|
Neden
kendimize eziyet edelim ki?
Burak Kaan Kızılkan
Oradan oraya koşuşturan, uyuşuk uyuşuk yürüyen, evde
pinekleyen, inekleyen, uykucu muykucu ve milyonlarca çeşit
insanın amaçları, hevesleri, huyları, alışkanlıkları var.
Kimisi aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyor,
kimisi de tamamen dünyaya kapılmış gidiyor. Ama her iki tip de
bir şeyler istiyor, bunun için bir şeyler yapıyor ama şöyle
bir üçüncü kişi gözünden bakıldığında acaba neler oluyor?...
Çünkü olayın dışından bakan biri olayı yaşayandan farklı bakış
açıları yakalayabilir.
Her sabah kalktığımızda ne yapıyoruz? İşi olmayan için çok da
önemli değil günün başlangıcı. Ama okulu veya işi olan, sabah
kalktığı gibi hazırlanıyor, işine gidiyor, işiyle bütünleşiyor
veya oraya ait olmadığını biliyor. Ama mecburen oralarda
takılıyor. İşiyle bütünleşen kimse neden işiyle bütünleşiyor
ki? Onu sevdiği için mi, yoksa ona muhtaç olduğu için mi?
İşini sevmeyen kimse neden işini sevmiyor? Başka bir ideali
olduğu için mi yoksa dünyada olmak bile saçma mı geliyor yani
yapmak istediği bir şey olmadığı için mi? Kimimiz hırsla,
hevesle bir şeylerin peşinden gidiyoruz ve çoğu zaman en bilge
olanlar veya bilge görünenler bile amaçları her ne olursa
olsun körü körüne ilerliyorlar. Ancak bu yanlış veya doğru
demiyorum. Hepsi olması gerektiği gibi... Yeter ki onu fark
edince, yargılamak yerine körü körüne gittiğimizi kabul
etmeliyiz ve buna devam etmek istiyorsak devam etmeliyiz.
Çünkü hiçbir şey göründüğü gibi değil yani sonuçta elde
edilecek olan şeyi bilemeyiz. Sonucun hoş veya acı verici
olduğunu bilemediğimiz gibi, sonucun getirdikleri ile
kendimizi nerelere sürükleyeceğimizi de bilemeyiz. Kendimizi
diyorum çünkü etrafımızdaki her şeyden sorumluyuz, hepsi bizim
kapsamımızda ilerliyor, ama bu kötü birşey değil aksine çok
hoş bir bilgi.
Einstein, “Herkesin 24 saati var” demiş. İşte bu 24 saat
herkeste mevcut, yani kimse önde veya geride başlamıyor.
Dünyaya gelirken bile ne yapmak, ne yönde ilerlemek
istediğimize karar veriyoruz ve işimizi sevmek veya onu
sevmemek elimizde. Onu sevmek veya sevmemek, doğru veya yanlış
değil. Her iki tarafın da getirdikleri ayrı ayrı. Ve o
getirilerin faydaları mukayese edilemez çünkü kimsenin hayatı
bir başkasınınki ile kıyaslanamaz, herkesin bir bölgesi
vardır; “yapıda” ve “yapının” bütün parçalarına ihtiyacı
vardır. Büyük veya küçük, yaralı veya zararlı. Çünkü yaralı
veya zararlı, büyük veya küçük bize göre ama “yapı” için hepsi
farklı anlamlar taşıyor ve hepsi hayırlı.
Bizler sosyal “yaratıklarız”. Öyle “Ben dağ başında da
yaşarım, ben işte Himalayalar’a gideceğim” gibisinden sözler
söyleyenlere ve bu yönde arzular taşıyanlara çok rastlarız ama
burada asıl istek yalnız kalmak; insanlardan uzaklaşmak değil.
Asıl istenen sosyal benliğimizden uzaklaşmak, “asıl kendimiz”
dediğimiz şeye yaklaşmak. Ama emin olun ki insanın “asıl
kendisi” dediği şey sosyal benliğidir. Sosyal benliğimiz ile
kıskanırız, savaşırız, sevişiriz, ilişki kurarız, ihanet
ederiz vs...
