “yaratıklarız”. Öyle “Ben dağ başında da yaşarım, ben işte Himalayalar’a gideceğim” gibisinden sözler söyleyenlere ve bu yönde arzular taşıyanlara çok rastlarız ama burada asıl istek yalnız kalmak; insanlardan uzaklaşmak değil. Asıl istenen sosyal benliğimizden uzaklaşmak, “asıl kendimiz” dediğimiz şeye yaklaşmak. Ama emin olun ki insanın “asıl kendisi” dediği şey sosyal benliğidir. Sosyal benliğimiz ile kıskanırız, savaşırız, sevişiriz, ilişki kurarız, ihanet ederiz vs...

 

Eğer bunlar olmasaydı yani dünya üzerinde savaşlar olmasaydı sizce ne olurdu? Dünya güllük gülistanlık olsaydı ne olurdu? Zaten buraya neden dünya diyoruz, neden dünya okulu diyoruz? Burada amacımız beşeri olan her şeyi deneyimlemek ki ancak bu deneyimler sayesinde beşeriyete doyar ve ilerisi için adım atabiliriz. İşte dünyanın amacı da ileriye adım atmaktır. İleriye adım atarsak evrenin titreşimi yükselir. İleriye adım atmak için de şimdiyi yaşamak gerek, ve geçmişte bütün o dünyevi olaylar olmasaydı şimdi onların istemediğimiz şeyler olduğunu anlamayıp ileriye adım atma çabası içinde olamayacaktık. Yani yine hiçbir şey göründüğü gibi değil. Eskiden Budist rahipler ve benzeri topluluklar, bireyler toplumdan kendini soyutlayıp “ermek” dediğimiz yola girmişler. Ama onların şahsi çabaları dünyayı asıl olmak istediği yere götürmedi, onlar şahsi oynadılar ama bu onların kötü olduğu anlamına gelmiyor, sadece çözümün böyle olmadığını görmemize sebep oluyor. Çözüm toplumsal benliğimizi terk etmeden, ruhsal benliğimiz rehberliğinde onu yönlendirmemizden geçiyor. Toplumdan kendimizi soyutlamak, kendimizi aldatmak, kendimizi cezalandırmak, yargılamak bir çözüm değil. Her davranışımızı, her olayı her şeyi yargısız değerlendirmek ve kabullenmek, ileriye dönük seçimler yapmak ve bu seçimlerde kendimizi zorlamayıp, her an her şeyden zavgeçmek, her şeyi değiştirmek seçeneğine sahip görmeliyiz.

 

İnsanlar ile ilişkilerde olsun, her nerede olursa olsun bir karasızlık, bir doyumsuzluk var insanoğlunda. Ki bu normal. Karşımızdakinden kararlı olmasını, yakışıklı/güzel olmasını veya milyonlarca sayılabilecek özellik isteriz. Kimimiz mükemmeliyet ararken yorulur, yanlış seçimler yapar. Kimimiz mükemmeliyet aramaz, ama ne istediğini de bilmez; hep bir eksiklik hisseder veya kanaat eder ve hep bir ukde ile yaşar. Hem bir eksiklik hissi ile; kimimiz ise tamamen kanaatkardır, koyundur ve güdülmek ister. Halbuki yanlış, doğru, eksik, fazla... Her şeye şükretmek, yeri geldiğinde değiştirmek yeri geldiğinde sabretmek, zevk almaya çalışmak, fedakarlıkta bulunmak ne güzel şeylerdir. Çoğu zaman kendimizi aptal gibi hissedebiliriz bu yönde giderken, hep kendimizin bir şeyler kattığını ve karşı tarafın odun gibi durduğunu zannederiz veya açıkça görürüz. Ama dediğim gibi bunun adı fedakarlıktır ve çoğu zaman sonuçları sabır ister çünkü hiç kimse bilemez en iflah olmaz birinin bile düzgünleşeceğini. Hatta bu çabalardan belki de zevk alıyorsunuzdur, ama mantıken bu size aptalca geliyordur ve zevk almaktan kendinizi mahrum edersiniz. Ama her şey o kadar da kötü gitmek zorunda değil, belki de ideal insanı bulmuşsunuzdur, bunu anlayamazsınız. İdeal insan on kilometre uzaktan size parlar ama onu aramak eziyet verici olabilir. Bir yandan da belki de ideal insan sizi bulmuştur veya onu uzaktan görmemişsinizdir de arka tarafınızdan gelmiştir, yani bakış açınızda değildir tanıştığınız ana kadar. İdeal insanı aramak zaman kaybıdır ama açık olmak yeterlidir, hem de gereğinden fazla yeterlidir buna açık olmak.

