Deniz Övünç ile Balkan ve Anadolu Müziği Üzerine

Deniz Övünç

Hep hatırlamalı; geleneksel müzik bütün müziklerin annesidir. Bizim coğrafyamızda binlerce yıldır birbirine eklenmiş, birbiriyle yoğrulmuş çok katmanlı, çok dallı, eşsiz bir müzik geleneği var.

Lirik seslendirmesi ile Deniz Övünç, Balkanlar’dan Ege’ye Anadolu’nun kökleriyle bizi buluşturan; Ermenistan’a, Makedonya’ya, Yunanistan’a, Çanakkale’ye, Rumeli’ye, İzmir’e tarihsel çağrışımlarla dolu farklı coğrafi kültürlerin halk türkülerine yansımasını sunuyor türkülere dokunuşlarıyla. Bir taraftan popüler kültürün hakimiyetine rağmen, kendisi olabilen, kendisi gibi kalabilen toplumsal belleğimizin de müzik aracılığıyla hatırlatıcıları olarak Muammer Ketencoğlu ile başlayan müzik serüvenini konuştuk Deniz Övünç ile.

Röportaj: Aziza La’Ra Kuğu

Deniz Hanım, sizin o lirizm dolu türküleri yorumlamanız beni zaman zaman köklerime doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Ege türküleriniz ve özellikle Rumca türküleriniz, eminim sizleri dinleyen birçok insan için de öyledir. Müziğe yönelişiniz nasıl oldu ?

Müzik çocukluk yıllarımdan itibaren kalbimin en çok attığı alan oldu. Balıkesir doğumluyum, Baba tarafım İzmirli, anne tarafım Balıkesirli. Eğitimci bir aileden geliyorum. Okuma yazma öğrendikten hemen sonra sevdiğim şarkı sözlerini yazdığım bir defterim oldu. Çocukluk yıllarımda mandolin eğitimi aldım.

Joan Baez’i taklit ederdim, büyüyünce Joan Baez olacağım, derdim. Radyodan, televizyondan dinlediğim türküleri, şarkıları hemen repertuarıma alırdım. Ailem daha çok Batı Müziği ve Klasik Türk Müziği dinlerdi. Halk müziğine ilgim tamamen kişisel bir yönelimle oldu. İlkokul yıllarımda “Ya beni de götür, ya sen de gitme”yi Bedia Akartürk gibi türkü gırtlağıyla söyleyemiyorum diye kendimi neredeyse kahrettiğimi hatırlıyorum. Müziğe ilgim devam etmesine karşın hukuk eğitimi aldım. Ancak okul yıllarımda her zaman solist ve korist olarak müzikle iç içe oldum.

Hukuk alanından sonra nasıl müziğe doğru evrildiniz?

Bir dönem avukatlık yaptım. Hukuk bana yaşam pratiğinde pek çok şey kazandırdı; daha analitik düşünmemi, hızlıca nedensellik bağı kurmamı, sonuca odaklanmamı sağladı. İçe dönüklük eğilimimi biraz törpülemiştir. Müziğe daha profesyonel olarak başlamam ise, Muammer Ketencoğlu ile tanıştıktan sonra mümkün oldu.

Usta-çırak ilişkisini çok önemsiyorum. İlmek ilmek örülen, adım adım ilerlenen, zahmetli ama meyveleri tatlı bir eğitim. Muammer Ketencoğlu tek ustamdır benim.

Çocukluk insanın ilk tutkusunun oluştuğu zamanlar, belli bir zaman sonra bile olsa insan tekrar onun arayışına yöneliyor sanırım. Kimleri dinlerdiniz, şimdilerde kimleri dinliyorsunuz?

Pop müzik hariç ulaşabileceğim, bana bir şey söyleyen her türü dinlerdim, dinliyorum da. Zamanla asıl konunuza odaklanıyorsunuz tabii. Geleneksel müzik daha küçük bir kızken beni kavramıştı. Halk dansları ekiplerinde de yer aldım. Dağ köylerinde dokunup işlenmiş kostümler giyerdik. O kostümler, davul, zurna, klarnet sesi beni büyülerdi. Anadolu folklorunun baş döndürücü çeşitliliği beni her defasında ilk kez karşılaşmışım gibi derinden etkiliyor. Bunun çağdaş bir parçası olabildiğimi düşünmek de hem haz hem onur veriyor.

Halk dansları ve müzikleri birbirini destekleyen şeyler aslında. Nasıl ki tango anavatanında çocukluktan başlıyorsa bizde de halk dansı gerçekten böyle bir şey. İlk sahne deneyiminiz nasıldı?

