Öğrenen lider öğretmen!

Eğitim sistemimizdeki aksaklıklar içinde özellikle son yıllarda üst üste politika değişiklikleri görüyoruz. Bir şeylerin geliştirilmesi için bakanlık ve bürokrasi ayrı, vatandaşlar ayrı çalışıyor. Öğretmen Akademisi Vakfı (ÖRAV) Genel Müdürü Kayhan Karlı ile Türkiye’nin eğitim kalitesi üstüne konuştuk.

derslik bilgisayar öğrenme öğretmen ogretmen

Beni tanıyanlar biliyor, girişimcilik yolculuğuma sosyal bir girişim projesiyle başlamıştım: Milli Eğitim Sistemimizin inovasyonu üzerine, geliştirilmesi üzerine bir ulusal yaklaşım modeli kurgulamıştım. O süreçte bir sorun analizi yaptığımda, neden Milli Eğitim Sistemimiz aksıyor dendiğinde, net ve tek bir cevaba ulaşamamıştım belki, ancak kaynağın para ve dış güçler değil, öğretmen kalitesi üzerinde yoğunlaştığını görmüştük ekip olarak. O günlerde ise bakanlık tarafından bir vakıfla görüşmem önerilmişti: Öğretmen Akademisi Vakfı (ÖRAV). Projenin boyumu aştığını düşünerek rafa kaldırmıştım, ancak vakıfla yine de tanışmıştım. Aradan iki sene geçip de bir sohbet sırasında vakfın halkımız tarafından bilinirliğinin az olduğunu görünce, el atmak istedim. Vakfın Genel Müdürü Kayhan Bey ile tüm yoğunluğuna rağmen, bir röportaj gerçekleştirebildik. Görüşmeye gitmeden önce zaten heyecanlıydım, çünkü ortak tanıdıklarımızdan süper duyumlar almıştım, bizzat tanışınca kendi gözlerimin ışıldadığını hissettim diyebilirim. Keyifli okumalar diliyorum.

Öğrenen lider öğretmen!

Röportaj: Mustafa Emin Palaz

Loading...

Öncelikle vakit ayırdığınız ve enerjiniz için teşekkür ederim Kayhan Bey. Klasikleşen bir soru ile başlamak istiyorum. Kayhan Karlı’yı bir cümle ile ifade eder misiniz?

Bir öğrenme yoldaşıyım.

Enteresan geldi, biraz açar mısınız?

Tutkulu bir öğrenen diye tanımlayabilirim kendimi. “Yaşamın daimi öğrenilen bir süreç olduğuna inanıyorum. Bu yolculukta da aynı bakan, öğrenmeye odaklanmış herkesle öğrenme yoldaşlığı yapmaya hazırım” diyorum.

Üzerinde yürüdüğünüz 3 değeri öğrenebilir miyiz?

Birincisi inanmak. İnanmadan hiçbir işin tamamlanabileceğini düşünmüyorum, dolayısıyla hayatım boyunca da inanmadığım hiçbir işi yapmadım, başkası da beni inanmadığım bir işi yapmaya zorlayamadı. Bu vakıf adına henüz ortada bir şeyler yokken, danışma kurulları vardı ve danışma kurulunun üyelerinden biri de bendim. Orada eğitimci olmayan başka kişiler de vardı. Nasıl bir iş yapacağımızı konuşurken bugünlerde yaptığımız işleri o günlerde tarif ederken, pek çok kişinin gözlerinde “Böyle bir şey olamaz!”, “Bu ülkede bunlar gerçekleşemez, hayalperestlik bunlar” diye gördüğüm bakışları hatırlıyorum. Ama bugün, 2,5 yıl içerisinde sahada 50.000 öğretmene yüz yüze eğitim vermiş, atölye yapmış bir ekipten bahsedince, hakikaten inanılmazların olduğunu gördük.

Bir başka değerim de ekip olmak diyebilirim. Bu kendi öğrenme biçimimle de ilgili. Öğrenirken, yaşamı tarif ederken, yaşamı keşfederken bu işi tek başıma yapmayı sevmiyorum. Birileriyle birlikte olduğumda, üretkenliğim de artıyor.

Diğer değerim olarak ise kararlılığı söyleyebilirim. Bir şeyi gerçekleştirebilmek için üçüne bir arada bakmak lazım sanırım. Bir şeye inanacaksın, bir ekip olacaksın ve inandığın iş için oluşturduğun ekiple kararlılıkla aynı yolda kalabilmek… Koçluk sorusu; “seni bu yolda ne tutar?“, “kararlılığını ne sağlar?”

Kayhan Karlı öğretmen röportaj
Kayhan Karlı

Bugüne kadar aldığınız, aklınıza kazıdığınız 3 öğüdü bizimle paylaşır mısınız?

Rahmetli dedem, geleneksel bir söylev olsa da şöyle söylerdi: “Senin çalışmaya gönlün olduktan sonra, sana çalışacak yer, her zaman vardır.” Çıkardığım en temel şey, çalışmakla ilgili olan süreç, kişinin kendisinde gerçekleşen bir süreçtir, başkalarına bağlı değil. Bu süreci öğretmenlerin arasında da çok gördüğüm için, dedemin öğüdünü önemli buluyorum. Ülkemizdeki meslektaşlarımın bir bölümü, bu öğütteki gibi niyeti var ve iş yaptıkça iş çıkarıyorlar. Bazıları ise bu işi sadece maaş için yaptıklarından, çalışmaya gönlü de olmadığından, bir kenarda durduğu için iş de üretemiyorlar.

Hayat felsefemi oluşturmamda en önemli öğütlerden bir tanesini daha paylaşayım. Mevlana’ya bir şey sordukları zaman şöyle cevap vermiş “Bin yıl okusam, ne biliyorsun deseler, Haddimi bilirim derim” demiş.  Öğrenmek ve süreçlere hakim olmaya çalışmak bir çaba, bu yolculukta çok yol alacağımı biliyorum. Bugünün öğretmeninin de, öğrenenin de, Mevlana’dan alçakgönüllüğü beceri olarak öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Milton Erickson’dan bir söz de diğer öğüt benim için: “Tüm insanlar iyidir.” Her şey güvenmekle başlar sanırım. Güvenmek ve inanmak gerekiyor. Önyargılarımı yok edebilmek için bu öğütten yararlandım.

Bu ilham verici öğütler için teşekkürler. Peki madem okullara hizmet veriyorsunuz, bir sınıf malzemesi olsaydınız ne olurdunuz?

