El İnsan olarak dillenmiş Kuran

Gitmek baba kalmak annedir belki de
İçimi aramaya çıktığımdan beri
Şiirimin bir kopyası daima sokaklarda
Ev ve sürez Allah’la aramda…

~Fazıl Hüsnü Dağlarca

olarak

Çocuğun Allah’ı araması en saf ve soylu bir arayış. Henüz herhangi bir bilgi ile perdelenmemiş bir arayış. Büyümek perdelenmek, bilgilerin çoğalması, zihinsel-mekansal-zamansal kategorilerin devreye girmesi demek.

Çocukluğumda Allah’tan her bahsedildiğinde Allah’ın nerede olduğunu merak ederdim ve sorardım; “Allah nerede?” Babam da her defasında aynı yanıtı verirdi; “Nerde ararsan ordaaa, her yerde hazııı..r ve nazııı..r” Bunu söylerken de ahenkli bir şekilde söylerdi. Ben yine bunu inandırcı bulmaz, “Peki o zaman göster” derdim. O da ” görmüyor musun?” derdi ve gülerdi. ” Hayır, görmüyorum, sen nasıl görüyorsun?” “Ben görüyorum, bak her yerde” Zamanla bu söz bana inandırıcı gelmemeye başladı, bana aynı yanıtları veriyordu babam.

Ben olsa olsa, Allah, en engin yer olan gökyüzünde olabilir diye düşündüm, ya da dünyadan daha büyük başka bir gezegen de olabilir, uzayda bir yerde belki de. Bu düşünceme göre de bize çok yakın bir yerde değildi, onu her yerde nasıl görelim, bu bana imkansız geliyordu. Büyüdükçe okuldaki din eğitimleri ile birlikte babam Kuran okumaya teşvik etmeye çalıştı. Kendisi arada okuyordu ve hatta bana Arapça öğretmek istedi. Okulda öğrendiğim zorunlu din derslerinde öğrendiğim ve babamın öğrettiği bazı dualar bir şekilde hafızama yerleşti. Bu dualar ve Allah arasında nasıl bir bağlantı var, ya da Kuran nasıl olmuşta sadece  belli toplumların benimsediği bir öğreti olmuş zamanla sorular ve yeni bilgilerle sorgulamaya başladım. Bu sorgulamalarımın sonunda onaltı yaşlarımda ateist oldum.

İnsan olarak yaşamak

Din öğretilerini eleştiren toplum bilim, siyaset kökenli kitaplar bana daha inandırıcı geliyordu. Siyasi bakımdan da tutarlı bir yaklaşımdı bu benim için. Üniversite yıllarımda da İslam Felsefesi dersinde Tanrı bir kavramdır demiştim ve bunun nominalist bir yaklaşım olduğunu ifade etmiştim. Hocayla da bu nedenle tartışmıştık hatta.

Eğitim modelinin Türk-İslam merkezli olması ve sorgulanmıyor olması kabul edemediğim bir şeydi, üniversitenin özerk bir yapısı olmalıydı. Zamanla doğal çocukluk masallarından uzaklaşıp hayatın gerçekliğini yaşamaya başladığımda bir süre daha bu inançsızlık edimim devam etti. Ailemin büyük bir kısmının ölümünü deneyimlemiş olmam, hayatımda tuhaf metafizik deneyimler tekrar beni o yüce yaratıcının yolunu aramaya sevk etti.

Bir yanım rüyalarımın, yaşadığım metafizik olguların anlamını çözmek isterken bir yanım gerçekçi bakışını korumaya çalışıyordu. Mevlana’nın felsefesi ve tasavvuf anlayışını araştırmaya yöneldim. O derya öyle bir yolmuş öyle bir zamansızlık-mekansızlık deryasıymış, anladığını sandıkça benliğinin kaybolup gideceği senden geriye bir şeyin kalmadığı bir derya imiş. Kuran’ı anlamak başlıbaşına bir derya imiş. Allah’ı görmek başlı başına bir derya imiş.

