Vejetaryen beslenme ruhsal ve ahlaki bir yönelimdir

“Öldürmeyeceksin”

İnsan hakları açısından öngördüğümüz evrensellik içeren bu yasa, insan hakları yasası, tüm doğadaki canlıların, hayvanların yaşama hakkını da içerebilmeli. İnsan dünyası dediğimiz dünya, parantez içinde insanı ele alma, varolduğu doğadan, diğer canlı türlerinden ayrık bir modernizm içinde algılamak insan bilincimizin tekamül etmemişliğini, evrimleşmemişliğini yansıtır. Doğaya bakışımız ve doğadaki diğer canlıları algılayışımız insan dünyasındaki çatışmaların ve savaşların da nasıl oluştuğuna dair bir göstergedir aslında.

Vejetaryen beslenme ruhsal ve ahlaki bir yönelimdir

Vejetaryen beslenme nedir?

Vejetaryen Beslenme, genellikle sağlıklı olmak için bir tercih olarak algılanıyor ve böyle bir tercih yapanlara da aslında bunun çok da sağlıklı olmadığı, insanın sağlıklı olmak için proteine ihtiyaç duyduğu ve vejetaryen beslenmenin de bunu sağlamadığına ilişkin eleştiriler gelebiliyor.

Vejetaryen beslenme tercihinde, genellikle ruh buna hazır olduğunda bunu algılar ve bilinç buna hazır olduğunda kabul eder. Bu bir farkındalık aşamasıdır tamamıyla. Bu farkındalık aşaması bir çilecilik, dünya nimetlerinden soyutlanma, ruhsal bir mertebeye ulaşmak için zorlanımlı bir tercih değildir. Doğada yaşayan tüm varoluşlarla eşit olma düzlemidir. Doğada yaşayan insan dışındaki canlılarla aynı doğayı soluduğumuzu hatırlama düzlemidir.

Kuantum düzeyde algıladığımız tüm varlıklar belli frekansta titreşirken insan da o frekansta titreşen diğer canlılarla bir iletişim halindedir. Ölen canlılar, öldürüldükleri zaman kimyasal değişime uğrar, bu kimyasal değişimdeki frekans titreşimi insana geçer, aynı zamanda öldürülürken hayvan duygu düzeyinde de acı çeker. Bu nedenle de çoğunlukla başkasının öldürdüğü hayvanı yeme eğiliminde olur insanlar.

Kendileri öldürmedikleri için de hayvanın onların yemesi için öldürüldüğünü akıllarına getirmezler yeme eyleminde bulunurken. Oysa yenilen hayvanları insanların tüketmesi adına, bazı insanlar periyodik olarak öldürmektedir. Doğada yaşama hakları kendisinden daha hükmedici olduğu için insanın yaşama nedeni haline getirilme bilinç yapısı toplumsal alışkanlıkların bir çeşitlemesidir. İnsanın öldürme güdüsünün sıradanlığa dönüşmüş kolay kabul edilebilir duyarsızlaşma çeşitlemesidir.

Kolayca bir hayvanı ezip geçen bir bilinç yapısı kolayca bir insanı da öldürebilme cesaretini de taşıyacaktır. Bir hayvanın yaşama hakkı, insandan bağımsız olarak yaşayabilme hakkıdır. Masum kuzuların, ineklerin, tavukların, balıkların, ördeklerin, kazların, yaşama hakkıdır. Kendini koruma güdüsü doğal ortamda mümkün olan kedilerin, köpeklerin insanların trafiğini algılamadıkları bir dünyada yaşamalarının güvenliğinin insanların yok etme güdüsüne teslim edilmediği bir yaşama hakkıdır.

"The Simpsons"-Lisa the Vegetarian (TV Episode)
”The Simpsons”-Lisa the Vegetarian (TV Episode)

Doğada daha güçsüz olan canlıların yaşamalarına, doğada doğal evrimlerini tamamlamalarına izin verdiğimizde ya da doğal evrimlerini bozmamayı başardığımızda bu insan bilincinin de evrimi olacaktır. Belki böylece insan doğasının bir başka insan doğasının evrimine müdahale etmeme becerisini de kazanabiliriz. Böylece vejetaryenlik bir beslenme tercihinden ziyade bir etik karar olarak da karşımıza çıkıyor.  Bitkiler frekans olarak hayvanlarla aynı frekansta değiller. Doğada elbette her şey canlı ve bir frekansı, bir titreşimi var. Doğadaki bitkiler, ağaçlar uyku frekansı denilen bir frekansta iken tüketiliyor ve bitki acı çekmiyor, evrimindeki akış da bozulmuyor. Bir ağacın meyvesini tüketiyoruz ağacın kendisini değil genelde, ya da bitkinin genelde bir kısmını; genelde doğada dönüşüme uğradığı kendi sürecini tamamladığı evrede tüketiyoruz, dolayısıyla hamken değil, olgunlaşmışken tüketmek de doğal olanı. İnsanlık tarihine antropolojik olarak bakıldığında da biyolojik olarak da otçul bir yapısının olduğu fark edilir. Hayvanları öldürmenin gerekliliğine bağlı olarak insanın yaşamasını sağlamak gibi bir neden-sonuç ilişkisi ise günümüz toplumsal koşullarında hiç de geçerli değil.  Bunun istisnai durumları olabilir; Server Tanilli’nin Uygarlık Tarihi kitabında, bir uçak kazası sonrasında ölmek üzere olan insanların insan eti yemek durumunda kaldığından bahseder. Buzul Çağı’na kadar insanlar ot obur biçimde besleniyorlardı.