Sanırım birkaç şey olabilirdim, bir sepet dolusu lego olabilirdim, oyun hamuru olabilirdim. Sınıfta öyle bir malzeme olmalıyım ki, o sınıfta yaşayanların yaratıcılığını artırmasına fırsat verecek tahmin edilemeyen bir şey olmalıyım ki, esnek, değiştirilebilen, farklı formlara sokulabilen bir kutu malzeme olurdum.

Sıradışı bir kişiden, sıradışı bir cevap için tekrar teşekkürler. Görülen o ki, çok büyük bir entelektüel birikime sahipsiniz. Sizi çok etkileyen bir biyografiyi paylaşabilir misiniz bizimle?

Birkaç kişi bu konuda benim için çok değerli. Ama birini seçeceksem eğer; Mustafa Güzelgöz. Eşekli Kütüphaneci diye, internette detaylarını bulabileceğiniz bir çalışması var. Nevşehir, Kapadokya yöresinde yaşamış olan büyük bir gönül insanı. 1950-70 aralığında Türkiye’nin pek çok köyünde, kasabasında kütüphane yokken, eşeğiyle kütüphanecilik yapmış, köy köy kitaplarını çocuklara dağıtmış, kitap değiş tokuşu yaptıran bir çalışması vardı. O dönem Devlet Planlama Teşkilatı tarafından, Amerika’daki Dünyaya Değer Katan İnsanlar Yarışması’na kendisi aday gösterilmiş ve birinci olmuş. Ama ödülü alması için oraya gitmesi gerekiyor. Demişler ki “Bak, biz seni aday gösterdik. Gideceksin, ödülünü alacaksın”. Yolculuk kaç para gerek? 6-7 bin dolar. “Ben o parayla çocuklara kitap alırım” diyerek gitmemiş. Ödülü göndermişler. Ödül konusunda karar alınırken, İtalya’dan bir proje ile ikisi arasında kalmışlar finale. İtalya’daki proje köprüaltı çocuklarına iş, meslek kazandırmaya yönelik bir çalışmaymış. Komite başkanı ise demiş ki; “Eğer İtalya’da da bu Türk gibi çocuklara gerekirse eşekle kitap götüren birisi olsaydı, zaten bu çocuklar sokaklara düşmezdi. O yüzden benim oyum Türk’ten yana”.

Mustafa Güzelgöz’ü daha önce duymamıştım ancak ilham saçabilecek bir öyküsü varmış. Teşekkürler. Merak edenler için Google ve Wikipedia aramaları yapılabilir. Tayfun Talipoğlu ile yaptıkları röportaj için: http://www.youtube.com/watch?v=imwMfcWm-Qc

[quote] Öğretmen Akademisi Vakfı (ÖRAV), Türkiye’de eğitim sorumluluğunu üstlenmiş olan tüm kişilerin kişisel ve mesleki gelişimi için fırsatlar oluşturmak üzerine kuruldu. [/quote]

Artık yavaş yavaş ÖRAV’a gelelim istiyorum. Mesleki geçmişiniz ve ÖRAV’a geçiş sürecinizden bahsedebilir misiniz? ÖRAV nedir, nasıl bir oluşumdur?

Ben öğretmenim diyeceğim ama öğretmen tanımını biz ÖRAV’da kullanmıyoruz. Sınıf öğretmeni bir babanın çocuğu olarak, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, köylerinde büyüdüm. Annemin, babamın konuşmadığı bir dille konuşmaya başlamışım, dolayısıyla farklı kültürler, çeşitlilikler arasında büyümüş bir çocuğum. Yıllar sonrasında da meslek tercihimi öğretmen olarak yaptım. Benim mezun olacağım yıllarda Türkiye çok sınırlı sayıda İngilizce matematik öğretmenine sahipti. Dolayısıyla hep kolejlerde çalıştım, maalesef devlette çalışma fırsatım olmadı. Sonrasında Fulbright Bursu’yla Amerika’ya gittim, bir süre yurtdışında değişik kurumlarda çalıştım. Türkiye’ye döndükten sonra, özellikle Türk Eğitim Derneği, TED Bursa Koleji’nde görev aldım. Bir taraftan da öğretmenler için sürekli gelişim merkezi hayallerimi koruyordum. Bu arayışlarım için, 2007’de öğretmenlikten ayrılıp, 2008’de öğretmenlerin mesleki gelişimine yönelik bir girişim için çalışmaya karar vermiştim. 2007’de, İbrahim Bey ile (Betil) Batman’da aynı panelde konuşmacıydık. Panel sonrası İbrahim Bey’le ne yapabiliriz diye konuşmaya başladık ve o konuşmalar birkaç ay sonra Garanti Bankası ile buluşturdu. Garanti Bankası’nın da öğretmenler için bir sosyal sorumluluk projesi yapmak istediklerini duymuştuk. İbrahim Bey konuyu açtı, Garanti Bankası çalışmaya başladı. Hemen bir danışma kurulu oluşturuldu. Vakfın kuruluşu ve Milli Eğitim Bakanlığı ile bir protokol imzalanması süreci var. 5 yıl içinde 100.000 öğretmenin mesleki gelişimleri için hizmet içi eğitim vermek üzere bir protokol imzaladık. Bunun için Garanti Bankası 15 Milyon TL bağışta bulundu, yetmedi, yine bağış yaptı, bina tahsis etti. 2008 Temmuz’unda vakfı resmen kurduk ve ağustos itibariyle çalışmalara başladık.

Hemen başlayabildiniz mi çalışmalarınıza?

İlk birkaç ay, ben Starbucks’larda yürütüyordum işlerimi. GB’nin yeri yok muydu? Vardı, ama zaten vakfın personeli yoktu o dönemde. Bütün bu süreçleri, insan kaynakları süreçlerini, arayışlarımızı yürütürken, çok önemli bir artımız vardı. Pek çok Sivil Toplum Kuruluşu (STK), kurulduktan sonra proje üretirken, biz projemiz üzerine STK kurmuştuk. Dolayısıyla biraz harmanlanarak büyümüş bir STK’yız. O dönemde Ağustos Ayı itibariyle gazete ilanımızı verdik.

Öğretmen Akademisi Vakfı (ÖRAV), Türkiye’de eğitim sorumluluğunu üstlenmiş olan tüm kişilerin kişisel ve mesleki gelişimi için fırsatlar oluşturmak üzerine kurulmuştur. Türkiye’de bu amaçla kurulmuş olan ilk ve tek STK’yız. Personel alımında birkaç ilkemiz var: En az sekiz yıllık öğretmenlik tecrübesi, iyi derecede İngilizce bilmek ve akademik çalışma yapmış olmak.