 

İlişkilerde her iki taraf ta her olaydan sorumludur. Yani kim hata yaptıysa hatanın yarı sorumluluğu da karşı taraftadır. Çünkü hep söylediğim gibi, her şey neden-sonuç ilişkisinde gidiyor. Olay, soğuk kanlılık ile karşılanıp öncesi  ve nedenleri tartışılabilir. Olaya önyargısız yaklaşılabilir; ama olaya önyargı ve/veya duygusal tepkiler ile yaklaşıp ani kararlar da alınabilir. Her ikisi de tam da olması gerektiği gibidir. Bize düşen sadece bunun farkında olmak ve hiçbir zaman gurur olayını abartmamaktır. Her an kendimizi manevra yapmaya özgür görmeliyiz. Karar değiştirmek, “tükürdüğünü yalamak” vb. şeyler yaptığımız zaman toplum karşısında pısırık, zayıf, gurursuz gibi sıfatlara tabi kalabiliriz ama hayat bizim hayatımız, kararlar bizim kararlarımız ve hiçbir şey göründüğü gibi değil. Aldığımız kararın yorumlarından değil asıl kendimize küçük düşmekten korkarız. Kendi kendimizi yer bitiririz aslında. İç sesler ahenk içinde olduğu zaman zaten dünyada işimiz kalmayacak, ama bunu seslerden bazılarını duymazdan gelmek ile yapamayız aksine hepsine kulak verip, herhangi birine uymaktan korkmazsak başarabiliriz. Çünkü kimse demiyor ki “Bir ömürde bütün dünya deneyimini tamamlayacağız” diye...

 

İşlerimizde, düşüncelerimizde, ilişkilerimizde - en bilgelerimiz bile ne kadar dünyevi eylemlerde bulunabiliyor. Dünyevi eylemlerde bulunmaktan, bize ters eylemlerde bulunmaktan korkarak işimizi zorlaştırıyoruz. Özgür kalmak, ruhumuzu serbest bırakmak demek. Onun sayesinde korkularımızdan arınacağımız anlamına geliyor, evet, ama korkularımız ile yüzleşmezsek bu nasıl olacak? İşte ruhsal benliğimizi serbest bıraktığımız zaman bütün tortular boğazımıza dizilecek; hepsini hazmetmemiz gerekecek. Ve biz bunu yapmayarak ve bundan korkarak işimizi daha da zorlaştırıyoruz. Ama aslında biz ne yaparsak yapalım, hangi yönde olursak olalım, zaten her şey olması gerektiği gibi oluyor. Biz burada salak gibi debelendiğimiz günlerimize güleceğiz. O nedenle korkmaktan korkmayalım. İşimize gidelim, sevgilimizle tartışalım, ona bozulalım, kırılalım, patrona kıl olalım, normal sıkıcı bir hayat yaşamaya devam edelim veya bu yaşantının o kadar da sıkıcı olmadığını görmeye çalışalım. Birşeyleri değiştireceksek, birşeylerden memnun değilsek, ilk yapmamız gereken şey okulu bırakmak, dağlara kaçmak, istifa etmek, intihar etmek, boşanmak, kanaat etmek, boyun eğmek vb. şeyler değildir. Bakış açımızı değiştirmek, başka seslere de kulak vermek, korkmamak, değiştirebilme gücünün elimizde olduğunu ve dünyanın aslında kötü bir yer olmadığını; aksine ne kadar da güzel bir yer olduğunun farkına varmak, sevdiklerimize sarılmaktır... Çünkü nasılsa her şey olması gerektiği gibi oluyor, neden kendimize eziyet edelim ki?...

 

Yazar Hakkında Bilgi İçin Tıklayın

KÖŞE YAZARLARI

Tuğba Kavas

Siz Ne Kadar Sizsiniz?


Uzay Gökerman

Kozmik Fenomen


Deniz Onur

Hikayenin Başı ve Sonu


Funda Umut Pakkal

Biz de Çocuktuk


Günyüz Keskin

Eksik Cümleler Yanlış Kelimeler


Rüya Yüksel

Koşulsuzca Sevebilmek


Sevi Çiçek

"İletim Raporu" ve "Mertlik" Üzerine


Haluk Tunç İlker

Oğlumun Gözleri Konuşuyor


Burak Kızılkan

Neden Kendimize Eziyet Edelim Ki?


Seda Pehlivan

Ben de Öyleydim


Meltem Bingöl

Kutlu Gün

Google
 
Web indigodergisi.com

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  7 Ekim 2008 TSİ 19:20