Eğer bunlar olmasaydı yani dünya üzerinde savaşlar olmasaydı
sizce ne olurdu? Dünya güllük gülistanlık olsaydı ne olurdu?
Zaten buraya neden dünya diyoruz, neden dünya okulu diyoruz?
Burada amacımız beşeri olan her şeyi deneyimlemek ki ancak bu
deneyimler sayesinde beşeriyete doyar ve ilerisi için adım
atabiliriz. İşte dünyanın amacı da ileriye adım atmaktır.
İleriye adım atarsak evrenin titreşimi yükselir. İleriye adım
atmak için de şimdiyi yaşamak gerek, ve geçmişte bütün o
dünyevi olaylar olmasaydı şimdi onların istemediğimiz şeyler
olduğunu anlamayıp ileriye adım atma çabası içinde
olamayacaktık. Yani yine hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Eskiden Budist rahipler ve benzeri topluluklar, bireyler
toplumdan kendini soyutlayıp “ermek” dediğimiz yola girmişler.
Ama onların şahsi çabaları dünyayı asıl olmak istediği yere
götürmedi, onlar şahsi oynadılar ama bu onların kötü olduğu
anlamına gelmiyor, sadece çözümün böyle olmadığını görmemize
sebep oluyor. Çözüm toplumsal benliğimizi terk etmeden, ruhsal
benliğimiz rehberliğinde onu yönlendirmemizden geçiyor.
Toplumdan kendimizi soyutlamak, kendimizi aldatmak, kendimizi
cezalandırmak, yargılamak bir çözüm değil. Her davranışımızı,
her olayı her şeyi yargısız değerlendirmek ve kabullenmek,
ileriye dönük seçimler yapmak ve bu seçimlerde kendimizi
zorlamayıp, her an her şeyden zavgeçmek, her şeyi değiştirmek
seçeneğine sahip görmeliyiz.
İnsanlar ile ilişkilerde olsun, her nerede olursa olsun bir
karasızlık, bir doyumsuzluk var insanoğlunda. Ki bu normal.
Karşımızdakinden kararlı olmasını, yakışıklı/güzel olmasını
veya milyonlarca sayılabilecek özellik isteriz. Kimimiz
mükemmeliyet ararken yorulur, yanlış seçimler yapar. Kimimiz
mükemmeliyet aramaz, ama ne istediğini de bilmez; hep bir
eksiklik hisseder veya kanaat eder ve hep bir ukde ile yaşar.
Hem bir eksiklik hissi ile; kimimiz ise tamamen kanaatkardır,
koyundur ve güdülmek ister. Halbuki yanlış, doğru, eksik,
fazla... Her şeye şükretmek, yeri geldiğinde değiştirmek yeri
geldiğinde sabretmek, zevk almaya çalışmak, fedakarlıkta
bulunmak ne güzel şeylerdir. Çoğu zaman kendimizi aptal gibi
hissedebiliriz bu yönde giderken, hep kendimizin bir şeyler
kattığını ve karşı tarafın odun gibi durduğunu zannederiz veya
açıkça görürüz. Ama dediğim gibi bunun adı fedakarlıktır ve
çoğu zaman sonuçları sabır ister çünkü hiç kimse bilemez en
iflah olmaz birinin bile düzgünleşeceğini. Hatta bu çabalardan
belki de zevk alıyorsunuzdur, ama mantıken bu size aptalca
geliyordur ve zevk almaktan kendinizi mahrum edersiniz. Ama
her şey o kadar da kötü gitmek zorunda değil, belki de ideal
insanı bulmuşsunuzdur, bunu anlayamazsınız. İdeal insan on
kilometre uzaktan size parlar ama onu aramak eziyet verici
olabilir. Bir yandan da belki de ideal insan sizi bulmuştur
veya onu uzaktan görmemişsinizdir de arka tarafınızdan
gelmiştir, yani bakış açınızda değildir tanıştığınız ana
kadar. İdeal insanı aramak zaman kaybıdır ama açık olmak
yeterlidir, hem de gereğinden fazla yeterlidir buna açık
olmak.
