Vejetaryen beslenme nedir? Vejetaryen beslenmenin püf noktaları

Bu ay çağımızın getirilerine tekrardan ayak uydurarak yeni bir dosyayı incelemeye başlıyoruz. Önümüzdeki aylarda da farklı yönleriyle yansıtacağımız vejetaryenlik, günümüz dünyası üzerinde popüler bir şekilde incelenmeye başlandı.

vejetaryen beslenme

“Sağlıklı beslenme modası” ile birlikte gündeme sık sık taşınmaya başlanan vejetaryen beslenmenin yaşamımızı olumlu yönde etkilemesi su götürmez bir gerçek sanıyorum. Ruhsal, dinsel, ekonomik, tarihsel, sağlıksal, dünyasal  ve daha pek çok yönü var.

“Vegetable” (sebze) kelimesinden türediği düşüncesi yaygın olmasına karşın, Latince etkin, canlı ve sağlıklı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden türeyen “Vegetarian” terimi 1842 yılında oluşturuldu. Vejetaryenlik, et tüketmeme ve tercihe bağlı olarak hayvan ürünlerini de (yumurta, süt ve süt ürünleri) tüketmeme durumudur.

Vejeteryanlığın, Amerika Birleşik Devletlerinde yayılmasına Sylvester Graham adlı papazın 1830-1840 yıllarındaki kampanyası etkili olmuştur. Graham, değişik yörelerde verdiği konferanslar ve 1839’da yayınladığı “İnsan Yaşam Bilimi Üzerine Konferanslar” başlıklı iki ciltlik kitabı ile vejeteryanlığın gelişmesinde etkili olmuştur. Graham, insan bedeninin öğelerinin besinlerden sağlandığını, güçlü bir beden yapısı için egzersiz, temiz hava ve doğal besinlerin yenmesinin gerekliliğini öğütlemiştir. (1)

Vejetaryen çeşitleri neler?

Vejetaryenlik kendi içerisinde, yenilen besinlere göre sınıflandırılmış. Ana grup olarak:

Veganlar: Katı vejetaryenlerdir. Hayvanlardan gelen hiç bir ürünü dahi tüketmezler. Bunlara süt, yumurta, hatta jelatin ve bal da dahildir.

Lakto-Ovo Vejetaryenler: Sadece et tüketmezler. Süt, yumurta ve süt ürünleri yerler.

Lakto Vejetaryenler: Et dışında yumurta da yemezler. Süt ve süt ürünlerinde sınırlama yoktur.

Ovo Vejetaryenler: Süt tüketmezler, ancak yumurta yerler.

İnsanlar pek çok nedenden dolayı bu beslenme düzenini yaşamlarına sokmuşlardır. 2002 yılında Amerika’da yapılan bir araştırma, deneklerin;

  • %32’si sağlıktan
  • %15’i et ürünlerindeki kimyasal ve hormonlardan
  • %13’ü etin tadını sevmediğinden
  • %11’i hayvan sevgisinden
  • %10’u hayvan haklarını koruduğundan
  • %6’sı dinsel nedenlerden
  • %4’ü gezegeni korumaktan
  • %3’ü kilo vermek istediğinden
  • %1’inin de dünya üzerindeki açlık ve kıtlığı azaltmak istediğinden dolayı vejetaryenliği seçtiğini ortaya koymuştur.

İlk atalarımızın beslenme düzenleri incelendiğinde antropologlar tarafından ortaya çıkarılan tablo kesinlikle kayda değer bir önem taşıyor. “İlkel” olarak tanımlanan ilk insan bilindiği üzere toplayıcı olarak yaşamını sürdürmekteydi. Avcılık, daha sonraki dönemde, yeryüzünün değişimi; depremler, doğal afetler, iklim değişiklikleri gibi zorlayıcı etkenler sonucu insanoğlunun göç etmesi ile başvurduğu bir yöntemdi.

Başlarda meyve ve tohumlarla beslenmekte olan insanın yapısı incelendiğinde bağırsak sistemi, bunu takip eden yeni beslenme türü ile arasındaki farklılıkları elbette ki gözler önüne koyuyor. İnsan omurgasının dikleşmesi ile yaşam tarzında da değişiklikler meydana geldi ve sonuç olarak da beslenmesinde.

