|
Haber:
Nesrin Dabağlar
İstanbul -
Bilim Haberleri
- Mayıs 2008
İletişimin
Titreşimi
Yaşadığımız
çağın, iletişimde muhteşem gelişmelerle dolu olduğunu bazen şaşkınlıkla
izliyoruz. İnsanın parmak ile dokunmasına gerek
kalmadan beyin dalgalarıyla iletişim kurup çalışabilen telepatik klavyeye
kadar vardı bu iş. (Alman
Fraunhofer Enstitüsü uzmanları tarafından iki yıl önce gerçekleştirildi.)
Yakın
bir gelecekte Bill Gates’e göre klavye ve mouse
(fare)
tamamen ortadan kalkacak ve havaya yazı yazar gibi el hareketleriyle
kullanacağız bilgisayarlarımızı.
Lazer
-yani ışık- ile bilgi iletimi çoktan gerçekleşti. (Free Space Optik).
Omnitek adlı Türk şirketi, tüm
dünyada bir ilki İstanbul’da gerçekleştirip
Lazer Omurga
ile bilgi iletişimi sağladı.
Japonlar uzun yıllardır
bir cihaz geliştirmeye çalışıyorlar ki; geçmişteki insanların beyinlerinden
uzaya yayılan, dalgaları ya da parçacıkları ele geçirip o kişinin tüm
yaşamını ekranlarda seyredebilmek hayalindeler!
.jpg)
Çalışma gerçekleşirse
sanırım geçmişle iletişimi sağlayacak ve bu da iletişimde zaman olgusunu
ortadan kaldıracak.
Neler oluyor böyle? Bu
gelişmeler; şimdiden on beş yıl önce duysak kabul edemeyeceğimiz, “hadi ya o
kadar da değil” diyeceğimiz rüya gibi olaylar. Nereye doğru gidiyoruz biz?
Bu hıza yetişmek çok büyük devinim ve değişim gücü gerektiriyor. İnternette
tüm dünyayı gezerken, çocukluğumdaki pilli küçük radyonun sesi sanki hala
kulaklarımda oysa:
“Bir bilmecem var
çocuklar, haydi sor sor!”
(Şimdiki bilmeceler
çocukluğumdaki kadar az değil, sor sor bitmiyorlar!)
Ve
Can Dündar’ın, bir yazısını hatırlıyorum ister istemez. Arkeologları İnka
tapınaklarına götüren rehberlerin yürüyüş sırasında anlamsız bir zamanda
neden durup dinlenmek istediklerinin sebebini açıklayan yaşlı yerlinin
cevabı; bu anlamda ilginç ve derin bir bilgelik taşıyor.
“Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı.
Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."
Yaşlı bilgeyi dinleyip gibi ruhumuz bize yetişsin diye iletişimin ve
teknolojinin mucizelerine biraz uzak durup, dinlenmek mi gerek, yoksa iki
gözümüzü üç, iki ayağımızı dört mü yapmak gerek diye düşünmekten alamıyorum
kendimi artık.
Belki de bazen ruhumuz bizden önde gidiyor da biz farkında değiliz.
Ruhumuzla bedenimizin arasındaki iletişimde ve uyumda ne kadar başarılı
olduğumuzu ölçecek teknolojiyi henüz bulamadık ki! O bilgenin dediği gibi
biz hızla yol alırken galiba bir şeyleri atladık ve ya bedenimiz önde
gidiyor ya da ruhumuz.
.jpg)
İletişimde Kelime ve
Yazı
İnsan beyninin içindeki milyarca hücrenin ve nöronun başardığı en büyük
mucizelerden birisi; değişik sesleri kullanarak kelime üretmek ve bu yolla
iletişim kurmaktır. İnsan hayvanlardan soyut sesleri tasarlama ve konuşma
kapasitesi ile ayrılır. İlk insandan bu yana kelimelerin ve yazının nasıl
bir yol izlediği tartışmalı konulardan birisidir. İnsan türünün birbirinden
bu kadar farklı dilleri ve yazıları nasıl oluşturduğunu çözebilmiş değiliz.