“O’nda Yaşarız ve Var Oluruz” ~ Hazret İnayet Han

“El İnsan” yani “şuur” dillenmiş Kuran’dır!” ~Ahmed Hulusi

Çocuğun Allah’ı araması en saf ve soylu bir arayış. Henüz herhangi bir bilgi ile perdelenmemiş bir arayış. Büyümek perdelenmek, bilgilerin çoğalması, zihinsel-mekansal-zamansal kategorilerin devreye girmesi demek. Kant insan zihninin kategorileri olduğundan bahseder. Herhangi bir şeyi düşündüğümüzde onu belli bir mekan-zaman boyutunda konumlandırırız. Biyolojik varlığımız doğası ile sınırlandırılmıştır. Genetik kodlaması ile, kolektif bilinçaltı ile yaşadığı toplumun ön kabulleri ile sınırlandırılmıştır. Zihinsel haritamız ile insan formumuzu deneyimleriz. Her insanın zihin haritası birbirinden bu anlamda farklıdır. Zihinsel haritamıza göre çokluklar vardır, her birey birbirinden farklıdır.

Genetik formu, zihinsel haritası ile tek tek birbirine benzemeyen bireylerden söz edebiliriz. Her ulusu da bir birey olarak kabul edersek birbirine benzemeyen tek tek yapısı farklı kültürlerden, uluslardan söz edebiliriz. Bert Hellinger, insanların üç tür vicdan tarafından kendini var ettiğini söyler. Kişinin vicdanı, kabile vicdanı, bütünün vicdanı.  Birey doğduğu anda belli bir kişi olarak belli bir ailede, toplumda doğar. Kişisel vicdanı ona kendi içsel dengesi ve düzenini bulmasını sağlar, masumiyet-suç arasında hareket eder. Kişi çocuk iken Ruh’u küçüktür. Büyümek masumiyetin yitirilmesidir, suç ile birlikte. Kişi masumiyet-suç dengesini kurarken ait olduğu kabile-toplum normlarını içsel olarak referans alır. Büyümek Ruh’un masumiyeti yitirmesi pahasına Ruh’un da büyümesi demektir. Ruhunuz büyümezse yetişkin olamazsınız, o zaman da hep çocuk kalırsınız. Birey yaşadığı hristiyan aile yapısında Müslüman olduğunda bundan suçluluk duyabilir. Kişi ait olduğu yaşam görüşüne göre bir sosyal çevre oluşturur ve aidiyet duygusunun etkisi ile o çevrenin benimsediği kuralları benimser.

olarakSol görüşlü bir çevrede ise, sağ görüşlü ya da milliyetçi birinin görüşü ona uygun gelmez ve onu dışlar. Burada kişi bağlı bulunduğu gruba göre masumdur, ancak diğer guruplara göre ya da kişisel vicdanına göre de suçludur. Bir seçim yapar kişi yaşam görüşü ve baskın olan normlarına göre. Bir ulus-devlette Türklük ön planda ise, Ermeni kimliği, ya da Rum kimliği yok sayılır. Türk kimliği için bu masum bir tavırdır. Rum kimliği içinse bir suçtur. Bir toplumda Müslümanlık ön planda ise bu Müslüman için baskın ve masum bir değer yapısıdır. Bir hristiyan ya da ateist için dışlanmaktır ve suçtur. Bert Hellinger,  Bütün’ün vicdanının her şeyi kuşatıcı büyüklükte dengelediğini ifade eder. Bu tarihsel olarak haksızlığa uğramış bireylerin, toplumların tekrar Bütün’ün vicdanı tarafından dengelendiğini söyler. Bütün’ün vicdanından herkes eşit bir öneme sahiptir ve düzen önceliklidir. Bugünü yaşayan bireyden önce geçmişin sırası ve önceliği vardır. Bütün’ün vicdanı zamansızlık-mekansızlık olarak Büyük Ruh ya da Tanrı, isimsiz bir oluş ile dengelenir. Ruh hareket eden, oluş halindedir. Ruhun yasaları belirgin değildir, bu arada hiç kimse öncelikli değildir, herhangi bir görüş, anlayış, her olgu eşittir.

Bert Hellinger Kuran’ı anlasaydı ne olurdu?

Bert Hellinger Müslümanlığı tanımış olsaydı Müslüman olur muydu?

