Bir Anne Yaşarken Ölmeyi Tattı

Annelerin mevsimleri bambaşkadır.

Yavrularımıza karşı hissettiğimiz her bir duyguyu, büyük bir tutkuyla büyütürüz. Büyütmek yeter mi? Hayır! Anne dediğin doğurur, korur, ruhu ve bedeni besler, itina ile büyütür.  Büyütmek yetmez, son nefesine kadar takibini yapar.

Evlatlarımız doğduğu andan itibaren, neredeyse kendimiz için yaşamayı unutmak, sanki genlerimize işlenmiştir. Onlar doğana kadar teorik olarak bildiğimiz her şey yerle bir olur, yeniden şekillenir. Karnımızdayken kanımızla, doğduktan sonra sütümüzle besleriz.

Kendimiz büyürken doğrularımızdan saparız ama onları büyütürken emin olduğumuz doğrulardan hiç sapmayız. Söz konusu onlar olduğunda, yeri geldiğinde hırçın, sevecen, asil, olgun, çocuksu hallerimizi tereddütsüz ortaya koyarız. Onlar için şekilden şekle girebiliriz.

Anne olmak; hayatta alınabilecek en büyük ve en güzel sorumluluktur.

Kadın olmak bir başkadır ama işin içine analık girdimi, sahiplenmek bizim işimizdir. Önümüze çıkan her tür engeli yıkar geçeriz. Tufan oluruz, şimşek oluruz, yağmur oluruz, güneşin merkezi oluruz. Tüm varlığımızı onlar için seferber ederiz. Üzüntümüzü, açlığımızı, yokluğumuzu, ağrılarımızı, acılarımızı onlardan saklarız. Bir anne, kendi acılarını içine hapsedip dost edinmeyi iyi bilir. Acı çekerken inlemez, dinlenmez, soluk almaz.

Yeri geldiğinde, tırnağım yok diyen ana bile, kanayacağını bile, bile parmak kemiklerini geçirir sorunların ensesine.

Onların hayatlarına girecek üzüntü, bizim için başroldeki düşman gibidir.

En büyük mutluluğumuz; onları sağlıklı ve mutlu görmektir. Onları büyütürken, bizlerde inanılmaz büyürüz. Kendimiz için uğraşmadığımız birçok şey için, söz konusu onlar olunca yaratırız.

Anne olmak; bitmek bilmeyen bir öğrencilik gibidir. Gözümüzde hiçbir zaman büyümeyecek olan bebeklerimiz, bize kolay olmayan her şeyi usanmadan öğretir.

Bir kadının karşısına belki korkmadan geçebilirsiniz. Ama bir anneyi karşınıza alacaksanız, bir değil, bin kere düşünün derim. Tek bedene sahip olan o kadın, yavrusu için kendi bedenine, bin güç ve milyonlarca sabır yükler. Şan, şöhret, para, mevki, her şeyden bir çırpıda vazgeçebiliriz. Bunlar hakkında bir mücadele veriyorsak da,  yine yavrumuza getireceği yararlardan kaynaklanıyordur.

Bir annenin gerçek yıkılışını kolay, kolay göremezsiniz. Gördüğünüz an, işte o noktaya iyi bakın. Çünkü o nokta da, yavrusu ellerinin arasından kaymış demektir.

Doğurduğu, kanıyla, sütüyle beslediği, tüm hayatını adadığı yavrusu hayatını kaybettiyse, o anne dünya denen sahnenin tam ortasında dizlerinin üzerine yığılır kalır.

Ben bir anne gördüm. Annesini, babasını ve yavrusunu aynı trafik kazasında kaybetti. Ama ne anasının ne de babasının acısı onu, evlat acısı kadar kavurmadı.

Evladının kabrinin içine kendini, ölüme savurur gibi savurdu. ‘Beni de onunla gömün’ diyerek saatlerce haykırdı.

Elli kiloluk bu anneyi beş erkek kabirden zor çıkardı.

Aslında onu oradan zorla sürükleyerek çıkaran insanlar, çıkardıklarını sanarak yanıldılar.

O anne; hayatta ki son nefesini verene kadar yavrusunun bedeninin yanında kaldı.

Yaşadığı kayıptan sonra, hiç nefes alamadı ve hiç yaşayamadı.

Dileğim; yavrusunun doğumuyla kudret kazanan annelerin, elleri arasından yavruları hiç kaymasın. Ve annelerinin varlığı ile gücüne güç katılan yavruların ellerinden anneleri hiç alınmasın. Her mevsiminizin sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, mutlu ve huzurlu geçmesini dilerim. Bir anne yaşarken ölmeyi, işte o an tatmaya başladı.

PAYLAŞ
Önceki yazıYalnızlık
Sonraki yazıBarışın Anahtarı Doğal Olana Yakındır
1973 İstanbul doğumluyum. 'İlgi alanlarım şunlar ya da bunlar' diyemem. Her şey ilgi alanıma girebiliyor. Orta okul zamanlarımda tuttuğum günlük sayesinde, kalemin sırdaşlığını keşfettim. Sırdaşlık dediğim şey, zamanla kelimelerin dansına döndüğünde 'yazmalıyım' dedim ve iki senedir yazıyorum. Sosyal Sorumluluk Projelerine karşı olan hassaslığım, günün birinde beni İndigo Dergisi ile buluşturdu. Kutsal amaçlar üzerine gerçekten azimle mücadele veren; dernek, vakıf, kurum ya da kuruluşların çalışmalarına aktif olarak katılmaktan mutluluk duyuyorum. Engelli bireylerin aileleri ve toplum içindeki uyuşmazlıklarını çocukluk yaşlarımdan itibaren derin bir yara olarak görmüşümdür. On dört yaşındaki oğlum Cansın'da, engellerini azimle aşmaya çalışan bir delikanlıdır. Beni en çok mutlu eden şey; konuşamayan yüreklerin sesi olabilmektir. Yazdım, yazıyorum ve yazacağım. Yaptım, yapıyorum ve yapacağım.