Biz
De Çocuktuk
Funda Umut Pakkal
Geçenlerde Can Dündar’ın “Biz çocuktuk
ve başardık” yazısını okuyunca, ister istemez kendi çocukluğumu
düşündüm. Ve yazdıklarının birebir benimkiyle (herhalde bir
çoğunuzla da) örtüştüğünü gördüm. Geçmişime dönüp, anılarımı
düşündüğümde otuzlu yaşlardaki bizler için çocuk olmanın hem
eğlenceli, hem kolay, hem de zor yanları olduğunu gördüm. En keyifli
yanı, hafta sonu sokağa çıkıp yaşıtlarımızla oynayabilmemizdi. Öyle
çocuk kaçırma, organ mafyası, fidye, taciz ve tecavüz korkusu
olmadan hem de. Üstelik mahalleli de birbirine tutkun, meraklı,
ilgili, aynı zamanda sahipleniciydi. İnsanların birbirine güvenleri
vardı. Eğer aynı mahallede oturuyorsan o kişiye güvenebilirdin ve
hatta ona bir çok konuda danışabilirdin. Küçükken sokağımızda
kaybolan bir çocuk için tüm mahallelinin (abartısız söylüyorum konu
komşu çoluk çocuk esnafıyla birlikte) aradıklarını şahit olmuştum.
Şu anda böyle bir şey olsa insanlara ölü toprağı gibi serilen, “boş
vermişlik, adam sendecilik, bananecilik” edasıyla yalnızca bakmakla
yetineceklerini, bırakın sahiplenmeyi ve göz kulak olmayı, boş boş
gözlerle, ilgisizce etraflarına bakmayı sürdüreceklerine eminim.
Eskiden insanların camdan bakması,
kapı önüne çıkıp, komşusuyla laflaması, bakkalda karşılaşınca sohbet
etmesi olağan şeylerdi. Artık kimse kimseyi tanımıyor; klasik
komşuluk ilişkileri yok ve o yüzden eve 15 dakika geç gelince
çocuğunuzu karşılayacak bir Ayşe teyze de olmuyor haliyle.
Hatırlıyorum da; sabah annem bizi okula gönderirken “Çocuklar ben
çarşıya gideceğim; eğer geç kalırsam, Fatoş teyzenize gidersiniz
olur mu?” der. Biz de bu sözleri duyunca bilirdik ki, Fatoş teyze de
bizim ihtiyaçlarımızı annemiz kadar karşılayabilir. Gidince
önlüğümüzü çıkarır (eskiden önlüğün altına elbise giyerdik), banyoya
sokar, hazırladığı yemekleri yedirirdi. Günümüzde bu ilişkiler
kalmayınca, yerine daha yapay ve çıkar ilişkisine dayalı ilişkiler
gelişti. Saat 19.00’da mesaisi biten bir arkadaşım, saat 18.00’de
gelen çocuğunu karşılaması için hergün 2 saatliğine bir bakıcı bayan
tuttu. Bu bakıcının Fatoş teyzenin yerini ne kadar tutacağını
bilmiyorum. Ancak çocuklarımızın, hiçbir zaman Fatoş teyzeleri
olmadığı için, bunun ayırdına varamayacakları kesin.
Aynı sokakta oturanların birbirine
misafirliğe habersiz gitmesi olağan bir durumdu. Sokağın öbür ucunda
oturan, her sabah karşılaştığınız, gözünüzü bir yerden ısıran Ali
amca ve eşi akşam ‘çat kapı’ bir şey danışmaya gelebilirdi. Bu
duruma ne annemiz ne de babamız “Hoppala bu da nerden çıktı?”
demeden, evde ne varsa sunar, tüm misafirperverlikleriyle ağırlar,
gelenleri memnun etmeye çalışırlardı. Ali amcalar “Sizin bir
akrabanız duyduğumuza göre Almanya'ya gitmiş memnun mu? Bizde
gitmeyi düşünüyoruz, bir danışalım dedik” diye gelirler.
Bizimkiler de bildikleri her şeyi anlatır yardım etmenin ve iyi ev
sahibi olmanın mutluluğuyla gelenleri uğurlarlardı. Bizim için ise,
işin zor yanı, hafta içi de olabilen bu ziyaretlerde “Yarın bu
çocuklar sabah erkenden okula gidecek biz 21.00’da kalkalım”
şeklinde düşünmeyen misafirlere, annemlerin de “Hadi bakalım, geç
oldu; bizim çocukların yatması lazım, müsaadenizle”
diyememesiydi.
Dedim ya eskiden
çocuk olmak hem eğlenceli, hem zor, hem de kolaydı. Bu arada, bir
şey daha vardı ki onu atlamadan geçemeyeceğim. Aslında mahalleli
olduğunda kendini bir bütünün parçası gibi hissederdin. Hiç
yalnızlık çekmez hep birilerinin yanında olduğunu hissederdin.
İşte biz 30’lu
yaşlar bu duygularla büyüdük. Belki de mahalleli dizilerinin
(mahallenin muhtarları, bizimkiler, süper baba, ekmek teknesi, vb.)
bu kadar çok tutulmasının sebebi eskiye özlem mi ne dersiniz?
Bu durumda “Ne
yapabiliriz?” diye düşünmekte fayda var. Bence işe
apartmanımızda oturanlardan başlamalı. Giriş çıkışlarda
karşılaştığımız kişilerle, sırasıyla, göz göze gelmeye çalışmak,
selam vermek, hal hatır sormak, uygun bulduklarınızla da görüşmek,
bu konuda atılacak adımlardır. Yeni evlendiğimde kapı komşumuzla
selamlaşmadan öteye gidemedik. Bu durum 3 yıl kadar sürdü. Bu 3
yıldan sonra ‘Müsaitseniz, kahve içmeye gelmek istiyoruz?’
dediğimizde yüzlerindeki şaşkınlığı hala hatırlıyorum. Ancak
gittiğimizde, iyi ağırlanmış ve gece 4.00’a kadar oturmuştuk. Daha
sonraki görüşmelerimizde de aynı keyfi alınca, daha önce
görüşmediğimiz 3 yıl için az hayıflanmamıştık. Ancak şimdi çok iyi
dost olduğumuzu gördükçe “İyi ki böyle bir adım atmışım” diyorum.
Hadi siz de durmayın! Bir selam salın
çevrenize…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Funda
Umut Pakkal
1970 İstanbul doğumlu. Eğitim danışmanlığı ve öğretmenlik
yapıyor. Çocuk Psikolojisi uzmanı. Ayrıca gönüllü seminer ve eğitimler veriyor. İstanbul
Üniversitesi Felsefe mezunu. Yüksek lisansını Maltepe
Üniversitesi'nde
Psikoloji,
Felsefe, İnsan Bilimleri bölümünde psikoloji üzerine
tamamladı.
Detaylı Bilgi
|