Avlanmaya başladı ve et ile otu birlikte tüketime geçti. Dikkat çekici bir nokta ise bu dönemde yaşamımıza girdi; Et ile beslenme vücutta değişimlere neden olmaya başlamıştı. Beden bu besin karşısında zehir üretmeye başladı ve buna bağlı olarak da hastalıklar baş göstermeye başladı. Etle beslenen canlılarda kısa bağırsak ihtiyacı doğar; zira uzun bağırsak boyunca yol alan et bozulmaya ve çürümeye başlar. Bu durumun vücutta olumsuz davranışlar göstermesi kaçınılmazdır.

Adolf Hitler, geçirdiği bir rahatsızlık üzerine yazdığı mektupta dile getirmiştir: “Şu anda iyi hissettiğimi sana bildirmekten dolayı mutluyum… Ciddi bir şey değildi, sadece bir mide rahatsızlığı ve kendimi, meyve ve sebze diyeti ile iyileştiriyorum.”

Et içermeyen besinlerle beslenen toplumlarda kan basıncı ve kan kolesterol düzeyinin de düşük olması nedeniyle bu toplumlarda kalp ve beyin damarı hastalıklarına bağlı kalp krizleri ve inmeler daha az görülüyor. Aynı şekilde bu insanlarda şişmanlık ve buna bağlı kalp damarı hastalıkları, şekerli diyabet, halk arasında kireçlenme ve yaşlılık romatizması denen dejeneratif eklem iltihapları ve osteoporoz, safra kesesi taşları ve mide bağırsak sorunlarına da daha az rastlanıyor. Toplumda çok görülen önemli kanser gruplarından olan kalın bağırsak, prostat, meme, mide, akciğer ve yemek borusu kanserleri de bu toplumlarda ve vejetaryenlerde daha az ortaya çıkıyor. (Dünya Sağlık Örgütü-WHO, 1991.)(2) Bundan anlaşılıyor ki doğal bir seçimle yaşamına soktuğu vejetaryenlik, insanoğlunu ilk zamanlarda sağlıklı kılmış ve doğadan kolay ve zararsız bir şekilde temin ettiği toplayıcılığa yöneltmiştir.

Toomey: “Ne kadar çok protein alırsak, kan o kadar çok kalsiyumu kemiklerden çeker. Sonuç, idrarda yüksek düzeyde üre asidi, kalsiyum ve magnezyum demektir. Bu çok basit bir biyokimyadır. Yıllardır kanıtlanmıştır ki kadınlar, hayvansal protein bakımından yüksek bir yemekle beslendikleri zaman, yemeği izleyen birkaç saat içinde, bu yaşamsal minerallerden büyük miktarlarda idrarda kaybolup gitmektedir. Bitkisel ürünlerle zengin bir yemekten sonra, kalsiyum idrarda hiç görülmemekte ya da çok az görülmektedir.” (Toomey, J., 2001).

Bu satırlar açık bir şekilde etten alınan proteinin, ostreopoz döneminde gerek duyulan kalsiyumu tamamiyle yok ettiğini gözler önüne seriyor. Lakin şu kesin bir tanıdır ki maalesef günümüz bilim adamları bu olayı pek de ciddiye almıyor gibi gözüküyorlar. Bu durum için pek çok sav öne sürülebilir elbette. İlaç firmalarının para hırsından tutun da, “özel” nedenler doğrultusunda kavram haline getirilen isteklere kadar bir çok gerekçe bulunabilir. Şu bir gerçek ki osteoporoz, vejetaryenlerde rastlanmıyor. Yapılan araştırmalara göre bu kanıtlanmış durumda, ve eminim ki dikkate alınmayacak bir husus değil bu.

