Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Seblâ Kutsal – Mayıs 2008 

Türkiye; Ruhunu Kaybeden Ülke

Nişantaşı’nda, masa bulmak için ayakta sıra beklediğiniz restoranların birinde oturmuş, yemeğime yoğunlaşmış gibi görünerek yan masaları dinliyor, göz ucuyla onları izliyorum; İtinayla süslenerek birbirlerine benzemek için saatler harcamış, günümüz standartlarında “güzel” denilen kadınlar, bir erkekten beklenmeyecek derecede bakımlı, dedikoducu erkekler. Sevginin, saygının ve erdemin sadece masallarda olduğuna inanan bir nesiller curcunası, çok neşeli, pek şen kahkahalarla vitrinlerde boy gösteren insan müsveddeleri...  

Kendi hayatımdan o hayatlara akıp gidiyor, kendimi unutup acemi gözlemler yaparak o özellerden bir ortak genele ulaşıyor ve daha sonra keşfettiğim “genel”den kendimin nasıl sıyrıldığını görerek derin bir yalnızlığa düşüyor ama bu yalnızlığa rağmen Allah’a gözlerimin gördüğü, kalbiminse hissettiği için şükrediyorum...  

İçim acıyor, kaç kişi bunu böyle görüyor? İmrenilecek bir şey olmadığını kaç insan akıl edebiliyor? Biz nasıl bugünlere geldik? Türk ahlâkı denen şey nedir? Var mıdır? Varsa nereden, kaça satın alabiliriz!! 

Sorularımla bunalmış bir halde, temiz hava almak için restorandan çıkıyor, mp3 çalarımın kulaklıklarını takıyor ve hızlı adımlarla yürümeye başlıyorum. Yolda müziğin sesini iyice kısıp kafamı dinlerken farkediyorum ki beynim tekrar dile geliyor, kafamın içinde durmaksızın konuşuyor ve Neil Postman’ın bir kitabında sözünü ettiği kavramı tekrar edip duruyor; “sahte bağlam”. Evet ta kendisi! “Hayat” diye önümüze konulan ve doğruyu bulmak için referans alabileceğimiz hiçbir şey olmadığı için hapıra köpüre kabullendiğimiz tüm oyun düzeni aslında sahte bir bağlamda çıkıyor karşımıza.

Postman sahte bağlamı şöyle izah etmiş: “Parçalı ve havada kalmış enformasyonlara görünüşte işe yaramalarını sağlamak amacıyla tasarlanmış yapı... Sahte bağlam, ilgisizlik, tutarsızlık ve acizliğin sultasında bulunan bir kültürden bize kalan son sığınaktır”. Peki bu “sahte bağlam” ı kim yaratıyor? Cevabı basit; tüketime adanmış tüm insan beyinleri. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Kapitalist düzeni söven düşünürlerin kemikleri sızlasın, onların devrinde markalar cansızdı, günümüzde ise ete kemiğe büründüler! Biz, insanlar olarak marka haline dönüştük. Popüler kültürden ekmeğini yiyen medya gibi, moda gibi sektörler tarafından yönlendirilen bir sürü olduk. Ama işin daha ilginç tarafı, bir sürünün herhangi “sütü sağılan, yünü yolunan” bir elemanı olarak son derece de “ben merkezli”yiz. Sonuçta, ormana bakacak olursak sürüleri, ağaca bakacak olursak “regresyon”* mağduru “hep bana, hep bana” diyen minik bebekleri görüyoruz.

Peki, nasıl oluyor da böyle bir zırvalığın tam göbeğindeyken bize her şey normalmiş gibi görünüyor? İşte bu noktada paragrafın başına dönüyorum: Bu zırvalıkları halkın yeni genelgeçerler olarak benimseyebilmesini sağlayan, özene bezene hazırlanarak tüm bu soytarılığı mantıklı görünür kılmak için ilmek ilmek dokunmuş olan “sahte bağlam” dır elbette. 19.yüzyılın sonlarında doğmuş olan, son derece ileri görüşlü olarak niteleyebileceğimiz ingiliz yazar Aldous Huxley’nin çok önceden yazmış olduğu gibi “eğlenceden ölen” bir toplum olduk. Elbette Huxley bu söylemlerinde Amerikalıları hedef alıyordu ancak bizim de gitgide (hem siyasi hem manevi açıdan) bir “Amerikan eyaleti” olmaya başladığımız göz önüne alındığında, Huxley’nin bu öngörülerinin bize de uygun düşüşünün mantığını kavramamız zor olmayacaktır.

Huxley’ci söylemi savunan bir yazar olan Postman’ın sözünü ettiği başka bir kavrama daha değinmek istiyorum; “Dezenformasyon” yani Postman’ın ifadesiyle; “Yanıltıcı, insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma illüzyonu yaratan, oysa insanı bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon”. Başka bir deyişle, cehâleti bilgi olarak kabul etmek. Hayatlarımız sahte bağlama oturtulmuş bir dezenformasyon şebekesi üzerine kurulu. Bu dünyaya, sadece ve sadece haz almaya gelmiş olduğumuz savını içeren bir dezenformasyon yağmurunda iliklerimize kadar ıslandık ve hasta bir toplum olduk. Haz ilkesine odaklı bebecikler olarak tenimiz okşanmalı, her türlü pisliğimiz hoş görülmeli, temizlenmeli, bize ilgi, alâka ve şefkat gösterilmelidir. Peki biz bunun karşılığında ne vereceğiz? Sıkılana dek oyun oynayacağız ve her seferinde yeni oyuncaklar isteyeceğiz, hepsi bu!