İlişkilerde her iki taraf ta her olaydan sorumludur. Yani kim
hata yaptıysa hatanın yarı sorumluluğu da karşı taraftadır.
Çünkü hep söylediğim gibi, her şey neden-sonuç ilişkisinde
gidiyor. Olay, soğuk kanlılık ile karşılanıp öncesi ve
nedenleri tartışılabilir. Olaya önyargısız yaklaşılabilir; ama
olaya önyargı ve/veya duygusal tepkiler ile yaklaşıp ani
kararlar da alınabilir. Her ikisi de tam da olması gerektiği
gibidir. Bize düşen sadece bunun farkında olmak ve hiçbir
zaman gurur olayını abartmamaktır. Her an kendimizi manevra
yapmaya özgür görmeliyiz. Karar değiştirmek, “tükürdüğünü
yalamak” vb. şeyler yaptığımız zaman toplum karşısında
pısırık, zayıf, gurursuz gibi sıfatlara tabi kalabiliriz ama
hayat bizim hayatımız, kararlar bizim kararlarımız ve hiçbir
şey göründüğü gibi değil. Aldığımız kararın yorumlarından
değil asıl kendimize küçük düşmekten korkarız. Kendi kendimizi
yer bitiririz aslında. İç sesler ahenk içinde olduğu zaman
zaten dünyada işimiz kalmayacak, ama bunu seslerden bazılarını
duymazdan gelmek ile yapamayız aksine hepsine kulak verip,
herhangi birine uymaktan korkmazsak başarabiliriz. Çünkü kimse
demiyor ki “Bir ömürde bütün dünya deneyimini tamamlayacağız”
diye...
İşlerimizde, düşüncelerimizde, ilişkilerimizde - en
bilgelerimiz bile ne kadar dünyevi eylemlerde bulunabiliyor.
Dünyevi eylemlerde bulunmaktan, bize ters eylemlerde
bulunmaktan korkarak işimizi zorlaştırıyoruz. Özgür kalmak,
ruhumuzu serbest bırakmak demek. Onun sayesinde
korkularımızdan arınacağımız anlamına geliyor, evet, ama
korkularımız ile yüzleşmezsek bu nasıl olacak? İşte ruhsal
benliğimizi serbest bıraktığımız zaman bütün tortular
boğazımıza dizilecek; hepsini hazmetmemiz gerekecek. Ve biz
bunu yapmayarak ve bundan korkarak işimizi daha da
zorlaştırıyoruz. Ama aslında biz ne yaparsak yapalım, hangi
yönde olursak olalım, zaten her şey olması gerektiği gibi
oluyor. Biz burada salak gibi debelendiğimiz günlerimize
güleceğiz. O nedenle korkmaktan korkmayalım. İşimize gidelim,
sevgilimizle tartışalım, ona bozulalım, kırılalım, patrona kıl
olalım, normal sıkıcı bir hayat yaşamaya devam edelim veya bu
yaşantının o kadar da sıkıcı olmadığını görmeye çalışalım.
Birşeyleri değiştireceksek, birşeylerden memnun değilsek, ilk
yapmamız gereken şey okulu bırakmak, dağlara kaçmak, istifa
etmek, intihar etmek, boşanmak, kanaat etmek, boyun eğmek vb.
şeyler değildir. Bakış açımızı değiştirmek, başka seslere de
kulak vermek, korkmamak, değiştirebilme gücünün elimizde
olduğunu ve dünyanın aslında kötü bir yer olmadığını; aksine
ne kadar da güzel bir yer olduğunun farkına varmak,
sevdiklerimize sarılmaktır... Çünkü nasılsa her şey olması
gerektiği gibi oluyor, neden kendimize eziyet edelim ki?...
Yazar Hakkında Bilgi İçin Tıklayın
|