Yazar:
Seblâ
Kutsal
– Mayıs 2008
Türkiye; Ruhunu
Kaybeden Ülke
Nişantaşı’nda, masa bulmak için ayakta sıra beklediğiniz
restoranların birinde oturmuş, yemeğime yoğunlaşmış gibi görünerek yan
masaları dinliyor, göz ucuyla onları izliyorum; İtinayla süslenerek
birbirlerine benzemek için saatler harcamış, günümüz standartlarında “güzel”
denilen kadınlar, bir erkekten beklenmeyecek derecede bakımlı, dedikoducu erkekler. Sevginin, saygının ve erdemin sadece masallarda
olduğuna inanan bir nesiller curcunası, çok neşeli, pek şen kahkahalarla
vitrinlerde boy gösteren insan müsveddeleri...
Kendi hayatımdan o
hayatlara akıp gidiyor, kendimi unutup acemi gözlemler yaparak o özellerden
bir ortak genele ulaşıyor ve daha sonra keşfettiğim “genel”den kendimin
nasıl sıyrıldığını görerek derin bir yalnızlığa düşüyor ama bu yalnızlığa
rağmen Allah’a gözlerimin gördüğü, kalbiminse hissettiği için
şükrediyorum...
İçim acıyor, kaç kişi
bunu böyle görüyor? İmrenilecek bir şey olmadığını kaç insan akıl
edebiliyor? Biz nasıl bugünlere geldik? Türk ahlâkı denen şey nedir? Var
mıdır? Varsa nereden, kaça satın alabiliriz!!
Sorularımla bunalmış bir
halde, temiz hava almak için restorandan çıkıyor, mp3 çalarımın
kulaklıklarını takıyor ve hızlı adımlarla yürümeye başlıyorum. Yolda müziğin
sesini iyice kısıp kafamı dinlerken farkediyorum ki beynim tekrar dile
geliyor, kafamın içinde durmaksızın konuşuyor ve Neil Postman’ın bir
kitabında sözünü ettiği kavramı tekrar edip duruyor; “sahte bağlam”. Evet ta
kendisi! “Hayat” diye önümüze konulan ve doğruyu bulmak için referans
alabileceğimiz hiçbir şey olmadığı için hapıra köpüre kabullendiğimiz tüm
oyun düzeni aslında sahte bir bağlamda çıkıyor karşımıza.
Postman sahte bağlamı
şöyle izah etmiş: “Parçalı ve havada kalmış enformasyonlara görünüşte işe
yaramalarını sağlamak amacıyla tasarlanmış yapı... Sahte bağlam, ilgisizlik,
tutarsızlık ve acizliğin sultasında bulunan bir kültürden bize kalan son
sığınaktır”. Peki bu “sahte bağlam” ı kim yaratıyor? Cevabı basit;
tüketime adanmış tüm insan beyinleri. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.
Kapitalist düzeni söven düşünürlerin kemikleri sızlasın, onların devrinde
markalar cansızdı, günümüzde ise ete kemiğe büründüler! Biz, insanlar olarak
marka haline dönüştük. Popüler kültürden ekmeğini yiyen medya gibi, moda
gibi sektörler tarafından yönlendirilen bir sürü olduk. Ama işin daha ilginç
tarafı, bir sürünün herhangi “sütü sağılan, yünü yolunan” bir elemanı olarak
son derece de “ben merkezli”yiz. Sonuçta, ormana bakacak olursak sürüleri,
ağaca bakacak olursak “regresyon”* mağduru “hep bana, hep bana” diyen minik
bebekleri görüyoruz.
Peki,
nasıl oluyor da böyle bir zırvalığın tam göbeğindeyken bize her şey
normalmiş gibi görünüyor? İşte bu noktada paragrafın başına dönüyorum: Bu
zırvalıkları halkın yeni genelgeçerler olarak benimseyebilmesini sağlayan,
özene bezene hazırlanarak tüm bu soytarılığı mantıklı görünür kılmak için
ilmek ilmek dokunmuş olan “sahte bağlam” dır elbette. 19.yüzyılın
sonlarında doğmuş olan, son derece ileri görüşlü olarak niteleyebileceğimiz
ingiliz yazar Aldous Huxley’nin çok önceden yazmış olduğu gibi “eğlenceden
ölen” bir toplum olduk. Elbette Huxley bu söylemlerinde Amerikalıları hedef
alıyordu ancak bizim de gitgide (hem siyasi hem manevi açıdan) bir “Amerikan
eyaleti” olmaya başladığımız göz önüne alındığında, Huxley’nin bu
öngörülerinin bize de uygun düşüşünün mantığını kavramamız zor olmayacaktır.
