Yolculuğumun Penceresinden Şifa

Bana bu köşeyi verirlerken, “Sen bitkilerle ve şifa ile ilgili yazılar yaz” dediler, “Seve seve!” dedim. Şu anda ise dergimizin ruhuna çok uygun bir geçişin bilinmez bir noktasındayım. Ve özgürce o noktayı anlatabilmek istiyorum. İzin vermeseniz de anlatacağım.

şifa uludağ nasıl gidilir nerede kalınır şifa yolculuk kaz dağları şifa

Bu ruhsal yolculuğu taşımak için gönüllü olan tüm beden hücrelerime teşekkür etmek istiyorum öncelikle. Elli üç yıldır benimle birlikte oradan oraya savruluyorlar. Halden hale geçmek bazen çok sert oldu bizim için, narkoz almak zorunda kaldık aralarda. Bazen zihinsel, bazen de ruhsal narkozlar… Uykuya geçiş kah panikle, kah şokla, kah korkuyla olduysa da, uyanış hep tatlı idi. Sevgi dolu kollarda uyandık. Aşk ile düştük yollara tekrar.

Uzun bir yolculuğu anlatarak sıkmayacağım sizleri. Yakın tarihin birinde büyük kent bir karavana bindirip attı bizi dışarıya. Ya da biz çıktık veya kaderimizin akışı o noktaya getirdi. Yeşil ve mavinin ışık olup aktığı, deniz ile dağın, zeytin ile insanın barıştığı Kaz Dağının eteklerinde konakladığımızda elli yıldır taşıyordu bedenim beni.

Renklerin, dağın, denizin, dağın ışığı bitkilerde çağrı buldu ve bilmek istedim bize vermek istediklerini. Üniversite öğrencisi olmak cesaretini göstermek zor olmadı bu aşk ile. Okul bitti şimdi bitkileri derlemek ve varlıklarını insan bedeni ile bütünleştirmek zamanı derken kendimi çok uzak bir ülkede buluverdim. Neden ve nasılı bilmek ya da anlamak bir şey değiştirmiyor. Ha ben istedim, ha evren istedi, ha kocam istedi… Yollar, planlar kesişti belli ki ve kendimi evimden, kızımdan, damadımdan, dostlarımdan, karavanımdan, bağımdan, bahçemden, ormanımdan, suyumdan çok uzak bir noktaya savurdum.

Havaalanında bizi karşılayan kocaman posterde şöyle yazıyordu: “Ruhunuz bir zamanlar burada bulunmuş olduğundan, tanıyacak burayı!” Hiç şüphesiz değil mi? Kafama balyozla vurulmuş gibi oldum. Evrenin merhabası idi belli ki bu bana.

şifa kaz dağı yolculuk seyahat şifa

Işık Beden meditasyonları içinde, geçmiş yaşamları hatırlama meditasyonu da vardır. Onu ilk yaptığımızda, kendimi eski zamanların birinde, bir dere kenarında çamaşır yıkayan eşi ile oynayan çocuğunu korumak adına dikkatle etrafı dinleyen, gözlemleyen bir zenci olduğumu görmüştüm. Gözlerinin sadece akını fark etmiş ve önce çok korkmuştum ondan. Oysa o sadece doğayı dinliyordu. Ve ondan doğayı dinleme bilgeliğini bana aktarmasını istemiş ve sevgiyle yanağından öpmüştüm. “Korkma!”, demiştim ona, “Bak çok yıllar sonra bile yaşıyoruz işte! Ben buradaysam senin oradaki varlığın sürüyor demektir.”

Şimdi onların ülkesindeyim. Burada olmak beynimde kazılı bazı temel ezberleri de bozmayı gerektiriyor. Beyin hücrelerimin trafiği karışıyor, caddede karşıdan karşıya geçme zamanı gelince. Onca yıldır önce sola sonra sağa bakmayı öğrenmişken, şimdi önce sağa sonra sola bakmam gerekli. Hem her 29 Ekim’de soba kuran babamdan öğrendiğim kış hazırlıkları da geride kaldı. Kasım ayı ile birlikte kışa hazırlanan, uyumaya yeltenen hücrelerime su yürüdü, ilkbahar burada… Zavallı hücrelerim hadi ben bir dönüşüm geçireceğim anladık da sizin günahınız neydi acaba? Anlaşılan sadece beynimdeki ezberlerin değil, bedenimdeki ezberlerin de bozulma zamanı gelmiş. Ve bu benim istememle, çalışmamla olacak bir şey de değil. Kendiliğinden gelen, önlenemez bir şey. Bir hediye olmalı bana. Kim vermişse! Ama ben de almışım paketi belli ki. Eğlenceli bir yolculuk, zira hiçbir şey tanıdık ya da planlanası değil. Hediyeyi alan elime, gönlüme sağlık!

İki okyanus arasında bir yerlerde oturuyoruz. Bir Atlantik Okyanusundan esiyor rüzgârlar, bir Hint Okyanusundan. Lodos rüzgârını bilirdim baş ağrıtan, meğer Atlantik Okyanusundan gelen rüzgâr da başımdaki hücreleri zorlarmış. Dün ne olduğunu bilemeden şişti bedenim. Parmaklarımı kıvıramaz oldum. Yanımda getirdiğim bir tek kurutulmuş zahter vardı. Adatepe’den Asuman Hanımın hediye ettiği. Hemen demledim iki çiçek ve içtim. Bir dost, bir tanıdık, karıldığım çamurun bitkisi girsin hücrelerime istedim. Şifa olsun ve aksın içimden. Rahatladı zihnim, ruhum ve bedenim.


Sabırla bekliyorum şimdi ruhum geçmişindeki o zenci delikanlının beklediği dere kenarını bulacak ve tanıyacak mı? Zamanın bu noktasında o dere kenarında hangi aydınlanmayı yaşayacağım? Hangi bitki çağıracak beni özündeki titreşimle? O titreşimin bilgeliğini nasıl taşıyacağım size? Kelimelerle mi? Resimlerle mi? Bir masaj yağı ya da sabunla mı?

Hiç değişmeyen bir şey var ruhumda belli ki: ille de paylaşmak. Hani dönüşümü geçiren ben ve hücrelerim. Bundan size ne değil mi? En azındın İndigo dergisinin çatısı altında toplanan bizlerin birbirimizi farklı hallere taşıması gerektiğine dair bir inancım, ya da ezberim var. Allah bozdurmasın diyelim.

Şifa ola!