2004’te Yunanlı ünlü şarkıcı Aliki Kayaloğlu İstanbul’a konser vermeye gelmişti. Arda Boyları’nı söyleyeceğim, bana eşlik eder misin? diye beni sahneye adeta sürükledi. Kalabalık izleyici topluluğunun karşısında şarkıyı söylerken “benim olmam gereken yer burası” diye düşündüm. Buna inandım. Bunu arzu ettim. Bu benim başlangıcım oldu. Ustam Ketencoğlu sadece değerli bir dünya müzisyeni değildir, bir müzik düşünürüdür de. Yaptığımız işe titizleniriz. Bunun karşılığı da dinleyenlerimizden gani gani geliyor. Biz popüler kültürün parçası değiliz. Bizim dinleyicimiz özeldir, bu konuda tevazu yanlış olur. Öyle ki sadece yurdumuzdaki dinleyenlerimiz değil, bizi bir kez dinlemiş yabancı dinleyenlerimiz yıllar sonra tekrar ülkelerinde yaptığımız konserlere arkadaşlarını da alır gelirler. Böyle bir bağlılık gösterirler. Bundan büyük mutluluk düşünemiyorum.

Türk halk müziğinin kendine has özellikleri nelerdir?

” Halkların değil, coğrafyaların müziği vardır” der, Muammer Ketencoğlu. Bizim coğrafyamızda binlerce yıldır birbirine eklenmiş, birbiriyle yoğrulmuş çok katmanlı, çok dallı, eşsiz bir müzik geleneği var. Bizim sahneye taşıdığımız geleneksel müziğimiz, Avrupa’da; özellikle Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya, Almanya, İtalya, Yunanistan, Bulgaristan konserlerimizde; bunun yanı sıra Hindistan, Brezilya, İsrail’de hep heyecanla, sevgiyle karşılandı. İki yıl önce Girit’te Anogiea adlı dağ köyünde bir festivale davetliydik. Öncesinde Yunan devlet televizyonu bir belgesel çekimi yaptı. Köy meydanında bir kahvede oturan Giritli dağ köylülerinin masasındaydık. Doğaçlama şarkı söylememi istediler. Nedense aklıma “Hastane önünde incir ağacı” geldi. Çıplak sesle okudum. İri cüsseli, kıvırcık siyah saçlı, pala bıyıklı bir köylü, ancak Anadolu’da görebileceğimiz bir tavırla, sağ elini göğsüne bastırıp bana nasıl duygulandığını anlatmak istedi. Bunun gibi pek çok hikayem var. Müzik kutlu bir araç.

Biz kalbe dokunuyoruz; doğrudan kalbe. Diğer sanat türleri de elbette kalbe dokunuyor ama sanki müzik kadar dolaysız değil.

Şiirde daha duyumsal doğrudan bir yöneliş var, dediğiniz gibi de müzik sanırım doruk noktası. Şarkı sözü de yazdığınızı biliyorum ve şiire de yakın durduğunuzu düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Asıl alanımız olan geleneksel müziğin yanı sıra çağdaş besteler de yapıyoruz, ancak bu üretimleri farklı bir alanda sunuyoruz. Sözlerini yazdığım bir Ketencoğlu bestesi var; Gül Kokusu. Gezgin adlı albümde yayınlandı. Efkâr üretgeci demişler Ekşi Sözlük’te bunun için. Beste yapmak, söz yazmak içe doğuşla ilgili bizim için, o nedenle yaptıkça bir kenarda biriktiriyoruz. Şiir, müzikten sonra benim ikinci besin kaynağım.

Geleneksel müzik güneşim, şiir de yedi kandilli süreyyam.

M. Ketencoğlu ile bugüne kadar yaptığınız albümler ve çalışmalar neler oldu?

2005’de Kadın Sesleri topluluğunu kurduk, titiz bir çalışmaydı. Anadolu’dan Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Lazca, Rumca, yalnızca kadınların yazdığı türküleri derledik, çok kıymetli bir repertuar oluşturduk. Yirmi kadın sesinden oluşturduğumuz koromuzla konserler verdik. Elveda Rumeli dizisine iki de türkü kaydettik: Yağmur yağar yer yaş olur, Hadi Kadın. Bu çalışma geleneksel müziğimize doğru yaptığımız derin bir kazı çalışması gibiydi.

2008’de “İzmir Hatırası” albümünü yayınladık. 99 sayfalık kitapçığı olan bu albüm için iki yıl süren bir ön araştırma yaptık. İkimiz de İzmirli olduğumuz için bir anlamda şehrimize teşekkür etmek istedik. İzmir’in çok kültürlü eski yaşamını geleneksel müzikleri üzerinden anlatan bir albüm oldu. Türk, Rum ve Yahudi türkülerine yer verdik. İzmir’de yaşamış Ermeni ve Levanten azınlığın halk müziği üretimlerini bulamadık. İzmir hatırası / Smyrna Recollections, Amerika’da, Avrupa’da müzik kütüphanelerinde kaynak albümler içinde yerini aldı. İlk solo şarkımı da bu albümde seslendirdim. (Alt’ay oldu ben bu dağı aşalı.)

Ketencoğlu’nun Gezgin albümünde sözleri bana ait olan Gül Kokusu şarkısını, hem Türkçe hem Yunanca olarak yorumladım.

Kültür Bakanlığı’nca yakında yayınlanacak olan Anadolu azınlıkları üzerine hazırlanmış bir albümde Rumca şarkıyı ben seslendirdim.

