|
Yazar: Uzay Gökerman
-
Şubat 2009
Ergenekon
Nedir?

Cumhuriyet tarihinin en
kapsamlı soruşturmalarından bir tanesi Ergenekon bu yazı yazıldığı sırada on
birinci dalgasıyla Türkiye’yi sarsmaya devam ediyordu. Bütün karşı
duruşlara rağmen kimseye aldırmadan süreceğe de benziyor.
Neden?
Çünkü her ne kadar 22 Temmuz
2007 seçimlerinden önce başlamış olsa da arkasında çok güçlü bir hükümet,
iktidar desteği vardır. Demokrasinin ne işe yaradığını da tam bu yerde
izleyebiliyoruz.
Peki, nedir bu Ergenekon
süreci?
İddianameye göre “Türkiye’de
anayasal rejimi kesintiye uğratacak bir darbe ortamı hazırlamak üzere
oluşturulmuş bir yer altı örgütlenmesi.”
Türkiye’de “artık” darbe
yapılır mı, sorusunun cevabını sonraya bırakarak, yukarıdaki iddianın
gerçekliği var mı, onu izleyelim.
Darbeler, bir neden üzerine
yapılır. Nedir bu? Mevcut hükümet ya da siyasi partiler; dahası meclis
yapması gereken şeyi yapamadığında, ordu ülkede yönetime el koyar.
Bizim Ezberimiz Bu. El koyma öncesinde ülkenin çok ciddi bir kargaşaya
sürüklenmesi gerekir. 12 Mart ve 12 Eylül el koyma sürecinde sokakta çok
ciddi çatışmalar vardı. 12 Eylül rejiminin sözcülerinin diline dolanmış
“kardeş kavgası” yapılıyordu.

12 Eylül’ün görüntüden ibaret
bu nedenselliğinin ötesinde bir de ekonomik altyapısı vardı ki bu yıllar
içinde şekillendirildi. Kapitalist sistem 12 Eylül öncesinde güçlü
sendikalar ve 1961 anayasasının verdiği haklar çerçevesinde bir türlü
istediği şekilde düzen kuramıyordu. Darbe sonrasında batı tipi liberal bir
model yürürlüğe koyuldu. Ancak liberalizmin ana unsuru olan burjuvazi ve
onun sahip olması beklenen sermaye birikimi henüz yeterli seviyede olmadığı
için devlet eliyle bir ekonomi yaratılmaya çalışıldı. Bunun detayları çok
uzun; öncesi de var kuşkusuz. Mesela hayali ihracat dediğimiz şey bir
anlamda sistemin çalışması için devlet eliyle para transferiydi. Uyuşturucu
trafiği de bu sistemin içinde ilginç bir yer tutuyordu. Uğur Mumcu bütün bu
ilişkilerin farkına vardığı için öldürülmüş olma ihtimali çok güçlüdür.
Çünkü Uğur Mumcu bugün Ergenekon içinde yer alan bir takım kişilerin
1979’dan (Abdi İpekçi Cinayeti) itibaren tüm ilişkilerini incelemişti.
Ancak,
Uğur Mumcu’ya gelmeden önce bir tarihsel dönemeçten söz etmemiz gerekir ki;
o da eğer hafızam beni yanılmıyorsa 14 Nisan 1987 günü dönemin
hükümet lideri Özal’ın Avrupa Birliği’ne giriş için müracaat etmesidir. Aynı
gün Türkiye’deki son kitlesel öğrenci protestosu gerçekleşmiş; öğrenci
derneklerini kapatmak ya da işleyişini sınırlandırmak isteyen yasa
tasarısına karşı öğrenciler Beyazıt’ta 12 Eylül’den sonraki en kitlesel ve
son gösterisini yapmışlardır.
AB süreci Türkiye’nin batı
tipi örgütlenmek zorunda olması gereken bir kapının açılması demekti. O
tarihe k adar
hiçbir yapımız (müktesebat) Avrupa’nın gereklerine uygun değildi. Çünkü hala
sermaye birikimi yaratılamamıştı. Bu 2000’li yıllara kadar tam anlamıyla
gerçekleşemeyecektir. Günümüzde bu hedefe varılıp varılmadığı tartışmalıdır.
Ancak yabancı sermayenin, ulusal burjuvazinin yerini almaya başlaması bile
değişimi zorunlu kılıyordu. 2000’li yılların hemen başında yaşanan
bankacılık krizi de bu oyunun kuralı olarak bir parçası olacaktır.
Ancak AB içinden üyeliğini
talep eden bir takım ülkelerin de baskısıyla Türkiye çok ciddi ve radikal
dönüşümler yaşaması gerekiyordu. Eskiye ait olanların tasfiyesi…
Devletçiliğin sonu, piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi… Ekonominin
şeffaflaştırılması… Para dolaşımının izlenebilir, denetlenebilir ve rasyonel
oluşu…


Kuşkusuz 3 Kasım 1996 günü
Susurluk kazası ve sonrasında olanlar süreci hızlandıracak; bir takım
isimleri ve ilişkileri ortaya serecektir.
Türkiye hızla değişime
uğruyor. Ergenekon da Türkiye’nin içinde bulunduğu değişimin bir parçasıdır.
Aslında bakılırsa “kamuoyunun” dersler çıkaracağı ancak hiçbir
şekilde kendisinin içinde olmadığı bir temizliktir.
Normal bir vatandaş kuşkusuz
bu ilişkileri tam anlamayacaktır. Dahası netice itibarıyla onun cebine giren
çıkan değişmediği, hatta krizler nedeniyle eskisi ile kıyaslandığında içinde
bulunduğu durum çok daha güvensiz olduğu için belki de negatif
etkilenecektir.
Ekonominin liberalleşmesi,
devlet tekelinin veya kontrolünün sınırlandırılması bir demokrasi kazanımı
olarak görülebilir; bütün yer altı oluşumlarının ortadan kaldırılması da
bizim iyi saatte olsunlar dediğimiz dokunuşları yok edebilir; ancak şu bir
gerçekliktir ki gerçek demokrasi ancak gelir dağılımının da hakkaniyetle
yerine oturmasından sonra kurulmuş olur.


Türkiye’de darbe olur mu?
Darbeler uluslararası destek
görmezse dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşemez. Dünyanın çok geri kalmış
coğrafyaları dışında da kimse darbeye dahi teşebbüs etmiyor. Bizim
coğrafyamızdaki son darbe 12 Eylül’le Türkiye’de gerçekleşti. Belki buna
geçit töreni sırasında suikastla öldürülen Mısır devlet başkanı Enver
Sedat’ı da ekleyebiliriz. Ancak ondan sonra Libya dâhil olmak üzere bütün
Akdeniz havzası Avrupa’nın etkisiyle darbelerden uzaklaşmış; olabildiğince
demokratikleşmiştir.
Türkiye gibi devlet
mekanizmasının çok güçlü olduğu ülkelerde bir takım yaptırımlar darbe olarak
gösterilmeye çalışılsa da aslında tanıma uymamaktadır. Bu daha çok
propaganda malzemesi olarak görülmelidir.
Darbelerin bir ülkenin
gündeminden çıkması demek orada demokratik aygıtların güçlenmesi,
darbecilerin de üzerine yaslanacakları bir taban bulamamaları anlamına
gelir. Demokratik aygıtların bir kısmı da ekonomiyi belirleyen aktörlerdir.
2005-2008 ©
indigodergisi.com
Dergimizi kaynak gostererek alinti yapabilirsiniz.
|