Amacınız belli, çalışmanız nasıl başladı peki?

Adanmışlığımız farklı ve bu modeli hızla sahaya çıkmak zorundaydık. Bir takım araştırmalar yaptık, dünyanın pek çok saygın kurumunu çağırdık, konuştuk. Vakfın kuruluşu öncesinde 10 yıllık dünyanın eğitimle ilgili birkaç önemli sivil toplum kuruluşlarında görev aldım. Bu da dünyada işbirliği yapabileceğimiz kurumlarla hızlıca ilişkiye geçmemizi sağladı. Benzeri bir işi yapan, Amerika’dan bir kurumla ortaklık yaptık. O süreçte onların tasarladıkları iki ayrı eğitim hizmetinin teliflerini aldık. Bizim için bir kütüphane, veri tabanı oluşturduk Oradan misafir ettiğimiz 3 eğitmen ile programları, Türkiye’deki öğretmenlerimizin ihtiyaçlarına göre uyarladık. Sonra 1200 öğretmen ile çalışmanın pilotunu yaptık ve arkasından da sahaya çıktık.

Karşılaştığım eğitim projelerinden daha büyük ölçekli. Biraz da program hakkında detay verir misiniz? Yazılarımızı okuyan öğretmenler, içerik hakkında bilgilensinler.

Tasarladığımız program, 20 saatlik 2,5 günlük bir atölye çalışması, uluslararası standartta ve bu standartlarda şu ana kadar Türkiye’de yürütülmüş başka bir çalışmanın örneği yok. Çok net bir veri vereyim size; 2,5 yılda, 50.000 öğretmenle 1.800 okulda, 68 farklı ilde çalışmışız. Sadece 2011 operasyonunda 60 ilde çalışmışız ve her ile 365 farklı tarihte gitmişiz. Yani bu demek oluyor ki: bu 60 ile ortalama yılda 6 kez gidilmiş. O ilde olan yerel bir STK bile öğretmen eğitimi için bir operasyon yapsa, yılda 6 defa ancak yapabilir zaten. Biz ise merkezi bir STK olarak, 60 ilde bu ortalamayı yapmışız. İlk başladığımızda aynı anda sadece 5 grup açabiliyorduk, bugünse aynı anda 65 grup açabiliyoruz artık. Çünkü ekibimizin yapılanması itibariyle öğrenmeye odaklanmış bir ekibimiz var. Kıdemli eğitici olarak ben dahil 15 kişiyiz, öte yandan sahada 250 kısmi zamanlı eğitimcimiz var.

Bu arada bu 2,5 yılda hala devam eden bir sürecimiz var. Ekibimize katılmak için başvurular yapılıyor, her yıl 125 kişi alıyoruz. İlk yıl gerekli niteliklerde sadece 60 kişi bulabilmişken, şimdi çok yüksek sayıda başvuru toplayabiliyoruz. Bu arkadaşların en az 5 yıllık öğretmenlik deneyimi, tercihen İngilizce konuşabilen, akademik çalışma yapmış olanları seçiyoruz. 180 saatlik temel eğitici eğitimi veriyoruz, 3 aşamalı bir sürece sokuyoruz. İlk 5 eğitime gözlem amaçlı geliyor. Hem kendisi gözlem yapıyor hem de biz onu gözlüyoruz. O sürecin sonrasında bizimle devam edip etmeyeceğine karar veriliyor. 5 eğitimden sonra, önce bir süpervizör, gözetmenle çalışıyor, sonra bir mentörle çalışıyor, sonra da koçluk sürecine giriyor, akran koçluğu uygulaması yapıyoruz.

Koçluk sürecini biraz daha açar mısınız?

Programımızın %40’ını oluşturan şey, temel koçluk becerileri, etkin dinlemek ve etkili soru sormayı edindirmeye çalışıyoruz. Bunlar yeni keşfedilmedi. Eğer empati beceriniz yoksa sizin, öğretmenin ötesinde öğrenen olamazsınız ve maalesef okullarda en az olan beceri bu.

Bahsettiğim gibi bu konuda yapılanmış Türkiye’deki tek kuruluşuz. En önemli özelliklerimizden bir tanesi buraya özgün, farklı bir model tasarlanmış olması. Dolayısıyla bizim sürecimiz, normal bir koçluk sürecinden çok daha uzun bir sürece yayılmış durumda.

Bizimle birlikte 2 yıl önce çalışmaya başlamış ilk grup, koçluk sürecine daha bu yaz yeni gelebilecek. Dolayısıyla uzun soluklu bir süreç geçiyor, insanların inanması gerekiyor.

Vakfımızın temel inancı: bir okulun, bir takım, bir aile gibi olmasıdır. Okuldaki öğrenmeyi geliştirmek istiyorsanız okulu bir bütün olarak ele alacaksınız. Oradan iki öğretmeni eğitmekle o süreci iyileştiremezsiniz, bütün taraflarına dokunmanız lazım. O sebeple bizden eğitim almak isteyen okullar için ilk şart, okul olarak başvuru yapmak zorundalar ve gönüllü olmak zorundalar. Gönüllü olmayan hiç kimseyi eğitmiyoruz. Bizden Valilikler, İl Milli Eğitim Müdürlükleri bazen istekte bulunuyorlar, okullarının gelişmesini istiyorlar. Ama bunu okul isteyecek, bütün öğretmenlerinin en az %80’inin imzaladığı bir dilekçe ile “biz sizden bu eğitimi almak istiyoruz” diye başvuru yapacaklar. Bu başvuru gerçekleştikten sonra biz o okulu sisteme alıyoruz.

[quote] Bu yüzyılda, asıl olan öğrenmektir ve bunun için öğretmenin odağını öğretmekten ‘öğrenmeye’ değiştirmek zorundasınız. [/quote]

Öğrenen, Lider Öğretmen; Öğrenen Lider, Öğretmen.

İkinci adım için ise şöyle bir düşüncemiz var. 21. Yüzyılda öğretmenlik mesleği yeni bir forma kavuşuyor. Öğretmen sıfatındaki öğretmek, tek taraflı bir eylemdir; “ben bilgiye hakimim, gel sana öğreteyim”. Oysa bu yüzyılda, asıl olan öğrenmektir ve bunun için öğretmenin odağını öğretmekten öğrenmeye değiştirmek zorundasınız. O yüzden öğretmen terimini sistemden dışarı çekmeliyiz diye düşünüyoruz. Öğrenme eylemine liderlik eden kişidir öğretmenin yeni tanımı. O yüzden programımızın adı 20 saatlik 2,5 günlük programımızın adı, ÖĞRENEN LİDER ÖĞRETMEN. Virgülü istediğiniz yere koyabilirsiniz: Öğrenen, Lider Öğretmen veya Öğrenen Lider, Öğretmen.