Zeybek Topluluğu ve Balkan Yolculuğu ile ara vermeden konserler yapıyoruz. Balkan Yolculuğu ile bir albüm kaydediyoruz bu aralar. Bu yaz uzun süredir düşünü kurduğum bir projemi hayata geçiyoruz. Özel bir ninni albümü yayınlayacağız.

Enstrümanlar da kendine has, benim de sevdiğim enstrümanlardan biridir akordeon. Her insanın bir enstrümana yakın olduğunu düşünürüm, sizin enstrümanınız da bana akordeon gibi geliyor, ne dersiniz?

Başat enstrümanımız akordeon. Bunun yanı sıra Zeybek müziğinde ud, keman, vurmalılar, Balkan müziğinde trompet, saksafon, vurmalılar kullanıyoruz. Ben akordeonun tınısını çok seviyorum, nesne olarak da kucaklamayı seviyorum. Akordeon geleneksel müziğimizde Karadeniz’in doğusunda, Çerkezler’de ve Balkan göçmenlerinin geleneğinde var, bunun dışında kullanılmaz. Ketencoğlu, geleneğinde akordeon olmayan Anadolu bölgelerinin müziğinde de akordeon kullanmış ilk müzisyendir. Akordeonu o yörelere adapte etmiştir.

Akordeon bizim uçan halımız. Enstrüman batılı, tuşeleri, dokunuşları doğulu. Bu yönüyle hem doğulu hem batılı, bizim gibi.

Sizi biraz kendime benzettim, ben yazarken genellikle müzik dinlerim. Sanatın farklı alanları ile ilgilenmeyi seviyorum. Siz nasılsınız bu konuda, farklı alanlarla da ilgileniyor musunuz?

Şiir benim için önemli bir kanal, sinema da öyle. Divan şiirine de ilgim var. Gözümü açar açmaz edebiyatla tanıştım, annem ve babam sayesinde. Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Füruzan on bir- on iki yaşlarımda kendimi oluşturmaya çalışırken okumaya başladıklarımdı. Yine Attila İlhan, Turgut Uyar, Edip Cansever ilk şairlerim. Bir dize mi? Peki:

“Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşamsefaları.

Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.” Edip Cansever

İkinci yeni şiiri vazgeçilmezimiz sanırım. Bugünlerde neler dinliyorsunuz?

Yelpazem fazlasıyla geniş. Sabah Ağrı’dan bir halayla başlayıp akşamı Ella Fitzgerald ile tamamlayabilirim. Bu sabah Arzu Aldemir’den Aras’a vurdum Testi’yi dinliyordum.

Yaşadığımız toplumda kadınca bir duruş içinde sanatsal bir yön belirlemek erkeklere nazaran o kadar kolay olmuyor sanırım. Dinleyici kitlenizin sizi algılayışı nasıl?

Dinleyici kitlemiz ile aramızda koşulsuz sevgi ilişkisi var. Konserlerimizde buluştuğumuz bu özel insanlarla sadece bizim duyumsayabileceğimiz yoğun bir duygu akışı yaşıyoruz. Konserlere gelemeyen dinleyenlerimiz de bize yazarak duygularını aktarıyorlar. Bir kadın sanatçı olarak ben bir zorluk yaşamadım, çok şanslıyım. Her zaman fazlasıyla saygı, sevgi, takdir gördüm. Ülkemizde beni en mutsuz eden olumsuz bakış “seçkinci” bakış. Geleneksel müziğe burun kıvıran, onu yok sayan ya da küçümseyen tavır beni şaşırtıyor.

Böylesi bir tavrın müziği duyumsayamamakla, parçası olduğumuz toplumun temel kültürünü tanımamakla ya da bu temel kültüre haksızca mesafe almakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir de batıdan gelen iyidir, doğrudur, batılı olan üstündür yanılsaması var. Pek çok önemli müzik festivalinde, konser salonu programlarında bu yanlış algının yansımalarını üzülerek görüyoruz. Öncelikle bir doğu toplumu olduğumuzu kabullendiğimizde belki kafa karışıklığımız azalır. Doğululuk- batılılık arasındaki bu düşünsel salınım, ülkemizin kültürünün çok önemli parçası olan geleneksel müziğimize bakışı da ne yazık ki olumsuz etkiliyor.

Hep hatırlamalı; geleneksel müzik bütün müziklerin annesidir.

Genel olarak müziğinizi bir tarz olarak tanımlamayı istersek, Türk Halk müziği demek istemiyorum, çünkü öyle değil, ne demek daha uygun olur?

Balkan ve Anadolu geleneksel müziği yapıyoruz diyebiliriz.

Bu söyleşiden mutluluk duydum, teşekkür ederim Deniz Hanım. Bundan sonra yeni, güzel çalışmalarınızın devamını dilerim.


Ben de teşekkür ederim.

Pera Eğitim çocuklara ışığın ressamını ve Balkan sanatını tanıtıyor



Fotoğraflar: (4.-5.) Arzu Bendivar