Aradaki fark
sadece
kelimelere veya dilbilgisine dayalı değildir; temel olarak birbirinden
farklı ses çıkarma teknikleri kullanılmaktadır. Aborjinler tıkırtı şeklinde
daha mekanik ses çıkartırlar, Hint- Avrupa dilleri ise gırtlaktan çıkan
seslere dayalıdır. Bazı Asya dillerinde kelimeler farklı perdelerde
söylendiğinde anlam değişir.
Arkeologlar
ve bilim adamları yazı söz konusu olduğunda da birbirinden farklı teoriler
ürettiler yıllardır. Yazının ilk bulunuşundan
günümüzdeki harf yazısı durumuna gelinceye kadar genelde beş asamadan
geçtiği kabul edilmektedir: Madde yazısı- resim yazısı - düşün yazısı - ses
yazısı - harf yazısı.
Resim yazısı ilk kez
Mezopotamya‘da, arkasından Mısır`da bulunmuştur.
Düşün yazısı (ideographie): Düşüncelerin belirli simgelerle anlatılması
demek olan bu tür, resim yazısının gelişmesi sonucunda bulunmuştur. Sümer
Çivi Yazısı ile Mısır Hiyeroglif`i bunun en belirgin örnekleridir.
Hece (ses) yazısı (phonographie): şekil yazısından seslerin, hecelerin
belirtildiği yazıya geçiş, yazı tarihinde ikinci büyük gelişmeyi
yansıtmaktadır.
Harf yazısı, abece (alfabe): Hece yazısında tek heceli sözcüklerin zamanla
“sesli” elemanlarını yitirip “tek ses” işareti haline gelmeleri ya da şekil
yazısındaki işaretlerin stilize edilip belirli bir sesi belirten simgelere
dönüştürülmesi, yazının gelişmesinde son aşamayı oluşturmaktadır. Bu
simgeler dizisinde ilk işaretlere Yunanca`da alfa, beta, Arapça`da elif, be
denildiği için tüm dizgenin adi Arapça`da elifba olmuştur.
İlk
alfabenin M.Ö 2 bininci yılda Mısır ya da Filistin’de başladığı kabul edilir
ve çivi yazısını öğrenmekten bıkan zeki bir Kenan’lı çocuğun Mısır
Hiyerogliflerindeki sessiz harfleri temsil alıp kendi dili olan Sami dili
için semboller icat ettiği iddia edilir. Örneğin A harfi ağzı açık sazan
balığını, "S"
harfi yılan tıslamasını ifade eder. Ortaya çıkan Sami alfabesinden de Kenan,
Arami, Seba ve Yunan alfabelerinin türediği kabul edilir.
Yazı
olmadan da diller kuşaktan kuşağa aktarılabilir ama tarihin bilinmesi ve
geleceğe iz bırakması açısından yazı kesinlikle gerekli olmuştur. Bu
yüzdendir ki; bugünkü medeniyetimiz, yazının bulunması ile tarihin
kaydedilmesinden sonrasını bilmektedir. Yazı sisteminin kullanılmaya
başlaması dönüp dolaşıp tanrıya ya da gelişmiş varlıklara dayanmaktadır
ilginç bir şekilde.
Sümer kil tabletlerine göre yazı ” tanrının katibinden” öğrenilmişti.
Mısır yazılarına göre tanrı Thoth yazı dahil tüm ileri düzeyde bilgileri
vermişti insanlara. Tanrı Marduk’un oğlu Nebo Babil halkına yazı yazmayı
öğretmişti.
Taş
tabletlere göre Musa yazıyı görünmeyen tanrı YHVH’den öğrenmişti.
Fenikeliler yazıyı tanrı Taut’tan (Thoth’un başka bir ismi) öğrendiklerini
söylediler. Tanrılardan öğrenildiği iddia edilen Alfabenin ortaya çıkışı,
insan tarihindeki en büyük sır olarak hala durmaktadır.
Eğer
yazılı bir kelime uygun ses frekansları çıkarıyorsa, barındırdığı gizli
enerji ve ya duygusal anlam zihinsel kavramlarla bağlantılıdır. Söylenen bir
kelime sembol ile ifade edilen enerjiyi kök sesleri ile birlikte kapsıyorsa
iletişim sağlanabilir. Kabalistler modern dil kullanımının enerji köklerini
yapay bir şekilde yok ettiğini söylemektedir. Örneğin İngilizce konuşan
insanlar, artık bütünsel telaffuz kullanmamaktadır, dolayısıyla duyguların
kelimeler üzerindeki gücünü kaybettiği ortadadır.