İnsanın vücut yapısını ve işlevini göz önünde bulundurursak da elimize bazı veriler ulaşıyor. Örneğin ağız yağımızı ele alalım: İnsan türünün diş dizilimi ve dişlerinin şekillerinden ve işlevselliklerinden yola çıkarsak, onların et yemek için oraya yerleştirilmediklerini anlarız! Profesör Gasendi, Von Helmont’a mektubunda şöyle yazmıştır: “Dişlerinizin yapısının et yemek için yaratılmadığına emin oldum. Çünkü doğanın et yemek için var ettiği tüm canlıların dişleri konik, kesici, farklı yükseklikte ve birbirinden ayrıdır. Aslan, kaplan, kurt, köpek vs bunların arasındadır. Ama sadece sebze ve meyve ile yaşamak için yaratılanların dişleri kısa, küt ve birbirine yakındır. Ayrıca birbirine eşit uzaklıktadır.” İlkel insanın ağız yapısı elbette ki çok daha faklıydı. Homosapiens ağız yapısı tamamiyle meyve ve tohum-yemiş için elverişli idi ve elbette hala da öyledir. Diş yapısı dikkatlice incelendiğinde, Profesör Gasendi’nin belirttiği gibi, hiç bir etobur beslenmeye sahip canlının dişlerine rastlayamayız. Ünlü ve önder vejetaryenlerden olan Kolizos şu satırları yazmıştır:

  1. İnsan asla etobur bir hayvan değildir ve doğal olarak varlıkların en sakinidir.
  2. Hayvanları öldürmek onun hata ve cinayetlerinin temelini oluşturur. Aynı şekilde hayvansal besinler onun çirkinleşmesine, hastalıkların erken gelmesine ve ömrünün kısalmasına neden olur.
  3. Bu sapıklık onun gelecekteki yazgısını kirletmekte, yani sonsuz bir yaşamı geriye atmaktadır.

Sanıyorum ki bu cümleler, “neden?” sorusunun cevaplarını oluşrumaya yönelik en kapsamlı kelimeleri ihtiva ediyor.

İşin aslında, insanoğlunun “hepçil”, yani hem et, hem de ot tüketen bir canlı olduğu vardır. Lakin, günümüzde bir çok seçime sahibiz. İlk zamanlara kıyasla olayı ele alırsak ete ihtiyaç duymadığımızı söyleyebiliriz. Zira, ilk insanlar, ellerinde olmayan, dış etkenlerin yönlendirmeleri sonucunda et tüketmeye başlamışlardır. Küresel iklim değişikliği ile birlikte kıtlığın vuku bulması insanları ete yöneltmiştir. Ancak şimdi yaşadığımız dünya üzerinde, et dışında pek çok seçeneğe sahibiz. Yani et yemek, artık ihtiyacın dışına çıkmış ve sadece insanın damak tadını karşılayan bir “zevk” halini almıştır.

15 Mayıs 1979 tarihli New York Times gazetesinde yayınlanan habere göre, Johns Hopkins Üniversitesi antropolojistlerinden Dr. Alan Walker’a göre biz Homo Sapiens’lerin ataları olan Homo Erectus’ların hem etobur hem de otobur olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır. Homo Erectus’ların hepsinin diş yapıları bir hepçile aittir. Ancak 12 milyon yıllık bir periotta incelenen bazı insansı yaratıkların dişleri de meyve-yiyenlere benzemektedir. Bu yaratıklar, bizden çok önce, meyve diyeti ile yaşarlardı ancak o zamanki meyvelerin besin değeri bizim bugün meyve olarak adlandırdıklarımızdan çok daha fazla ve özlüydü.

Obeziteye dikkat!

Binyıllar içerisindeki değişim, elbette ki beden içerisinde eksilme ve artımlara neden oldu. Bunun yanında dikkat çeken noktalar da yaşamımızda yer almaya başladılar. Kendini insan türü üzerinde gösteren en önemli etki sağlığı olduğu gibi etkileyen “obezite” kavramıydı sanırım. Amerikan Kardiyoloji Dergisinin şef editörü William Clifford Roberts bir yazısında ise şöyle demektedir: “Biz yemek için hayvanları öldürdüğümüzde aslında onlar bizi öldürmüş oluyor, çünkü bu hayvanların etlerinde bulunan kolesterol ve doymuş yağlar, biz doğal otoburlar olan insanlara asla uygun değildir.” Bu konu gerçekten de çağımız teknolojisi ve yaşam tarzı ile hayatlarımıza giren hastalıklara bir pencere açıyor. Dikkate alınmayan ayrıntılar içerisinde boğulmanın kaçınılmaz olduğu bir kısır döngü içerisine sokulan bizler, sadece tatmin olma güdüsü ile yaşamımıza devam ediyor ve özümüzün barındırmakta olduğu bedensel şifrelerimizi unutuyoruz.