Liderlik bu yüzyılda başvurulan, aranan en temel yetkinlik olarak çıkıyor karşımıza…

Çünkü büyüme ortamında, öğrenme eylemine liderlik eden adama ihtiyacımız var. Dolayısıyla öğretmenlerin doğal liderlik becerilerini iyileştirmek, bakışını geliştirmek gerek. Liderin neye ihtiyacı var peki? Etkili takım yönetimine ihtiyacı var. Vizyon sahibi olmalı, planı olmalı. Eylemlerini gözden geçirip yolda performansına bakabilmeli. Hayatını bir sistem döngüsü içerisinde yürütebilmesi, taşıyabilmesi lazım gelir. Bütün bunlara baktığınız zaman, programımızı bu becerilerle dizayn ediyoruz.

20 saatlik programımızın 3 ana modülü var, bunlardan biri İletişim Becerileri. En etkili liderler, etkili iletişim yapabilen liderlerdir. Önce buna çalışıyoruz.

İkincisi; sınıf yönetimi. Geçmişin sınıf yönetimini değiştirmemiz gerekli. Paradigmayı değiştirmek için sınıfı bir takım olarak ele alıyoruz. Dolayısıyla sınıf yönetimi diye nitelediğimiz eğitimler, aslında ekip, takım yönetimi eğitimleri.  Yani kurumsal şirketlerde takım yönetimi eğitimleri nasılsa, biz de okullarda sınıfın takım gibi olması için takım yönetimi eğitimi veriyoruz aslında. Öğretmenin öğrencileriyle birlikte, öğreten öğrenen ilişkisinden çıkıp, o sınıfın, öğrenmeye odaklanmış insanlardan oluşan bir takım olduğunu dile getiriyoruz. Oradaki paradigmayı değiştirebilmek için oraya yeni bir dinamik katmış oluyoruz.

Bütün bu süreçlerde etkili lider, süreçlerini yol üzerinde kontrol eden, performansa bakan, ölçen ve bunu gerektiğinde yoldayken geliştirebilen insandır. O yüzden de üçüncü modülümüz ölçme değerlendirme modülüdür.

Sadece bu yüz yüze çalışmalarınız mı var peki, yoksa başka uygulamalarınız da var mı? Mesela dijital dünyanın nimetlerinden yararlanıyor musunuz?

Bu 20 saatlik eğitimi tamamlayanlara Türkiye’nin en büyük yetişkin uzaktan öğrenme portalını kurduk: E-Kampüs. Şu anda yaklaşık 40.000 öğretmenimiz E-Kampüs’te eğitimlerine uzaktan öğrenme ile devam ediyorlar.

Türkiye’de toplamda şu an için 50.000 kadar öğretmen bizim süreçlerimizden geçmiş durumda. Bunun dışında bir şekilde dokunduğumuz öğretmen sayısına bakacak olursak 100.000’e ulaşmış durumda.

Ayrıca “21. Yüzyılın Okulu ve Öğrenme” başlığında hazırladığım konferansları da 30 ayrı ilde gerçekleştirdik, bu sayede de 20.000 kadar öğretmene daha ulaşma imkanımız oldu.

Sizinle röportaj arzum, çevremin sizi pek bilmemesi, duymamasıydı. Bilinirlik konusuna biraz değinebilir misiniz?

Eğitim dışı camiada pek bilinmiyoruz, ama özellikle dokunduğumuz okullarda oldukça iyi tanınır olduk. Öbür taraftan bilinirliğe ihtiyacımız var, eğitim dışı camia tarafından da. Çünkü şu an biz Garanti Bankası’ndan fon alıyoruz ve onunla bu süreçleri yönetiyoruz. Fakat bunun dışında bizde şuan inanılmaz sayıda bekleyen öğretmen başvurusu ve talepler var. Türkiye’nin gelişmesi için sürekli öğrenmeye odaklanması için fikirlerimiz var, projelerimiz var. Bunun için de başka bağışçılara, başka kaynaklara da ihtiyacımız var.

Bir gazetede çıkan yazımda şunları söylemiştim: “Eğitime Yüzde Yüz Destek Kampanyası yapıldı, binlerce derslik açıldı. Yine böyle bir kampanyaya ihtiyacımız var. Çünkü bugünün ilköğretimindeki çocuklarımız, Cumhuriyetimizin 100. Yılında karar verici olacaklar. Bu senelerde, mesela seneye okula başlayacak bir çocuk, 2030 yılında iş aramaya başlayacak. 2030 yılındaki dünyayı maalesef şu an tahmin edemiyoruz, ama bugünün karar vericileri, bugünün öğretmenleri, bugünün yetiştirenleri, geçmişin paradigmalarıyla bu çocukları yetiştirmeye çalışıyor. Şu anda sınıflardaki 700.000 öğretmenin paradigmasını değiştiremezsek, cumhuriyetin 100.yılındaki hedeflerimiz imkansızlaşır. Bunları gerçekleştirebilmek için, Türkiye’de bir kampanyaya ihtiyacımız var. Önümüzdeki 5 yılı, öğretmen paradigmasını değiştirecek yeni bir şeye ayırmak zorundayız. Artık binalara, eğitimde %100 desteğe falan ihtiyacımız yok. Öğretmene %100 desteğe ihtiyacımız var. Sistemde bugüne kadar gelmiş olan bazı öğretmenlere teşekkür etmek gerekecek belki de…”

Güzel bir yarın bakışı bu. Peki bugünden, yakın geçmişten pratik bir örnek verebilir misiniz bu gereklilikle ilgili?

Dediğim gibi, bu formasyon bizi 21. Yüzyıla taşımaz. Çünkü bugünlerde sınıflarda sorgulama yapılamıyorsa, öğrencinin yaratıcılığını yukarı çıkartamıyorsa, bu çocukları farklı, beklenmedik, tahmin edilemeyen durumlara hazırlamıyorsa bu sistem, ne olacak?

21. yüzyılın temel becerilerinden birisi adaptasyon becerisi. 1999’da Marmara Depremi olduğunda, daha önce bir sürü deprem yaşamış olsak bile, Türkiye kilitlenmişti. 2 gün yardım ulaştıramadık bu süreçte. Niye? Çünkü okullarımızda adaptasyon becerisi öğretilemiyor. Aynı şeyi Van’da yaşadık, biraz daha hızlandık, daha az yaşadık. Ama bu hız bize yetmiyor.

