Avrupa Birliği: Tercihimiz Ne Kadar Ahlaki?

“Dirlik” süreciyle ilgili geçtiğimiz ay oldukça yoğun gelişmeler yaşandı. Türkiye’nin geleceğini etkileyecek bir sürü “dayatma” içeren metin yayınlandı. Nihayetinde sekiz madde üzerindeki müzakerelerin kapatılması kararı çıktı.

turkiye avrupa-birligi müzakereler çözüm süreci

Müzakereler neden yapılıyor?

Türkiye’nin yürürlükteki uygulamalarının birebir Avrupa ile eşdeğer hale getirilmesi amaçlanıyor. Müzakere heyeti size ‘mevcut uygulamalarınız nedir‘ diye soruyor. Siz de cevaplıyorsunuz. Karşılaştırmalar, eksikler fazlalar ortaya çıkarılıyor. Bir madde üzerine tartışıldıktan ve uzlaşıldıktan sonra artık bir daha üzerinde konuşulmamak üzere kapatılıyor. Yeni bir maddeye geçiliyor. Ama burada bir detay var elbette. Avrupa Birliği’nin genel varlık içerikleri ve bize sunulan müzakere nedenleri, yılların içinden gelen farklı uygulamaların konsensusla yürürlükteki şekle getirilmiş olması. Biz biliyoruz ki, yaşam dinamiktir ve her adımda karşımıza çıkan yepyeni bir durumda çözümler veya uygulamalarda değişiklik ihtiyaçları doğabilmektedir. Sonuçta asgari müşterekte birleşmek önemlidir. Birliğin bizde dayatma şeklinde algılanan uygulaması budur. Birlik her adımda bize şunu hissettiriyor.

“Bakın, ben müzakere edilmiş ve kapatılmış maddeleri de daha sonra açabilirim, sizin önünüze yepyeni taleplerle gelebilirim.”

Peki bizim bu kadar girmeye havesli olduğumuz Avrupa Birliği dediğimiz şey nedir, biz neden bu oluşumun içinde olmak istiyoruz?

Eskiden “ekonomi politik” dediğimiz bir şey vardı. “Eskiden” dediğimiz şeyintarihi de o kadar eski değil; 1991, sosyalist blokun çöküşünüe denk gelen bir zamandan söz ediyoruz. Öylesine güçlü bir kuantum etkisi altındayız ki, 1991 tarihi bizde neredeyse içten yanmalı motorun icadı gibi yere denk düşüyormuş gibi algılanıyor.

İster sosyalist, ister kapitalist olun, başucu kitabiniz, Marx’ın yazdığı Kapital’dir. Marx daha önce hiç kimsenin yapamadığı şeyi yapmış; “tarihi metaryalizmi” bir sistematik içine yerleştirmiştir. Marx’ın tarihi metaryalizm sistematiği belli bir determinizm içerir; konumuz bunun doğruluğu ya da yanlışlığı değildir. Okuduğunuz metnin yazarının neye inandığını merak ediyorsanız; ben, tarihsel metaryalizmin “zorunluluklar” silsilesine tam olarak katılmıyorum.

“Yani?”

“Ne kapitalizmi tarihin belirli aşamasında insanlığın gelmesi gereken bir ekonomik bir düzen, ne de sosyalizmi bunun zorunlu sonucu ulaşılacak nihai toplumsal kurtuluş projesi olarak görmüyorum. Bunun nedenlerini de başka bir düşünsel ve tarihsel değerlendirmelerin içinde temellendiriyorum.”

Neyse…

Ama, bugün fiili bir durum vardır ve adı kapitalist düzendir. Onun ne olduğu kısmında da Marx’ın çizdiği tablodan başka bir şey bilmiyorum.

Kapitalizm, bir süre sonra üçüncü dünya ülkeleriyle gayri meşru, diğerinin gönül rızası olmadan bir ilişkiye girmiş; bu birliktelikten de emperyalizmdoğmuştur.

Bütün dünya savaşları emperyalizmin gençlik ve olgunluk dönemi hovardalıkları, çılgınlıklarıydı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında modern dünyanın ve çağın sahibi, emperyalizmin babası olan kıta Avrupası, neredeyse tamamen harabeye dönmüştür. Ekonominin ağırlık merkezi “yeni ufuklar” denilen Amerika’ya kaymış; emperyalizm, kendisine ikamet adresi olarak burayı seçmiştir. Yine aynı savaş sonrasında bir “Doğu Bloku” doğmuş, bu blok da kendisini Comecon(1) adı verilen bir ekonomik birlikle bağlamıştır.