Tarih içerisinde vejetaryenliği incelemeye başlarsak önümüzde büyük bir tablo oluşmaktadır. Yüzyıllardan beri zihinlerimizde ve elbette ki tarihimizde yer etmiş pek çok bilge, din, devlet ve bilim adamı tarafından da lanse edilen vegetaryen beslenme, her alanda ismini korumuşa benziyor: Buda, Zerdüşt, Pisagor, İran mugları yani ateşperest rahipleri, Hint bilginleri, Mısır kâhinleri, Yunan filozofları: Homeros, Sokrates, Eflatun, Aristo, Plutarch, Seneca, Markorol, Virgil, Zenen, Ovid, Hıristiyan ruhbanları, İslam filozof, arif ve mutasavvıfları: Hz. Ali, Ebu Ali Sina, Nasır-ı Husrev, Şeyh Necmettin-i Razi, Ebu’1-Alâ Ma’arri, Şeyh Attar, Mevlana, Gaybiler, Yezidiler, Mezdekler, Bacon, Kornaver, Gasandi, Milton, Sudenberg, Newton, Pascal, Fenelon, Monteyn, Anketil do Peron, Sari Nedyiye, Jean Jack Roussea, Franklin, Seli, Lamartin, Vagner, Misle, Chopenhaver, Tolstoy, Faber, Reclus, Bosue, Volter, Edison, Metterling, Carpenter, Leonardo Da vinci, Gandhi, Einstein, Adolf Hitler bunlardan sadece bir kısmı.

Vejetaryenlik, tahminen milattan önce 2. bin yıllardan itibaren Hindistan’da, Hinduizm ile birlikte, ruhsal süreç içerisinde de görülen bir olgu haline geldi. Buda yasalarında şöyle geçmektedir: “Öldürmeyin sevgi dolu olun. Canlıların evrim dairesini bozmayın.”  ve şöyle ekler: “Et, üç şekilde tüketilmemeli: öldürülen hayvanın sesinin işitilmesi, öldürülmesinin görülmesi ya da yiyecek kişi için özellikle öldürülmesi halinde.”

İnanç ve ruhsal evrime verilen önemliliğin yaşamlarında yer almasına bağlı olarak özellikle Asya medeniyetlerinde yaygın bir hal almıştı ot ile beslenme. Bhagavat Gita’nın yazıtlarında, kişinin tükettiği yiyeceğin, onun kişiliğini, ruhunu ve zihnini biçimlendirdiği geçmektedir. Vegeteryan beslenmenin zihni sakinleştirdiği ve spiritüel yolda o kişinin kendisine odaklanmayı kolaylaştırdığına inanılır. Ayrıca, Vedik ve Puranik yazılarda, hayvanların ruhlara sahip oldukları ve onları öldürmenin karmik bir geri dönüşüm yaratacağı söylenmektedir.

Zerdüşt’ün de bitki ve süt içeren bir beslenmesi olduğu bilgileri ise Paısilerin rivayetlerinde geçmektedir. Debistan adlı kitapta şöyle yazılmıştır: “Büyük Yezidiler ağızlarına et sürmezlerdi. Çünkü et yemek insanın özelliği değildir. Ne zaman yemek için öldürülürse, bu âdet onun tabiatına yerleşir ve bu gıda yırtıcılık getirir.”

Bu inanç çok önemli bir noktayı vurgulamaktadır aslında. “Yediğimiz gibi olma”, halk arasında dile getirilen bir inançtır ve elbette ki doğruluk payı çok yüksektir. Kadim zamanlardan beri günümüze taşınan inanç ve söylencelerdeki doğruluğu yadsıyamayız. Bu durumu incelersek de et tüketen bir canlının, etin içerisinde barınan enerjiyi de vücuduna almayacağını söyleyemeyiz sanıyorum. Eski medeniyetlerde olagelen ritüeller incelendiğinde, bu duruma karşılık gelen bir çok tutumla karşılıyoruz aslında.

O devirde, insanların ne yerse o varlığın enerjisine sahip olacağı düşünülmekteydi. Örneğin güçlü bir hayvanın eti yenildiğinde onun erkine sahip olunacağına inanılıyordu. Aslında bu inançlar hala daha günümüzde de süregelmektedir. Özellikle Asya ülkelerinde rastlanan bir durum. Mesela Japonya’da, erkeklerin iri bir hayvanın penisini yemesi, o kişiye cinsel güç kazandırır diye inanılıyor. Buradan çıkaracağımız sonuç elbette ki tezleri doğrular nitelikte olacaktır.