Televizyonu açıyorum, magazin programlarına bakıyorum; “Bay X ile Bayan Y’nin büyük aşkı iki haftada sona ermiş... Bayan P’nin uzatmalı sevgilisi Bay Z, Çeşme’de Bayan P’nin en yakın kız arkadaşıyla yakalanmış... Bayan K, tek celsede eşinden boşanmış... Bayan L sevgilisi istiyor diye 8 saatlik bir estetik operasyonla yeni bir görünüme kavuşmuş”. Kanalı değiştirip haberleri seyrediyorum; 17 Ağustos depreminde ölenleri anma töreni haberinin ve terör yüzünden iki bacağını kaybeden asteğmenin hikâyesinin ardından sıradaki haber Bodrum’daki eğlence mekanlarındaki sınırsız eğlence! Kullanılan kelimelere ve onların sunulduğu sahte bağlama dikkatinizi çekmek istiyorum; “Büyük” sıfatıyla derecelendirilmiş “Aşk” kavramı ile “iki hafta” zaman zarfı ve “sona ermek” fiiliyle aynı cümlede yer almış. İzleyiciye(sürüye) gönderilen mesaj: “Büyük aşklar iki hafta sürebilir”. Elinde kumandası, bu programı izleyen bir ergeni düşünün, kafasında yeni yeni merak konusu haline gelen “aşk” olgusunun nasıl şekillendiği tahmin etmeniz güç olmayacaktır.

Diğer bir kelime “sevgili”. “Sevgili” kelimesinin kökü “sev”dir, “gi” ve “li” türetme ekleriyle, insanoğlunun en önemli erdemlerinden biri olan “sevmek” eyleminden türeyerek oluşmuştur. Dolayısıyla bu sahte bağlamda “sevmek”; “en yakın arkadaşla aldatma” ile aynı cümlede kullanılmış, “uzatmalı” gibi bir uydurma sıfatla niteliksizleştirilmiştir, tabi bu sırada aynı yeni yetmemiz (yani yarını emanet edeceğimiz kuşak) bu programı seyretmeye devam etmektedir. Derken “kadın” denen “mal”ın erkekler için kendini nasıl da riske attığı, daha güzel görünmek uğruna çektikleri konu edilerek kadın markasının “90-60-90 ve 175 cm” olduğunun altı bir daha çizilmiş, ardından bir boşanma haberi girilmiş. Daha da acısı, afetler, vatan sevgisi ve benzeri kavramlar yine bu tarz haberlerle aynı düzlemde, aynı düzeyde işlenmiş, eğlencenin, vurdumduymazlığın ve tepkisizliğin kazanında eritilerek buhar olup havaya karıştırılmıştır. Postman’ın da belirttiği gibi, Huxley’ci söylem galip geldi. Huxley’in “Brave New World” (“Cesur Yeni Dünya”) adlı kitabında olduğu gibi, insanlar hazza boğularak denetlenmeye başladı, Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğini, sorunun televizyonun bize eğlendirici temalar sunması değil, bütün temaların eğlence gibi sunulmasından kaynaklanacağını önceden görmüştü. Böyle de oldu. Eğlence hayatımızın üst-ideolojisi haline geldi.

Mutlak zevki vaâdetmeyen her şey “değersiz” ilân edildi. Sevgiyi ve aşkı Mevlana’dan değil de seviyesiz magazin programlarından dinleye dinleye kimin çocuğu olduğumuzu unuttuk. Kadını kadın, erkeği erkek, çocuğu evlât, namusu erdem, gözyaşını bir insani üretim, daha da önemlisi, bizi bir bütün yapan o ruhu kaybettik. Şimdi hâlâ ruhunu yitirmemek için çırpınan bir kısım “çağdışı” insan, tüm dünyayı kendisinden ibaret gören “ben”lerden oluşan bu toplumun kaygı verici umursamazlığıyla doldurduğu rakı bardaklarında boğulmamak için yalnızlığına tutunmaktadır. 


* Gelişim evrelerinde geri gitme, gerileme.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Seblâ Kutsal, 1981 İstanbul dogumlu. İlkokulu Şair Nedim’de, ortaokul ve liseyi Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı ile Psikoloji çift anadal programı mezunu. Galatasaray Üniversitesi’nde “Medya ve iletişim çalışmaları” tezli yüksek lisans programında eğitimine devam ediyor.

Detaylı Bilgi


 

2008 © indigodergisi.com


Daha hızlı internet ve sayfaların en iyi görüntüsü için alttaki kutuya tıklayarak Firefox’u yüklemenizi tavsiye ederiz.

 


Gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

 

YAZILAR

Tanrının Zerrecikleri


Manyetik Kent Manisa


Mars’a Yaklaşan Meteor


1 YTL Ver 1 Film Çekeyim


Kuantum Sıçraması


“Şekilsel” Türbanın Yozlaşması


Client ile Yüzde Yüz Müşteri Memnuniyeti


Türk Dil Yurdu Projesi


Fransa’nın Kuzey Şehri "Lille"


İndigo Nörolojisi


Okul Öncesi Eğitim Kurumlarında Ahlâk


Futbolcu Robotların Büyük Gösterisi


Açmazlarda Özgür Seçimler 


Sylvia Plath


İndigoların Gizli Dünyası


Zamanı Böldük ‘Yeni Yıl’ dedik


Savaş


Bir Kente Ait Olmak-2


Nasıl Görmek İstiyorsanız O Şekilde Bırakınız


Bu Gerçek Sevgi Mi?


En Son Ne Zaman Doğdun?


Sevgiliye Mektuplar


Düşlerimdeki Yaşam - 6


Bir Gül’ün Yaprakları


Pasur!


Korku Tüneli


Acı Kahve, Kar ve Tarçın


Arka Sokaklar


Rhiannon


Bizim Kavgamız


Okyanus


Bahane


denemelerneyseo


Diğer Sen

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00