Günümüzde
bazı ses sanatçıları uygun notalar ile cam bir bardağı kırabilmektedir.
Tibetlilerin bazı ses frekanslarını kullanarak büyük taşları kaldırdığı
bilinmektedir. Mısırda piramitlerde bulunan bazı vazoların ancak süper hızda
ses dalgaları ile çalışan çok güçlü matkaplarla oyularak yapılabilecek bir
yapıda olduğu açıklanmıştır.
Duyu
Dışı İletişim
Tanınmış bilinç uzmanı ve yazar Gary Schwartz tüm iletişim şekillerinin
enerji değişimiyle bağlantılı olduğunu söyler. Evreni algılama şeklimize
göre bir kelimeyi düşünerek bile zihnimizde titreşim yaratırız. Yazılı veya
sözlü kelimeler bir insan tarafından algılandığında gizli enerji tepkilerini
ortaya çıkarır. Sadece düşünerek zihnimizde yarattığımız titreşimlerin bir
alıcı tarafından algılanması ile de telepatik bir iletişim
gerçekleştirebiliriz.
Konuşma ve yazma dışında kalan iletişim yeteneklerimiz arasında olan
telepati, en fazla bilinen psişik fenomendir. Telepati, iki zihin veya
ruh arasında herhangi bir aracıya gerek kalmadan (kelime-ses- yazı- telefon
vb. gibi) düşünsel yolla
kurulan
haberleşme ve bilgi alışverişidir. Bu tür ruhsal ve zihinsel irtibatlar
derin telepatik birleşmelerdir ve evrensel bir iletişim aracıdır. Telepatide
alıcı ve verici olmak üzere en az iki kişi vardır. Düşüncesini gönderen ajan
verici(agent), alıcı (percipiant) ise süjedir. Aslında eski ve körelmiş
olduğu düşünülen bir yetenektir.
İlkel kabul edilen Aborjinlerde, Afrika kabilelerinde, Kızılderililerde,
Hint yogilerinde, Uzakdoğu rahiplerinde telepatik haberleşme yeteneği medeni
toplumlara göre daha fazla korunup kullanılmıştır. Telepati özellikle
aşıkların, anne ve çocukların, birbirini çok seven dostların, kardeşlerin
arasında diğer kişilere oranla daha kuvvetlidir. Telepati zaman ve mekan
kavramı ile sınırlı değildir, Henüz kelimeye dönüşmemiş aşamada oluşan
titreşimlerin onu hissedebilen ve alıcı durumunda olan diğer bir beyin
tarafından algılanması bilinen beş duyu dışında gerçekleşir.
Telepatide tespit edilen önemli bir gerçek de zihnin bu
iletişim sırasında alfa dalga boylarında olmasıdır.
Ülkemiz
insanı parapsikolojik yeteneklere çok aşina olmasına rağmen bu konuda
akademik ve bilimsel çalışma olmaması çok büyük eksikliktir. Bu konuda en
önemli çalışmayı Dr.Bedri Ruhselman ve Ergun Arıkdal
yapmıştır. Ruhselman’ın ortaya koyduğu düşünceler kendi alanında çok
ileriydi. Avrupa'da Allan Kardec'le başlayan klasik Ruhçuluğun üstüne
çıkarak, Neo-Spiritüalizm yani Yeni Ruhçuluk adıyla tanımladığı bir ekol
yaratmıştır. İnsana ve evrene ait her soruyu, bu bilgi yolunun geniş
kapsamı içinde yanıtlamak çabası içinde olmuştur. Bireyi, doğayı ve evreni
sentez halinde, bir tür "Birleşik Varlıklar Alanı" olarak açıklamıştır.
Ruhselman’ a göre;
“Evrensel zekalar,
ruhsal bilgiler ışığı altında, dünya biçimlendiğinden bu yana belli bir
tekamül sürecine bağlı olarak canlıları geliştiriyorlar. Ruhsal İdare
Sistemi'nin kontrolünde olan dünya tekamülünde, her ne var ise ve her ne
oluyor ise, ruhsal bir gözetim ve denetim altında, insanlığı yeni bir
devreye, ışık bilgiye hazırlamak için olmaktadır.”