Benim oğlum ilköğretim 8. Sınıf’ta. İzledikleri yol hala kitaplardan öğrenilen süreçler.

Eğer eleştirel düşünce yapısını ve problem çözme becerisini, demokratik toplum algısını, insana değer veren yapıyı, sorgulamayı, eleştirmeyi, farklılıklarla bir arada yaşamayı, yaratıcılığı, etkili iletişim becerilerini, takım çalışmasını… geliştirecek bir modelimiz yok! Bizim çocuklarımız okullarından çıktıkları zaman insan olmaya çalışıyorlar. Çünkü ÖSS, SBS, …

O sınavlardan herkes mustarip, ama kullanmaya devam ediyoruz. Değiştiriyoruz, ama sonuçta benzerlerini kullanıyoruz.

Biliyor musunuz çoktan seçmeli sorulardan oluşan sınavlarının bulunuşunu?

19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçerken Amerika’ya I. Dünya Savaşı sırasında çok sayıda gelen Avrupalı göçmenler sebebiyle, Amerika’daki üniversitelere girişte yığılmayı önlemek için, çoktan seçmeli sınav uygulanmış. Yani biz yüz yıldan eski bir modeli hala taşımaya ısrar eden ve bunun için de çocuklarımızın kafasını moronlaştıran bir eğitim modeli kullanıyoruz. Aynı modelin yetiştirdiği öğretmenlerin de farklı olmasını beklemek hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

Sorumlusu kim veya neresi sizce?

Burada öğretmenlerin suçu yok, fırsat yaratmayanların sorumlulukları var. O yüzden Garanti Bankası önderlik yaptı. O yüzden ÖRAV (Öğretmen Akademisi Vakfı) eğitim dünyasında saygı duyulan bir yer edindi.

Peki öğretmenlerin algılarına ne diyorsunuz? Onlara yönelik algılara da değinir misiniz?

Görüyoruz ki bazı algıları yıkmayı başardık. Diyorlar ki “öğretmenler hizmet-içi eğitim almayı sevmez”. Hayır! Bizde binlerce öğretmen sırada bekliyor. Modelle ilgili bir şey. Biz öğretmen eğitmeye de gitmiyoruz, meslektaş öğrenmesine çabalıyoruz. Aynı mesleğin meslektaşlarıyız, öğrenme yoldaşları arıyor, öğrenme liderleriyle tecrübeyi paylaşıyoruz, zenginleştiriyoruz,  farklı fikirleri tartışıyoruz. Dolayısıyla her 2,5 günlük çalışmada yeni fikirler için filizler oluşuyor. Bizim zaten derdimiz bu, onun için bütün okulu istiyoruz. Biz oradan ayrıldıktan sonra, okul yine toplansın kendi aralarında tartışsınlar, bir öğrencinin nasıl daha iyi öğrenebileceğini konuşsunlar, “bunu nasıl anlarım?” sorusunu sormaya devam etsinler…

Eğitim sistemini değiştirmek üzerine bir siyasi slogan değil yani…

ÖRAV’ın amacını ve çalışmalarını toparladım: 21. Yüzyılın okulunu dönüştürecek bir model peşindeyiz. Altını çizmem gereken şey; evet üniversitelerin eğitim fakülteleri geliştirilmeli, oradaki gençlerin yetiştirilmesi çok önemli, çünkü oradaki durum da hiç iç açıcı değil. Ama “Eğitim fakültelerini değiştirelim” demeye vaktimiz yok, öte yandan daha kritik bir şey var; şu an sınıflardaki 700.000 öğretmen. Bu 700.000 öğretmendir, bu ülkenin kaderini çizecek olan. Türkiye’deki ekonomik büyümesinin sürdürülebilir olabilmesi, yaşam modellerinin sürdürülebilir için bu 700.000 öğretmenin paradigmasının değiştirilmesi lazım. Aksi halde yarın bu çocuklar yeni bir model geliştiremeyecek ve çökme noktasına gelebilecekler. Yarının karar vericileri, çok değil, 15 sene sonra bu ülkenin karar vericileri olacak. Bu dönüşümü sağlamazsak, dünyanın yeni ekonomik modellerinde bu ülke rekabet edemeyecek. Yeni ekonominin istekleri çok net: dijital dünya, otomasyon, insanı ortadan kaldırıyor. Bunu beğensek de beğenmesek de yeni ekonominin gittiği bir yol var ve eğitim dünyası bundan bağımsız bir şekilde, istediğim şekilde öğrenci yetiştiririm diyemez.

Ama ülkemizde deniyor…

Ama maalesef ülkemizde deniyor ve kimsenin umurunda değil. Geçenlerde Adana Çukurova Üniversitesi’nde bir konuşmadaydım. Hakkari’deki üniversitenin eğitim fakültesindeki durum yeterli değilmiş, Hakkari’yi kazanan öğrenciler üçüncü sınıfa kadar Çukurova’da okuyup, sonra Hakkari’ye geçiyorlarmış. Madem fakülten yeterli değil, neden açıyorsun?

Bazen konferanslarda soruyorum ne yapmak istiyorsunuz gelecekte diye. Kimse okuduğu şehirde gelecek planlamıyor. Demek ki Şırnak’taki öğrenci, Şırnak için değil, dünya için hazırlanmalı.

Burada öğretmenin de öğrencinin de suçu yok; paradigma değiştirilmesi gerek. Paradigma değiştirebilmek için de inanmak lazım, ekip olmak lazım ve birlikte yürümek lazım.

Kayhan Karlı & Mustafa Emin Palaz öğretmen röportaj
Kayhan Karlı & Mustafa Emin Palaz

Çok güzel anlattınız, sormayı planladığım bir çok sorumu kendiliğinden cevaplamış oldunuz. Peki bu noktada, daha geçen gün bana söylenen, okullarda son zamanlarda sık karşılaşılan bir problem paylaşmak ve sizden de buna yönelik bazı öneriler almak istiyorum:

Devlet okulunda görevli, öğretmen bir arkadaşım anlattı. İstanbul’da, Türk, Kürt, Afgan vb karışık bir okulda görev yapan kadın bir öğretmen kendisi. Bir gün, öğrencisi bir saygısızlık yapmış ve “Utanmıyor musun, karşında bir kadın var” gibi bir cümle söylemiş. Açıkçası çok şey anlatmıştı, bir dokundum bin ah işitmiştim. Ama aklımda kaldığı kadarıyla, tabiri yerindeyse aile okulu basmış, “sen oğluma nasıl utanmaz dersin de arkadaşlarının önünde rezil edersin?” Ama daha öğretmene ulaşamadan aile, dışarıda, o gün okula gelen ve öğretmeni seven bir başka veliyle karşılaşmışlar ve onu feci şekilde dövmüşler. Sonra polis girmiş olaya vs… Bu tip olayların sık olduğunu duymuştum ve sadece İstanbul’da da değilmiş. Ne yapabilir öğretmenler? ÖRAV’a mı başvurabilirler? Çalıştığınız okullarda bu tip bir sorunla karşılaşıldı mı? Çözüm ne gibi bir şey olabilir?