Bu sorular kafamı kurcalayan sorular olarak bir kenarda kalsın. İndigo Dergisi benim için ruhsal ailem olarak gördüğüm benzer duyarlılıkları paylaştığım insanların yazdığı ve okuduğu bir dergi olduğunu düşünüyorum. İndigo Dergisi’nde yazmaya karar vermeden önce de yazıyordum aslında. Çocukluğumdan beri yazıyorum. Yayınlatmadığım romanlarım, şiirlerim, denemelerim yaşadıkça  dallanıp budaklandı.

Yıllardır şifalandırıcı, ruhsallık içerikli yazılar yazayım istedim. Bu nedenle de yazılarımı yayınlatmadım. Yazdıklarımın edebiyat alanında daimonic (ben böyle adlandırıyorum, daimon antik yunanda esinleyici bağlamda da kullanılırdı; kafkaesk gibi de denebilir) olduğunu gördükçe, yazma edimi sancılı bir süreç olarak yaşadıkça, bunu durdurmak, aynı zamanda duyarlı, empat, hassas yanımı, ruhani yanımı indigo dergisinde bir nebze olsun aktarmak ve benim gibi olanlarla paylaşmak istedim. Bert Hellinger yaklaşımı ile şifalandırıcı çalışmalarına farklı merkezlerde dört yıldır  belli periyotlarda katıldım. Kendim ve bağlı bulunduğum dinamikler hakkında bende büyük bir açılım sağladı. İnsanları artık tek tek bireyler olarak göremez oldum, onları aile dinamikleri ve bağlı bulundukları sistemin bir parçası olarak görüyorum.

Aile olarak bireyler

Böylesi bir içsel bakış, ruhani kabullenişi beraberinde getiriyor. Büyük resmi gördüğünüzde o bireyi anlıyorsunuz. Kendimin nasıl birey olduğumu kendi bağlı bulunduğum dinamiklerle daha iyi anlıyorum. Üzücü bir olayla karşılaştığımda neden çok üzüldüğümü daha iyi anlıyorum. Haksızlığa uğradığım durumların, ağlamalarımın aile dinamiklerindeki kilitlenmelerden kaynaklandığını biliyorum. Son iki yıldır çok acı çekmemin, yaşama tutku ile bağlı olduğumu zannederken, ölüme kilitlenmemin tekrar eden aile dinamiklerinden kaynaklandığını biliyorum. Ölmüş olanların ruhumdaki yasını anlayabiliyorum. Özgür iradenin, bireyin istençli kararlarının hayatı yönlendirmede temel olduğunu ve bundan tamamen bireyin sorumlu olduğu yanılgısına bağlı değilim artık.

Derin bir içgörü daha kazandım kendimi anlama yolunda.  Annemden kronolojik olarak şuan iki yaş büyüğüm, Camus’nün babasının mezarını bulduğunda saçma felsefesini oluşturması aklıma geliyor. Ruhsal olarak elbette o benim annem ve ben küçüğüm. Bert Hellinger çalışmaları belki de benim şuan itibariyle hala yaşıyor olmamı sağladı. Yaşam mucizelerle dolu. Yaşam engin bir mucize alanı. Benim bugüne kadar eğitim alanında çalışmış olmamın da derin anlamını idrak etmiş bulunuyorum.

Nietzsche öldürmeyen acılar bizi güçlü kılar, diyordu.

Nietzsche en az benim kadar acı çekmiş bir filozof, bilincinin sistemik dinamiklerini açmış olsaydı belki o kadar acı çekmeyecekti ve yazdıkları  bambaşka olacaktı. Öldürmeyen acılar insanı anlama yönünde derin bir iç-görü sağlar, sezgilerinde derinleşirler, kalp-gözü ötesini görür. Viktor Frankl’ın,  derin iç-görüsü nereden geliyor, çünkü ötekilerin ölümüne rağmen o yaşadı, trajedisini aştığı için büyük, suçluluk hissine rağmen yaşamı seçti. Evet, sonuç cümlem buradan çıkan şu; insanı anlamak, trajedilerinize rağmen sizin varolmaya devam etmeniz, yaşamanızdır, çünkü birileri de siz varsınız diye var, yanında olduğum için intihar etmekten vazgeçmiş olan gibi.

“Zerre Küllün aynasıdır” ~Rasûlullah (s.a.v.)