Avrupa’nın bugün bize gösterilmeyen bir yüzü vardır ki; o da bir çok ülke tepesinde birbiriyle akraba olan monarşilerle yönetilmesidir; İngiltere’yi zaten biliyoruz; İsveç, Belçika, Danimarka, Hollanda, İspanya, Birliğe üye olmamış Norveç’te, krallık, Lüksemburg’da dükalık monarşisi vardır. Fransa’nın Devrim öncesindeki son kralınının Avusturya’yı yöneten Habsburg hanedanından güzeller güzeli Josephe Jeanne Marie Antoinette von Habsburg-Lorraine’i kendisine eş seçtiğini biliyoruz.

Avrupa Birliği’nin temel direği olan Almanya’nın da tarihsel olarak Fransa ile olan bağları vardır, kapitalizmin gayri resmi dini olan protestanlığın çıkış yeri olarak Almanya’yı hatırlayacağız. Aynı Almanya’yı içinden burjuvazi dünyasının Marx dahil üstyapı kurumlarına kaynaklık yapan düşünürlerini de çıkaran ülke diye aklımızda tutacağız. Yunanistan, Batı aydınlanmasının düşünsel altyapısında duran bütün filozofların içinden çıktığı bir ülkenin mirasçısı olduğunu unutmayacağız. İtalya, bir zamanlar, ondan sonra gelen bütün imparatorluklara ilham kaynaklığı yapan Büyük Roma’dır, diyeceğiz.

Yani bugün neredeyse ortak bir anayasa ile bütün sınırları kaldırıp büyük bir kıta devleti haline gelmeye çalışan Avrupa, Birliği’nin kökeninde yüzyıl, iki yüz yıl  hatta bin yıl öncesinden hiçbir farkı olmayan bir tarihsel bağlantı içindedir.

Avrupa Birliği, ekonomik olarak Marx’ın bize gösterdiği kapitalizmin, emperyalizm yoluyla –ki bu 1991 yılından sonra globalizm/küreselleşme adını almıştır; dünya paylaşımında söz sahibi ve belirleyici olma projesinden başka bir şey değildir.

Geçmişinde bu kadar güçlü bağları olan bu Birliğin, tarihsel olarak bin yıldır tek “gerçek” düşmanı olmuştur.

Bugünkü Birliğin simgesel miladı ve ekonomik temeli olarak seçebileceğimiz Haçlı Seferleri’nin ilk “topluluğunu” Eskişehir düzlüğünde neredeyse yok eden ordunun başındaki Kılıçarslan, Selçuklu devletinin sultanıydı; ve Türktü. Kendi kökenin yabancılaşmış, oryantalist Amin Maalouf, her ne kadar yazmaya eli varmasa da, Ortadoğu’da kurulmuş olan Haçlı Devleti ile sürekli savaş halinde olan düzenli tek devlet de Selçuklular’dı. Kendilerini yenilgiye uğratmış ve Kudüs’u ellerinden almış olsa da, adaleti ve dürüstlüğü ile simge haline gelerek Batı dünyasında da sevilen Salahaddin Eyyûbi (2), yine Selçuklu’nun yenilgi görmemiş kumandanlarından biriydi.

Osmanlı, Avrupa’nın simgelerinden Doğu Roma’yı ortadan kaldırmıştır. Sınırları, Avrupa’nın içlerine kadar uzanmış, Viyana önlerine kadar gelmiş, tarihin kırılma noktası, şehrin düşmesi yine bir Türk boyu olan Kırımlıların taraf değiştirilip, Avrupa saflarına geçirilmesiyle engellenebilmiştir. Osmanlı Sultanı Kanuni’nin Fransa Kralına yazdığı mektup, o günleri bize özetlemektedir.

Yukarıdaki iki paragrafta sanılmasın ki, hamaset yapıyoruz. Aynı Osmanlı’nın Viyana bozgunundan sonra üç yüzyıllık bir çöküş sürecine gireceğini; küçüleceğini, yokolacağını da tarihimizden biliyoruz.

Tekrar Marx’a döner ve onun kuramsallaştırdığı diyalektik metaryalizmin, “karşıtların birliği” – çelişkisi bilgisine (tez, antitez, sentez) başvurursak;avukat bir arkadaşımdan alacağım ödünç deyimle, bin yıldır, Türkiye ile Avrupa karşıtların birliği, ölümle hayat kadar uzlaşmaz bir “çelişkisi” gibidir.

Osmanlı’nın imzaladığı Paris Antlaşması’ndan itibaren Türkiye bir Avrupa devleti klasmanı içinde değerlendirilmektedir. Batılalaşma sürecimizin bize anlatılmayan bir tarihi vardır, bunun için bugün hiç zamanımız yok; olduğunda konuşuruz.