Süper bir soru, teşekkürler. Türkiye’nin büyük bir probleminden bahsettiniz. Nüfus hareketleri, bize kültürel farklılıkları getiriyor. Bu da 21. Yüzyılın okullarının bir gerçeği. Bu yüzyılın okullarında öğrenmeyi değiştiren 3 temel dinamik var: bir tanesi küreselleşme. Bunun da ekonomik boyutundan çok sosyal değişimleri, nüfus hareketleri bizi daha çok ilgilendiriyor. Birleşmiş Milletler verilerine bakarsak sadece 2010 yazında, yani sadece 3 ay içinde, yaklaşık 250 milyon kişi ülkeler arası göç etmiş. İnsanlar niye yerini yurdunu bırakıp da göç ederler? Birkaç nedeni var; daha iyi ekonomik koşullar, çocukları için daha iyi bir eğitim, kısacası daha iyi bir gelecek için. Bu neyi getiriyor beraberinde? Kırsal alandaki, kıt kaynakların olduğu yerlerden, kaynakların daha iyi olduğunu düşündükleri büyük kentlere hareketleri getiriyor. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Bütün kasabaların, kentlerin nüfusları sürekli artıyor. Köy kent oranımız, 30 sene öncesinin tam tersine dönmüş durumda ve bu gerçek okulu değiştiriyor. Dediğiniz gibi Zeytinburnu’nda mesela Afgan, Kürt, Çerkez, Laz vs karma bir kültür yapısı oluşuyor. Burada öğretmenimizin güçlü olması ve yeni çağın paradigmasına ayak uydurması lazım. Bu sebeple bahsettiğiniz öğretmen arkadaşın “utanmıyor musun” cümlesini kesinlikle kullanmaması lazım. Önce empatik bir duruşla onu anlaması lazım, bunun için programımızda “Anla-Yansıt” dediğimiz bir bölüm var: önce onu anlayacak, anladıktan sonra hangi düzeyde ona karşılık vereceğine karar verecek. Duygusuna mı karşılık verecek, düşüncesine mi karşılık verecek yoksa o anki duruma mı karşılık verecek? Öğretmen bu beceriye sahip olursa zaten, o olayı oraya kadar getirmez.

Öğretmen arkadaşlar maalesef veliyle konuşurken, veliyi taraf gibi görüyorlar. Bu da etkili iletişimi engelliyor ve çarpışma yaşanıyor, çeşitli kavgalar doğuyor. Niye? Çünkü ciddi bir iletişim sorunu var, insanlar birbirini anlamıyorlar. O yüzden ben, 21. Yüzyılın okullarını bir arabaya benzetiyorum. Bu metafora göre temel iki şey var: motor ve karoser. Bir arabanın etkili bir şekilde kullanılabilmesi için en önemli şey motor, motor yoksa, bir yere gidemezsiniz. Okuldaki bu motor da iletişim; okulun bütün taraflarıyla etkili iletişim kurabilen bir makine olması lazım. İçerik bir tarafa, 21. Yüzyılın en önemli unsurlarından biri etkili iletişimdir. Önce okulda bu iletişim makinasını iyi çalışır hale getirmeliyiz. İkincisi ise bunun üzerine giydirdiğimiz karoser, yani okulun odak noktasını değiştirmek.

Öğretmen ile veli arasındaki iletişimde, okulun paradigmasını açar mısınız?

Okullarımızdaki paradigmalar öğretmek üzerine; öğretmen veliye bile öğretmeye kalkıyor. Her insan yetkindir, tam ve bütündür. Kendine ait düşünceleri ve kendine ait bir hayatı var, özdeğerleri var. Şimdi ben özdeğerleri ve inançları olan bir yetişkine, yetişkin başka bir kişi olarak, bir şey dikte etmeye çalışmış oluyorum, değil mi? Bu yüzyılda bu yürümez, yürümeyeceği belli, o yüzden çatışmalar çıkıyor. Öğretmenler, kendisine aldığı rolde, öğretmeye devam etmeye çalışıyor, bu kişiye de aynı şekilde yapmaya çalışıyor. Doğal olarak da çatışma doğuyor ve ne yapılabilir? İletişim motoru oturacak, üzerine de karoser yerleştirilecek. Karoser ne? Öğrenmeye odaklanmak.

Dolayısıyla okulun adı bile belki değişecek, öğrenme merkezi olacak. Sadece çocuk öğrenen olmayacak. Türkiye’de anne baba öğrenmiyor, öğretmen öğrenmiyor, müdür öğrenmiyor, hizmetlisi, etraftaki kırtasiyeci öğrenmiyor. Bunlar öğrenmezse o halde okul düzelmez, değişmez. Bu sebeple iki makinayı değiştirmemiz lazım, iletişim motoru ve okulun paradigması. Bahsettiğiniz öğretmene önerim şu olur: bize başvurun ve okul olarak eğitimimizi alın. İlköğretim okullarına bu yönde eğitim veriyoruz işte ve İstanbul’da, 7.000 kadar öğretmene ulaşmayı başardık.

Röportajımız yayınlandığında bu öneriden birçok öğretmen arkadaşımın faydalanacağını düşünüyorum.

Anlattıklarınızdan bir şey dikkatimi çekti: vakfın 15 uzman eğitmeninden birisiniz. Aynı zamanda vakfın genel müdürüsünüz de. Dolayısıyla bir STK’nın genel müdürü, sahaya da iniyor. Buna pek alışık değiliz ama çok hoşuma gitti. Çünkü daha önce karşılaştığım birçok STK’nın genel müdürü, patron koltuğunda oturuyordu. Bu konudaki yaklaşımınızı biraz açar mısınız?