1’inci yüzyılda etten uzaklaşan Pisagorcular, besinsel değer ve etik değerler nedeniyle vejetaryenliği seçmişlerdi. Onlar, incir, sebze, meyve, bal ve ekmekle besleniyorlardı. Yüz yaşına kadar yaşayan ünlü filozof şunları dile getirmişti: “Ey ölümlüler! Böyle pis bir yiyeceğe bulaşmaktan korkun!” Romalı şair Ovid’in yazılarına dayanarak, Pisagor şöyle demişti: “İnsanoğlu daha aşağı varlıkları kaba bir şekilde yok etmeye devam ettiği sürece sağlığı ve barışı bilmeyecek. Çünkü insan, hayvanlara zarar verdikçe, birbirlerini öldürecek! Aslında, katilliğin ve acının tohumunu eken sevgi ve sevinci yaşayamaz.” Plutarch ise kendi düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: “Ey doğaya aykırı davranan cani! Hemcinslerini yemek için mi yaratıldın? Neden inat ediyorsun? Kas ve kemik sahibi canlılar hassas ve diri varlıklardır. Bu korkunç yiyecekler yüzünden meydana gelecek nefretten kork…”

Yahudilikte de yerini ciddi bir şekilde almıştır vejetaryenlik. Yahudi kanunu, halakha, et ve süt ürünlerini birlikte tüketmeyi yasaklar. Bu gün ise bazı Yahudiler et yememeyi seçmektedir; bu gerekçeleri Yaradılış (Genesis)’e bağlıdır. Hikayede Nuh ve ailesine etin yasaklanmasına bağlı olarak bu seçimi yaşamlarına sokmuşlardır. Hristiyanlıkta, et yememe pek rastlanır bir şey değildir; lakin Reverend Andrew Linzey gibi Hristiyan liderler, İsa’nın bir vejetaryan olduğunu iddia etmektedirler. Ebionit’lerin İncili’ne göre İsa vejeteryanlığı desteklemiştir ve Hristiyanlıkta geçen hayvan kurban etmeyi ortadan kaldırmıştır ve hiç et yememiştir. Son dönemde bulunan eski yazıtlarda geçen İsa’ya ait sözler ise şöyle: “Ve canavarca öldürülerek insanın bedenine giren her kurban orayı kendi mezarı haline getirir. Gerçeği söylemek gerekirse, kim katlederse; kendisini öldürür, ve kim öldürülmüş eti yerse ölümün bedenini yemiş olur.”

Önümüzdeki ay: Ruhsallık açısından Vejetaryenlik; Çevresel, etik ve psikolojk etkenleri


‘Vejetaryen Beslenme (2)’

PAYLAŞ
Önceki yazıHrant Dink: “Neden Trabzon?” Sorusu
Sonraki yazıVejetaryen Beslenme (2)
1985 yılında İstanbul’da doğdu. İngilizce Öğretmenliği bölümünü bitirdikten sonra Permakültür eğitimi aldı ve EKO-PER projesi okullarda ekolojik bahçeler kurdu ve eğitimler verdi. Bu alanda 2014 yılından bu yana “Kendine Yeten Balkon” eğitimleri vermeye devam etmektedir. 2013 yılı itibariyle, 2005 yılından beri ilgi alanı olan Tantra ve Tao alanında eğitimler almaya başladı. Kadın cinselliği ve psikolojisi konularında yazdı, Kandida Bye Bye blogunda deneyimlerini paylaştı. 2015 yılında tüm deneyimlerini bir araya getirip “Wild Woman Academy”i (Vahşi Kadın Akademisi) kurdu. Kendisi Qi Gong ve Yin Yoga gibi beden/zihin/ruh terapilerini kişisel gelişim teknikleriyle birleştiren eğitim ve inzivalar sunmakta, ayrıca “Beslenme ve Diyet Terapisi” master programı yaparak beden terapisi alanında derinleşmektedir. Kendisi ayrıca David Deida’nın kitaplarını çevirmektedir.