Şimdi daha büyük resme bakıyoruz. O Yüce Yaratıcının varlığından bakıyoruz. Rasûlullah (AleyhisSelâm) “Zerre küllün aynasıdır” diyor. Ahmed Hulusi son zamanlarda idrak etmeyi daha çok önemsediğim, Kuran’ın inceliklerini anlamamı ve Allah sevgisinin aracısız ulaşmaya vesile olmuş önemli bir şahsiyettir. Ahmed Hulusi, Kendini Tanı adlı eserinde:

“…Evet, kendini tanımaktan murat; bedenini veya vücudundaki “nefs”im dediğin tabiatını, tanımak demek değildir!..Aslın olan küllî mânâdaki “nefs”i tanımaktır; ki gerçek benliğin ve hakikatin de O’dur. Yani, “nefs” dediğimiz şey, aslında küllî bir varlıktır. Tüm varlıkların “nefs”i, Tek bir “Nefs”tir. Bu noktaya ve görüşe gelebilmektir önemli olan…”

“Lâ mevcûda illa HÛ”!..”

“Mevcudat yoktur, sadece O vardır!..”

olarakAhmed Hulusi’nin aktardığına göre, benim anladığım şekliyle de, tek tek varlıklar, bireyler değiliz. Öyle sanıyor olmamız cismani olmamızdan, bedensel ve zihinsel bireysel oluşumuzdan gibi görünüyor. Hareket edeceğim başlangıç kendim olarak gördüğümde, suretimden Allah’a doğru yöneliyormuşum yanılsaması doğuruyor. Bu da yeni bilimsel verilerle de ikinci beyin denen nörolojik alanın yönlendirmesi ile sahip olma güdüsü ile hareket eden, Ben denen Özne’yi merkeze koyan bir anlama oluyor. Ben bir hedefle hareket eden, dünyayı sahip olmaya göre biçimlendiren, hırsların, çoklukların, sonu gelmeyen arzuların alanı haline geliyor. Birinci beyin ise şuurlu alan, ikinci beyni kontrol edebilen, Ben denen yapıyı fark eden, Birlik bilincine ulaşabilecek, ikinci beyin öldükten sonra da şuurlu alanı ile sonsuza kadar varolacak şuursal alanın merkezi. Ben’den Allah’a değil yöneliş hiçbir zaman. Bu sonuca varmam epey zaman aldı. Ben’den Allah’a yönelmek sorgulama, sınırlandırma, çokluk algısı getirir. Bu sabah uyandığımda şu bilgiyi anımsadım, rüyamda şu bilgi tekrar edildi bana.

“Önce Allah’ı gör, sonra sureti”

Ben birçok ruhsal arkadaşım gibi rüyalarındaki sembollere güvenen, inanan, rüyanın şuursal en iyi yanıtları verecek bir alan olduğunu düşünenlerdenim. Yaşamı bir rüya olarak kabul edersek, bütün rüyalarımızın o tek rüyanın izdüşümleri olduğunu hissedebiliriz.

“İrade-i KÜLL” ya da “Akl-ı KÜLL” ve de “İrade-i Cüz”, “Akl-ı Cüz” tâbirleri kullanılır. Bunun anlamı şudur… Hatırlayınız ki Varlık gerçekte TEK’tir!.. Kesret yani çokluk algılaması,  vehmîdir yani birime takdir edilmiş programın oluşturduğu varsayımdır!..” (Kendini Tanı, Ahmed Hulusi)

“Görmediğim Allâh’a ibadet etmem” diyor, Hz. Âli…Sahabeden bir başka zât da:

“Hiçbir şey görmem ki o gördüğüm şeyden evvel Allâh’ı görmüş olmayayım” diyor. Yani önce “Allâh”ı görürüm; sonra “O”nu, o sûrete bürünmüş olarak kabul ederim!..

Ahmed Hulusi’nin Nefs ile ilgili sınıflandırması:

* Emmâre nefs: Hayvansal yaşam Bedenin istek ve arzularına dönük bir yaşamdır.

*Levvâme nefs: Kişi, kendisinin ulaşması gerektiği noktaya dair birtakım bilgiler edinmiştir. Ne var ki, dönüp kendine baktığı zaman, ulaşmak istediği hedefin gerektirdiği çalışmaları zaman zaman yapamadığını; kendisini bu noktaya ulaşmaktan alıkoyan davranışlar içinde bulunduğunu fark eder.