Hayatımı şekillendiren şey öğrenme odaklılık. Bu sebeple vakfın oluşumunda da, kuruluşunda da farklı modellere baktık. Özellikle üzerinde durduğumuz şey, lineer bir yapı olmaması, bir hiyerarşi olmamasıydı. Dolayısıyla daha yatay bir yapılanma söz konusu ve uzman bir eğitimci olmamdan ötürü ilk günden beridir de sahada bulundum. Tabi geçmişte daha çok sahadaydım, eğitimci ihtiyacımız çoktu, ama şimdi başka eğitmen arkadaşlar da katılınca aramıza, rahatladım.

Neler yaptınız sahada?

Vakfımız adına koçluk yaptım ben de, eğitimler verdim, iki ayrı online ders tasarladım, konferanslar verdim. Şimdi iki başka arkadaşımız bunu devraldı. Haliyle ben başka bir şey yaparak yoluma devam edeceğim.

Kişisel olarak da yönetici koltuğunda olmayı çok da tercih etmiyorum. TED Kolejlerinde genel müdürken orayı da bırakmamın sebebi de buydu, yönetici olmak beni tatmin etmiyor, daha çok öğretmenle ve eğitimciyle bir arada olmak isterim. Başta sorduğunuz değerlere bakacak olursanız makam yok. Bu sayede benim kişiliğimin böyle olması ile vakfı daha yatay hale getirebildik; seçimler, önceden paylaşımlar, karar verme süreçleri…

Demokratisinin gerektirdiği zaman konusunda peki sıkıntı yaşadınız mı?

Doğru; demokratik süreçleri, karar alımları yatay bir düzleme yaydığınız sürece, normalden daha uzun zaman alır. Ama vakfımızda bunu yapmayı başardık. Zaten belli şeyleri yerine getirebilmek için bu pozisyona getirildim. Kuruluş amacımızı yerine getirdikten sonra, 100.000 öğretmeni eğittikten sonra, vakfın neresinde görev düşerse oraya nakil olacağımı biliyorum. Nerede olurum bilmiyorum ama genel müdür koltuğunda olmayacağımı biliyorum. Kendi adıma bunu söyleyebilirim.

21’inci yüzyılın iş dünyasında da örgütsel yapı, yatay hiyerarşi olarak benimseniyor ve Türkiye’nin 21’inci yüzyılını şekillendirmeyi amaçlayan bir vakfın da bu şekilde yapılanması, çok hoş.

Peki burada kişisel bir merakımı sormak istiyorum. benim başlarda bahsettiğim projemde okul atmosferi 3 unsurdan oluşuyordu: öğretmen, veli ve öğrenci. ÖRAV ise sadece öğretmenlerle çalışıyor. Bu sayede yangının köküne indiğinize mi inanıyorsunuz?

Doğru, aslında araçlardan birine katkı koymaya çalışıyoruz ve bizim katkı koyduğumuz bacak, diğer iki bacağı da güçlendiriyor: öğrenciyi de veliyi de etkiliyor. Programın verimini ölçerken öğrenciden veri alıyoruz, yılda ortalama 40.000 öğrencinin datasını, bu programların etkilerini alabilmek için ölçüyoruz. Eğitim için okula gitmeden önce ve eğitimden 45 gün sonra öğrencilere birer anket uyguluyoruz, öğretmenlerin davranışlarında bir değişim olmuş mu, etkiyi ölçebilmek için.

Özellikle şunu gördük ki, eğitimlerimizden sonra mesleğe saygılarının yükseldiğini, motivasyonlarının arttığını ve bunun da çocuklara pozitif tutumla geri döndüğünü söyleyebiliriz. Ama tabi şöyle bir şey var; imkanımız daha gelişmiş olsaydı da okullarda bu eğitimlerin etkisini yükseltmek için akran koçluğu desteği sunabilseydik. Bunun için de bir model geliştirmemiz lazım. Geçmiş bireysel deneyimlerimden ötürü bunu biliyorum ama Türkiye’de bunu büyük ölçekli yapabilmek için kaynak bulabilmek lazım.

Öte yandan, sürekli çalışacak kişiler ve okulun dönüşümü sırasında, veliye de benzeri eğitimler yapılması lazım. Öğrenci ikisinden etkilendiği takdirde süreç daha da güçlenir. Öğrenciye bir şey yapmayabiliriz. Şu an gurur duyduğum, müthiş bir iş yaptığımızı söyleyebilirim ekip arkadaşlarım adına da. Çünkü bir kapı açtık biz. Bu kapının büyüyebilmesi için, hakikaten bunun büyüyebilmesi için, daha çok yapılabilmesi için Türkiye’de ciddi bir kampanya yapılması lazım. Bu sürecin geliştirilmesi için kesinlikle bir şekilde velilerle de çalışılması lazım.

Öğrenciler için öğrencilere bir şey yapmayabileceğimizi düşünüyorsunuz, detay verir misiniz?

Öğrencileri bırakın bir tarafa. Çok kızdığım bir şey var, ÖRAV olarak söylemiyorum bunu, ama bir takım adamlar ortalıkta gezip “öğrenci koçluğu yapıyoruz” diyor. Böyle aldatmaca olmaz. Altında yatan şey, herkesin derdi şu: “Ben süper adamım, çocuklar bilmiyor, onlara öğretirim.” Çocuğun eksiğini tamamlamaya çalışıyorlar güya, ama paradigmaya aynı bakıyorlar. Öğrenci koçluğu denen şey, sınav jandarmalığı. Kaç tane soru çözdüreceksin, kaç tane sınav yaptıracaksın… Birilerinin bu süreçlere dur demesi lazım. O yüzden burada bizim öğrenciye odaklanmaktan çıkıp yetişkinlere odaklanmamız gerekiyor.

[quote] Araştırmalar gösteriyor ki, çocuklar şuanda öğrendiklerinin sadece %2’sini hayatlarında kullanıyorlar. O zaman onları başarılı kılan zaten biz yetişkinler değiliz! [/quote]

Bir dayanağınız var mı bu düşünce için?

Araştırmalar gösteriyor ki, çocuklar şuanda öğrendiklerinin sadece %2’sini hayatlarında kullanıyorlar. O zaman onları başarılı kılan zaten biz yetişkinler değiliz! Biz yetişkinler kendimize ne kadar çok önem atfediyoruz! Zannediyoruz ki bütün her şey bizim sayemizde oluyor. Bizim tek etkimiz, şu andaki karar gücümüz. Biz etki etsek de etmesek de bu çocuklar başka bir dünya yaşayacaklar, başka şekilde karar verecekler. Şu anda bir Araf kuşağında olduğumuzu düşünüyorum. Bundan 50 sene içerisinde bu günler için yeni bir çağ adı konulacağına inanıyorum ve biz tam bu kuşaktayız, eski çağın temsilcileriyiz. Dolayısıyla çocukları yetiştirmekten vaz geçip, kendimizi değiştirmeliyiz. Çocukları kendi hallerine bıraksak belki de daha başarılı olurlar.