Huxley’ci söylemi savunan
bir yazar olan Postman’ın sözünü ettiği başka bir kavrama daha değinmek
istiyorum; “Dezenformasyon” yani Postman’ın ifadesiyle; “Yanıltıcı,
insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma illüzyonu yaratan, oysa insanı
bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon”. Başka bir deyişle, cehâleti
bilgi olarak kabul etmek. Hayatlarımız sahte bağlama oturtulmuş bir
dezenformasyon şebekesi üzerine kurulu. Bu dünyaya, sadece ve sadece haz
almaya gelmiş olduğumuz savını içeren bir dezenformasyon yağmurunda
iliklerimize kadar ıslandık ve hasta bir toplum olduk. Haz ilkesine odaklı
bebecikler olarak tenimiz okşanmalı, her türlü pisliğimiz hoş görülmeli,
temizlenmeli, bize ilgi, alâka ve şefkat gösterilmelidir. Peki biz bunun
karşılığında ne vereceğiz? Sıkılana dek oyun oynayacağız ve her seferinde
yeni oyuncaklar isteyeceğiz, hepsi bu!
Televizyonu açıyorum,
magazin programlarına bakıyorum; “Bay X ile Bayan Y’nin büyük aşkı iki
haftada sona ermiş... Bayan P’nin uzatmalı sevgilisi Bay Z, Çeşme’de Bayan
P’nin en yakın kız arkadaşıyla yakalanmış... Bayan K, tek celsede eşinden
boşanmış... Bayan L sevgilisi istiyor diye 8 saatlik bir estetik operasyonla
yeni bir görünüme kavuşmuş”. Kanalı değiştirip haberleri seyrediyorum; 17
Ağustos depreminde ölenleri anma töreni haberinin ve terör yüzünden iki
bacağını kaybeden asteğmenin hikâyesinin ardından sıradaki haber Bodrum’daki
eğlence mekanlarındaki sınırsız eğlence! Kullanılan kelimelere ve onların
sunulduğu sahte bağlama dikkatinizi çekmek istiyorum; “Büyük” sıfatıyla
derecelendirilmiş “Aşk” kavramı ile “iki hafta” zaman zarfı ve “sona ermek”
fiiliyle aynı cümlede yer almış. İzleyiciye(sürüye) gönderilen mesaj: “Büyük
aşklar iki hafta sürebilir”. Elinde kumandası, bu programı izleyen bir
ergeni düşünün, kafasında yeni yeni merak konusu haline gelen “aşk”
olgusunun nasıl şekillendiği tahmin etmeniz güç olmayacaktır.
Diğer bir kelime
“sevgili”. “Sevgili” kelimesinin kökü “sev”dir, “gi” ve “li” türetme
ekleriyle, insanoğlunun en önemli erdemlerinden biri olan “sevmek”
eyleminden türeyerek oluşmuştur. Dolayısıyla bu sahte bağlamda “sevmek”; “en
yakın arkadaşla aldatma” ile aynı cümlede kullanılmış, “uzatmalı” gibi bir
uydurma sıfatla niteliksizleştirilmiştir, tabi bu sırada aynı yeni yetmemiz
(yani yarını emanet edeceğimiz kuşak) bu programı seyretmeye devam
etmektedir. Derken “kadın” denen “mal”ın erkekler için kendini nasıl da
riske attığı, daha güzel görünmek uğruna çektikleri konu edilerek kadın
markasının “90-60-90 ve 175 cm” olduğunun altı bir daha çizilmiş, ardından
bir boşanma haberi girilmiş. Daha da acısı, afetler, vatan sevgisi ve
benzeri kavramlar yine bu tarz haberlerle aynı düzlemde, aynı düzeyde
işlenmiş, eğlencenin, vurdumduymazlığın ve tepkisizliğin kazanında
eritilerek buhar olup havaya karıştırılmıştır. Postman’ın da belirttiği
gibi, Huxley’ci söylem galip geldi. Huxley’in “Brave New World” (“Cesur Yeni
Dünya”) adlı kitabında olduğu gibi, insanlar hazza boğularak denetlenmeye
başladı, Orwell bizi
nefret
ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin
mahvedeceğini, sorunun televizyonun bize eğlendirici temalar sunması değil,
bütün temaların eğlence gibi sunulmasından kaynaklanacağını önceden
görmüştü. Böyle de oldu. Eğlence hayatımızın üst-ideolojisi haline geldi.
Mutlak zevki vaâdetmeyen
her şey “değersiz” ilân edildi. Sevgiyi ve aşkı Mevlana’dan değil de
seviyesiz magazin programlarından dinleye dinleye kimin çocuğu olduğumuzu
unuttuk. Kadını kadın, erkeği erkek, çocuğu evlât, namusu erdem, gözyaşını
bir insani üretim, daha da önemlisi, bizi bir bütün yapan o ruhu kaybettik.
Şimdi hâlâ ruhunu yitirmemek için çırpınan bir kısım “çağdışı” insan, tüm
dünyayı kendisinden ibaret gören “ben”lerden oluşan bu toplumun kaygı verici
umursamazlığıyla doldurduğu rakı bardaklarında boğulmamak için yalnızlığına
tutunmaktadır.
* Gelişim evrelerinde
geri gitme, gerileme.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Seblâ
Kutsal,
1981 İstanbul
dogumlu. İlkokulu Şair Nedim’de, ortaokul ve liseyi Galatasaray
Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve
Edebiyatı ile Psikoloji çift anadal programı mezunu. Galatasaray
Üniversitesi’nde “Medya ve iletişim çalışmaları” tezli yüksek
lisans programında eğitimine devam ediyor.
Detaylı Bilgi
|