Duyu dışı algılama ve
iletişim diye adlandırılan pek çok olgunun araştırılması aslında yüz elli
yıl kadar önce başlamıştır. 1850'lerden bu yana konularla ilgili o kadar
geniş araştırmalar o kadar çok deneyler yapılmıştır ki ilgili kişilerin elde
edebileceği yüzlerce kaynak kitap mevcuttur. Metapsişik bilimi
parapsikolojinin bugün incelediği alanları çok daha öncesinden hem de en
ince ayrıntısına kadar ortaya koymuş, deneylemiş ve uzanabildikleri konuları
ispatlamayı başarabilmişlerdir.
Freud'dan
Einstein'a, C. Gustav Jung'dan William Crookes'e kadar değişik alanlardaki
bilim adamlarının ilgisi ruhsal konulara yönelmiştir. Nikola Tesla’nın en
büyük hayali kendi beyninde imgelendirdiği bir objeyi başka bir beyine
iletebilmekti. Yani amacı beyinler arasında telepatik görüntü transferi
yapmaktı. Fakat o dönemin katı materyalist bilim anlayışı ve bu anlayışın
getirdiği aforoz korkusu bazılarına geri adım attırmıştır. Örneğin Freud,
telepati hakkındaki görüşlerini ölmeden önce yazdığı bir kitapta
belirtmişti, fakat bu kitap ancak öldükten sonra yayınlanmıştır.
Freud yaptığı çalışmalarda kehanet ve telepatiyi ele alan deneyler yapmıştır
ve vardığı sonuçların bir kısmının bugün için hatalar içerdiği bilinse de
telepati bilimi için ciddi kaynak zenginliği yaratmıştır. Telepati sadece
uyanıkken değil uykuda ve rüyada da gerçekleşmektedir ve Freud rüyaların
hala en büyük bilimcisidir. Kehanet ve telepati birbirine çok yakın dursa da
birbirinden çok ayrı incelenmesi gereken noktaları da içerirler. Telepati an
içindeki karşılıklı iletişimi sağlar, zamansızdır. Kehanet ise geleceğe dair
bilgilerin algılanmasını sağlar, zaman öğesini de içerir.
Freud’a
göre falcılar geleceği değil, bilinçaltı istekleri hissediyorlardı. Yani
kahinlerin yaptığı şey anlık telepatiden başka bir şey değildi. Onun
geleceği hissetme yani kehanet ile ilgili görüşü bugünkü kuantum anlayışıyla
ancak şu cümle ile tamamlanabilir belki de:
Evren kuantum
düzeyinde ne zaman bir seçim yapmak durumunda kalsa, kaç tane alternatif
kuantum durumu varsa her bir durum için yeni bir evren doğar.
Ve
Kuantum deneyleri yeni açıklamalarla ilginç bir telepati gerçeğini de ortaya
koyuyor:
Kuantum dünyasında
atom altı parçacıklar ‘telepati’ kurabiliyorlar.
Aralarındaki mesafe ne
olursa olsun, özel koşullar altında iki parçacık birbiriyle sonsuz hızda
haberleşebiliyorlar ve bu haberleşme zamanda geriye ya da ileriye doğru
olabiliyor.
.jpg)
Birleşik varlıklar
alanında tüm evren birbirine görünmez ağlarla ve titreşimlerle bağlı, tıpkı
âşıklar arasındaki telepatik bağ gibi! Ses, resim, kelime, yazı, lazer,
telepati, atom altı parçacıklar, beyin dalgaları… Aracımız ne olursa olsun
bu bağın gücünü hissettiğimizde bütün aşklara inat o en büyük aşkın
titreşimlerinde kayboluyoruz.
Bedensel iletişimlerin
keyfine dalıp kendi ruhumuzun ve evrenin titreşiminden kopmamak dileğiyle…
2008 ©
indigodergisi.com

Zaman Omurgası Kasim, 2006
Dördüncü
Boyuttaki Tesla Ekim, 2006
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Nesrin Dabağlar
1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi
mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık
kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik
görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik,
tiyatro, resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam
sürüyor.
Detaylı bilgi
|