* Mülhime nefs: Mülhime, ilham alan demektir. İlham aldığı anlarda, sanki bedeni yokmuş gibi, sanki dünya yokmuş gibi hisseder. Kendini, O olarak hissetmeye başlar.

* Emmâre: “Hak olarak  görmek” düşüncesi dolayısıyla;  Hakk’ın  birtakım şeylerle kayıt altına giremeyeceği, Hakk’ın namaza, oruca, ibadete ihtiyacı olmayacağı gibi düşünceler, hileler vs. hep bu  “Mülhime nefs”durumundaki kişilerin içine düştüğü girdaplardır…

Dibe vurduğu zaman geldiği nokta, “Emmâre” noktasıdır.

* Mutmainne nefs: Kendini beden kabul etme hâli ortadan kalkar!.. Artık bu düşünce düzeyinde, bedene dönük herhangi bir olay olsa da olmasa da onun için birdir!.. Bu  ilm-el yakîn hâlidir!.. Yunus’un sözü olan, “Yaradılmış’ı hoş görürüm, Yaradan’dan ötürü”nün yaşam hâlidir bu…

* Nefs-i Raziye: İşte bu noktada o, her bir birimden meydana gelen fiile rıza gösterir. Bu rıza gösteriş dolayısıyla şuurunun aldığı isim; “Nefs-i Raziye”, razı olmuş “nefs”dir. Burası, Tecelli-i Efâl mertebesidir. Ayn-el yakîn mertebesidir.

* Mülhime – Mutmainne – Radiye: Mülhime’de her an düşmek söz konusudur. Girdaba kapılıp Levvâme’ye dönebilir kişi… Ama, Mutmainne’ye geldikten sonra, artık bir daha Mülhime’ye geri dönme, girdaba kapılma, Levvâme’ye düşme söz konusu değildir.

* Mardiye: Burada, şuursal bir “Tek”lik yaşamı vardır!.. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!.. “Tecelli-i sıfat” denen yaşam tarzıdır. “Hakk-el yakîn” hâlidir!.. O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir hâlindedir. Evliya-ı Kâmil, Evliya-ı Mukarreb yani Allâh’a yakîn kazanmış Velîler, Kurbet Velîleri bu yaşam içinde olanlardır.

*Sâfiye: vasıflarını seyretme hâlinin ötesine geçmişlik

ÂŞK

“Âşkın ateşi yandığı zaman kalp şeffaflaşır, böylece ruhun zekası kalp gözüyle görebilir; fakat kalp, ateşiyle alev alana kadar, yüzeyde hayatı deneyimlemek için can atan akıl, karanlığın içinde kör bir şekilde yol arar.” ~Hazret İnayet Han

kanatlanan ruhum

kalmak ve hiç gitmemek gibi

seni çağıran o bilinmeyene

unuttuğun ve birden anımsadığın  bir masal

yaban olan o tanıdık çehreler

sonra çok tanıdık ve bildik  bu gizem

Her şey ve hiçbir şeye

bir sessizliğin içinde erimek, görünmezliğin

özgürlüğünü,  kendini bırakıp gittiğin oraya

en bırakamadığın kendin, en önce bırakmandır bir vadide

Her şey, o hiçbir şey olana

bir şey, benliğimi işgal eden doluluğum

sahip olma  dünya hali

sadece olan

olan O olarak


Ben olarak, Ben’e varmayan bir Âşk diyarında, ah kaybolsam, O olsam.

~ Aziza La’Ra Kuğu

“Balıkçılar büyük balığı tek seferde çekmezler. Eğer kanca balığın boğazındaysa, bilincini kaybetmesi ve gitgide daha güçsüz hale gelmesi için bir kez çekerler, sonra bırakırlar; sonra da tekrar bırakırlar ki balık iyice gücünü kaybetsin. Eğer kişi boğazında aşkın kancasını hissederse, bu kanca önce bir kez çekilir ki içinde yararsız eğilimler ve kan yavaş yavaş çıksın. Allah daraltır ve genişletir.” ~Hz.Mevlānā Celāleddīn Muhammed Rūmī