“Son Buzul Çağı’nda yaşamlarını sürdürmek için,  asıl besinleri olan sebze, meyve ve kuruyemişleri bulamadıklarından dolayı, et yemek zorunda kalan insanoğlu, etle beslenmeye buzul çağı bittikten sonra da hatalı bir alışkanlık olarak devam etmiştir” (Dr. M. Ender Saraç – Ayurveda)

Çevresel koşullar kimi zaman tarih boyunca da beslenme şekillerinde farklılık oluşturmuştur; bununla birlikte koşullar zorlayıcı olmadığı sürece başka bir canlının varoluşunu insan hükmüyle yok saymak, bir cinayettir. Bir hayvanı öldürmekle bir insanı öldürmek arasında hayatta kalmayı sağlayıcı bir neden olmaksızın fark yoktur. Bir inek, bir kuzu, bir balık beslenme çeşitliliği sağlamak için insanı öldürmeyi tercih etmezken, insan denen hayvan varlığın bunu rahatlıkla ve kolaylıkla yapması, üstelik “protein ihtiyacımı karşılıyorum” demesi tamamıyla bir bilinç sorunudur. Böyle bir bilinç farkındalığına gelmeyen insan için, vejetaryenlik tuhaf bir duyarlılık biçimidir.

Doğduğumuz andan itibaren yaşadığımız kültürel ortamda oluşuyor alışkanlıklarımız.

Doğduğumuz toplum ve kültürün yaklaşımı ne ise onu benimsiyoruz bir süre. Ruhsal uyanış sürecinin bir uzantısı aslında vejetaryen! Tekamülümüz doğrultusunda farklı deneyimlerden geçiyoruz, ruhun hareketi yavaş deviniyor, farkındalık insanda bir anda çakmıyor. Ruh farkında olmadığı bir ağacın yaprağına, çiçeğin rengine, ya da gördüğü, algıladığı, yaşadığı duruma bambaşka bir hisle bakıyor. Hislerimiz yönlendirici oluyor en çok.


Zihin, beden, ruh bir bütünlük içinde birbirini etkiliyor daima ve etkileniyor. Yediğimiz her ne ise zihinsel yapımızı, ruhumuzu etkiliyor.  Ruhsal evrim açısından da farklı dinler ve kültürler incelendiğinde belli bir bilinç düzeyinde insanlığın diğer canlıları öldürmedikleri fark edilir. Başka bir kültürün, örneğin Eski Mısır’ın, İnka Uygarlığı’nın, Yunan filozoflarının Platon’un, Sokrates’in, Pisagor’un; Hindistan’da Hindular’ın, Tao Düşünme sisteminin, ilk Hristiyanlar ve Yahudiler’in, birçok düşün ve bilim insanının (Albert Einstein, G.Bernard Shaw, Leonardo da Vinci…) vejetaryen olmasının bir hikmeti olsa gerek, bizim için de ilham verici aynı zamanda.

Uzun yaşama açısından da toplumlar karşılaştırıldığında otla beslenen toplumların etle beslenen toplumlara göre daha sağlıklı ve uzun yaşadıkları tespit edilmiştir. Uzun yaşamak gibi bir amaç taşımayan biri için bu yeterli bir neden değildir,  en önemli neden başka canlıların insandan daha güçsüz varlıklar oldukları için yok edilmemesi gerektiği.

“İnsan karakter olarak meyveyle beslenenlere çok benzemekte, otla beslenenleri andırmakta, etle beslenenlereyse hiç uymamaktadır.” Ender Saraç, Ayurveda kitabında çok güzel temellendiriyor bu düşünceyi. İnsan doğasının da evrimleşme anlamında da en gelişmiş süreci zihinsel, biyolojik, ruhsal açıdan da vejetaryen beslenmeyi doğrular nitelikte. Belki barışçıl bir dünya anlayışını yaratmak için; en temelde “Ne yersek o’yuz veya ne yiyorsak o’nu yansıtırız” Uzakdoğu atasözünün haklılığını görmemizle de bir dönüşüm sağlayabiliriz.


Yeni Bir Çağın Yolcuları: ‘Biyolojik Evrim’ ‘Ruhsal Tekâmül’ ‘Evrensel İnsan’