Kanuni için Fransa bir vilayetti. Avrupa’nın diğer devletleri gibi. Elbette bunun bir nedeni vardı. Ne olduğunu biliyoruz. Ağırlık merkezi İstanbul’dan Avrupa’ya geçtiğinde Osmanlı için hayatta kalmanın tek yolu o merkeze yakın bir noktada kendisine yer bulmaktan geçiyordu. Batılı gibi yaşanır ve taklit edilirse, çöküş önlenecekti. Günümüzden geriye doğru bakışta biz bunu “Tanzimatçı” tutum, zihniyet olarak isimlendiriyor; günümüzde temsilcilerine, ardılllarına, taraftarlarına rastlıyoruz. Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra Yunanistan’a 100 milyar euro kaynak gittiğini öğrendiğimizde; gözlerimiz yuvalarından fırlayacak kadar büyüyor. Serbest dolaşımı elde eden işsizlerimize Avrupa’da iş bulacağımızı umuyoruz. Nereye para akıtacağını bilemeyen Avrupa sermayesinin ülkemize gireceğini bekliyoruz. Yani onlar ne ise biz de o olacağız.

İşte tam bu noktada Marx’ı bir kere daha anımsamamız gerekiyor.

Avrupa Birliği Projesi

Avrupa Birliği projesi globalizmin ekonomik bir üstyapısı, kaptan köşküdür. Birliğin zenginliği dünyada oynadığı rolün karşılında gelmektedir. Bu bir paylaşımdır.

Bir üst paragrafta karikatürize ettiğimiz gibi bir beklenti vardır; ama bir o kadar da görünmeyen bir amaçtan söz etmeliyiz; Türkiye, siyasi bir tercih yaparak, Avrupa Birliği’nin karar alma ve belirleyici unsurunun, globalizmin kanalı ile sayısız noktadan kıtaya akan zenginliğin paylaşımı içinde olmak istemektedir.

Peki, buraya kadar tamam. Kanuni, kapısına çadır kurmuş Fransız sefirine ayrıcalıklar sunan ve Osmanlı’nın sonunu hazırlayan kapitülasyonları içeren fermanı kendine güvenen bir varlığın “tanrısal” gücüyle bağışlıyordu. İşte tam bu noktada doğu ile batı arasındaki farkı ayırt edebilecek bir aydınlanmaya sahibiz. Biz zamanı geldiğinde gücümüzden kaynaklanan zenginliği paylaşmışsak; doğal olarak bugün bunu elinde tutanlardan böylesi bir paylaşım bekliyoruz.

Neyimize karışılık?  

İşte cevap aramamız gereken soru budur. Türkiye bizim için vatandır ve gidecek başka bir yerimiz olmadığı için de cennetimizdir. Bu bağlamda sahip olduğumuz herşeyin farkındayız. Kendimizi Avrupa karşısında asla küçük bir yerlerde göremeyiz. Ama fiili bir durum vardır ki; o da Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sorunları ve globalizmle karşılaştırıldığında “gelişmişlik” ölçüsüdür. Bundan beş sene önce iki bankanın beş milyar doları bir gecede Türkiye’den çektiğinde ülkemizin yaşadığı kırılganlıktır. Yazının içeri ve içine girdiğimiz zeitnot (*) açısından burada daha fazla dallandıramıyoruz.

İşte bu noktada “neye karşılık olacak?” sorusunun içinden Avrupa’nın dayatmaları ile karşı karşıya kalıyoruz. Birliğe cazip gelen taraflarımız nedeniyle ne yardan, ne serden durumundayız, aynı zamanda. Birliğe akan zenginliğin kanallarından bir tanesi de Türkiye değil midir?

Avrupa Birliği’ne girmek, kimi için ekonomik, kimi için siyasi bir tercihtir. Her ikisi de kendi içinde  anlaşılırdır; menfaat sahipleri vardır.

Avrupa Birliği’nin sahip olduğu demokrasi ölçüsünün Türkiyemiz için ihtiyaç olduğunu düşünenler de bir “demokratik” tercih yapmışlardır. İnsanlığın yarattığı, ortaya koyduğu ve insani olan her türlü mirasa ben de sahip çıkıp saygı gösteriyorum. Avrupa’da bunun çok ciddi bir tarihi vardır. Görmezden gelemeyiz. Ancak, Birliğin sahip olduğu demokrasi ölçüsünün liberalizmden kaynaklanan ekonomik bir altyapısı olduğunu unutmayalım. Abartmayalım. Bunun özünü Sayın Özal çok güzel ifade etmişti.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.”

Uzatmayalım, yazımızı başlığımıza koyduğumuz içinde bulunduğumuz düşünce sistematiği içinde çok irrasyonel kaçacak bir soru ile bitirelim.

“Birliğin, globalizmin ürettirdiği ve her geçen gün daha da büyüyen çikolatalı pastasından aldığı dilimi paylaşmak üzere onun içinde varolma isteğimiz ne kadar ahlaki?”

…ve biz bu kadar alternatifsiz miyiz?


Avrupa Birliği Not Defterinden…

Konu için detay: Avrupa Birliği Genel Sekreterliği

* Zeitnot (Zaman kıtlığı, Tzaytnot): Saatle oynanan oyunlarda zaman sıkışıklığını ifade için kullanılır.