İnsan Kapışma Telaşı

İnsanın hayattaki yeri, eskiden Şeytan ile Tanrı arasındaki mücadelenin ortasında kalmış bir beşer figürü, yahut iyi – kötü yönelimi ile sembolize edilmiş savaşta kendisine saf tutmak zorunda olan bir canlı şeklindeydi. Teknolojinin, ekonomik ve sosyal gelişmelerin etkisi ile dönüşü hızlanan küçük mavi evimizde, konumumuz değişerek ilginç bir hal aldı: kapışılan ve insan kapışması gereken insan.

insan kapışma telaşı

Postmodern dünyanın vebası: Enformasyon ve insan kapışma telaşı

Dünya hızla değişmekte ve bu değişim her geçen gün daha hızlanmaktadır. O derece ki, bu yazı süresince her kelimede dahi dünyanın diğer kıtalarında bir yerde o an peyda olmuş bir düşünce akımı, bir sosyal fenomen veya bir buluş biz sonraki kelimeye geçinceye kadar bizim sokağımıza, evimizin önüne gelebilir veya ailemize, arkadaşlarımıza ulaşıp bizi bekleyebilir. Bunun başlıca nedeni bilgi. Ama sevdiğimiz faydalı, sıcak kanlı bilgi değil; ulaşım ve iletişim imkanlarının gelişmesi sayesinde insanın beyninde her an büyüyen bir ur gibi bilgi.

Bilgi; akla, duyulara ve duygulara dayanan yaşama ait olguları açıklama biçimidir. Enformasyon ise bir konuda özetlenmiş ve derlenerek şekillendirilmiş dar kapsamlı bilgi parçası.

Bilginin ontolojik kökeni incelendiğinde felsefe, sosyoloji ve tarih bize bilginin sahip olduğumuz hemen her şeyi borçlu olduğumuz mefhum olduğunu söylüyor. Öyle ki proton, nötron ve elektronların atom çekirdeği çevresinde bilgi ile döndüğünü, hücrenin içindeki organik sistemlerin bilgi ile işlevine devam ettiği kabul edebilir.

antony gormley temizlik 42

Ancak gelinen noktada ulaştığımız ve bilgi sandığımız birçok açıklamanın bahsedilen olguyu detaylı incelediğimizde bize yönelik hazırlanan enformasyon olduğunu görürüz. Üstelik her gün bilincimizin enformasyon taarruzuna maruz kaldığını bilmemize rağmen endişelenmeyiz. Üstelik bilginin hangi noktaya kadar bizim aracımız olduğunu, hangi noktadan sonra ise bizi araçlaştırdığını dahi bilmezken. Örneğin, nasıl felsefeye odaklanılarak insanın sosyal ve biyolojik yönünü ihmal edilip sadece entelektüel yönünün gelişmesi sağlanırsa felsefe, insan yaşamındaki sadeliği ve bütünlüğü kaybetme tehlikesi yaratabilecek bir kayıp halini alabilecekse, tarih de, insanın yazıyı buluşundan öncesine uzanan bir bilim olma özelliğini taşıması kadar yaşama imkanımız olmasına rağmen yaşayamadığımız hayat alternatiflerinin tasniflenmiş kitaplığı gibi karşımızda durma imkanına sahip. Kitaplığın başında bir etiket ile: ‘Eternal vigilance (sonsuz uyanıklık/sürekli tetikte olma hali)’. Batı düşüncesinde ‘özgürlüğün bedeli’ tanımlamasına tutsak bir söz öbeği, ama aslında mevcut durumda dinlenme ve huzur ihtiyacımızı en güzel göz önüne seren hüzünlü tamlama.

Sanayi devri sonrası elde ettiği üretim fazlası için hızla tanıtım, propaganda ve insan kapışma yarısına giren serbest piyasa şirketleri gibi, gelişen insan da modern yaşamının içinde bilgiyi amaçları için araç olarak kullanıp hızla temel ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılayarak ihtiyaçlar hiyerarşisinde sosyal ihtiyaçlara geldi. İnsan, şımarıklığın bir demirbaş gibi durduğu ve sosyal sorumsuzluk abideleri olma vazifesi gerçekleştiren, yalnızca sektörel/teknik bilgi enjekte eden okullarda okuyor. Sokakta ve dairesinde nemelazımcı siyasetçilerin politikaları eşliğinde şirketlerin bilgi ve imaj bombardımanı arasında yaşarken şanslı olduğu günlerde -çoğu zaman- kendisini seviyormuş gibi davranan arkadaşlarıyla kafelerde içtiği marka içeceklerle teselli olarak hayatına devam ediyor.

Yeme – içme ihtiyacını, güvende olma ihtiyacını ve sosyal olma ihtiyacını karşıladı.

Ya sonra ne yapıyor? Kendini gerçekleştirme amacına; hayat içerisinde anlam ve görevini bulmaya/gerçekleştirmeye odaklanıyor mu? Huzurlu bir şekilde hayatın bütünlüğüne ait bir parça olarak konumlandırıyor mu kendisi? Yoksa hayatın geri kalanına mı dikiyor gözlerini?

Gazeteler, kitle iletişim araçları, sosyal medya.. Nereye baksanız bir savaş, bir mücadele, bir öne geçme yarışı. Bunu anlamak zor değil, insandır; bir şeylerin peşinde elbet koşar. Ama insanın neyi kovaladığına gözlerimizi çevirdiğimizde şunu görüyoruz: İnsanı. Burada durum ilginçleşmeye başlıyor.

güvercin3İnsanları kapışmak için tarihinde hiç olmadığı kadar fazla sayıda insan rekabet halinde. Her toplumsal grup, her şirket ve bireysel olarak her insan izleyici istiyor, kitle ilgisi istiyor, hayran beğenisi istiyor. İnsanın insan kapışma kavgasını izlemek çok dramatik. Bu telaş bir sevgiden kaynaklanmıyor. Aidiyet ihtiyacı mı? Şüpheli. Bu, parçası derinlere indiğinde ona ulaşarak yüzeye çıkarmaya dönük bir bütün kalanı davranışı da değil, çünkü umduğu ve aradığı kendine yabancı. Belki kendini sevmek için kitlelerin yeminine ihtiyaç duyacak kadar benliğinden uzak olma hali. Malum, bir hayli yalanlara, imajlara, algılara maruz kalma sonucu oluşan güvensizliğin kendini sevme yolunda bu denli kitlelerin şahitliğini gerektirmiş olması sıradışı olmasa gerek. Fakat bu noktada da şunu biliyor özne, sahnedeki insan sayısının artması ve izleyici sayısının azalması alkışları değersizleştirmekle kalmayıp ilgilerini hem kıymetsiz hale getiriyor, hem de rüşvete dönüştürerek sahteleştiriyor.

Dolayısısıyla bu, belki de sadece, Tanrının da, Şeytanın da, tabiatın kendisinin de öznenin haline acıdığı bir hayli yalnızlık.

Sonsuz ve sürekli tetikte bir yalnızlık.