Şaşırtıcı bir veri. Teşekkürler. Peki, bugüne kadar ÖRAV’da yaşadığınız sıradışı bir deneyim oldu mu?

İlk günden başlayarak, sık sık sıradışı anılar edindik. Öğretmenlerin imkansızlıkları, okulların imkansızlıkları, gittiğimiz okullarda hayretlere düşürecek şeyler… Ama öte yandan mucizeler yaratan öğretmenleri, mucizeler yaratan okul müdürlerini, inanılmaz adanmışlıkları olan il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerini… Dolayısıyla Türkiye o kadar büyük bir ülke ki, her iki uçtan da inanılmaz insan manzaralarını görebiliyorsunuz. Bunların içinden bir şey paylaşayım.

Bir okul müdür tanıdım ki, büyük kentlerimizin birisinin varoşlarında, çöplük bölgede, büyük bir gecekondu mahallesinde, kimsenin okula öğrencisini göndermediği bir okulda, camları penceresinin dahi olmadığı bir okulda yönetici olarak atandıktan dört sene sonra, o okula hemen o mahallenin yanı başındaki rezidanslardaki varlıklı ailelerin de çocukları o okula gönderilmeye başladı. 4 yıl içinde bu dönüşümü becerebilmiş okul müdürleri tanımak müthiş bir duygu.

öğretmen Akademisi Vakfı ogretmenBir vatandaş olarak hem onlara hem size teşekkür ederim.

Asıl bu fırsatı verenlere teşekkür etmek lazım. Çünkü benim bir hayalim vardı: bu ülkenin taşlarını, taşlarının arasındaki harcını oluşturan eğitimciler için nasıl bir “sürekli gelişim konsepti yaratırız” sorusu. Ben kendimi bir öğretmen, öğreten olarak değil, öğrenen olarak tanımlıyorum, öğrenen ve hayatı anlamaya, hayatı tanımaya, hayatı keşfetmeye adanmış bir adamım. Hele 21. Yüzyıl becerilerine baktığımız zaman, bu kadar karmaşıklaşan, karışan, kompleksleşen bir dünyanın ihtiyaçlarına baktığımız zaman, özellikle meslektaşlarımızın, öğrenmeye odaklanmış bir paradigma değişimine ihtiyaçları var. Bunun için de bir şey yapmayı çok hayal ediyordum. Oturduğunuz yerden hayal edebilirsiniz ama önemli olan o fırsatların karşınıza çıkması. Hayali kurduktan sonra gerçekleşebilmesi için, benim kendi adıma bunları yapabilmem hiç mümkün değildi. Garanti Bankası ve İbrahim Betil ile karşılaşmış olmam, hayallerimi gerçekleştirmemde bambaşka bir yol açtı. O yüzden Garanti Bankası’nın bu işte aldığı sosyal sorumluluk, bu işte aldığı rol, Türkiye’nin öğretmenleri açısından, meslektaşlarım açısından çok daha değerli. Sponsor olunan paranın miktarı değil, böyle bir amaç için önayak olunması çok daha değerli. Çünkü bir süre sonra bu vakfın başka bağışçıları da olacak, ama önemli olan bu fikri ayağa kaldıracak bir hareket lazımdı. O yüzden hayal kurmak tek başına yetmiyor. Hayalleri gerçekleştirmek için, sadece hayali olan kişilere değil, onlara inanacak, destek olacak kişi ve kurumlara da ihtiyacımız var.

Anlattıklarınız o kadar coşku verici ki, aklımdan geçenleri tekrar toparlamalıyım. Heyecanla dinledim sizi. Anlattıklarınızdan kabaca cevaba varabilirim, ama sizin toparlamanızı istiyorum. Son bir soru: neye dokunmak istiyorsunuz? İsterseniz Kayhan Karlı olarak cevaplayın, isterseniz ÖRAV olarak.

Bu ülkenin geleceğine… Hem ÖRAV olarak hem de Kayhan Karlı olarak cevaplıyorum. Bugün benim de burada bulunma nedenim bu, ÖRAV’ın da kurulma amacı aslında bu. Şu an birkaç yüksek lisans tezi ÖRAV üzerine oldu ve inanıyorum ki kısa bir süre sonra denilecek ki: “Öğretmenlerin mesleki gelişiminde çok büyük değişimler yaşandı ve bunun tohumlarını ÖRAV attı”. Belki bu röportajı okuyan bazı kişilere büyük gelebilir ama ÖRAV,  Türkiye’nin modern Köy Enstitüleri’dir. Bundan anlaşılmasın ki köy enstitüleri süperdi, yeniden açalım. Onlar, o dönemin gerçeğiydi, kendi konjonktürü içinde iyiydi, doğruydu, işe yaradı ve devrini kapattı. Şimdi başka türlü bir modele ihtiyacımız var: meslektaş öğrenmesi. Köy enstitülerinin değerlerine baktığınızda da benzer şeyler görürsünüz: inancı bulursunuz, ekip çalışması ve kararlılığı bulursunuz. ÖRAV da bugün öğrenmeye odaklı rotası ile meslektaş öğrenmesini geliştiriyor.

Çok teşekkürler bu görev için de. Sorularım bu kadardı, sizin eklemek istediğiniz bir şey varsa, buyurun serbest kürsü.

Söylenebilecek birçok şeyi söyledim, ama şunun altını çizmek istiyorum: Türkiye’nin yeni bir kampanya ile toplumsal bir paradigma değişikliğine ihtiyacı var. Okuma yazma öğretimi kadar önemli bir durum olduğu için vahamete bakmak lazım. Buradan 700.000 öğretmenimizin işe yaramaz olduğu çıkmasın. Herkes kendi içinde iyidir, ama yeni bir paradigma ile açılmaya ihtiyacımız var. Öğrencilere katkı sağlayacak şekilde yetişkinleri nasıl dönüştürürüz diye soran ulusal bir programa, harekete ihtiyacımız var. ÖRAV bu etkiyi başlattı ama yeterli değil.

Bilgisayar laboratuvarları yapılıyor, öğretmen başarılı olmazsa ne işe yarayacak? Tabletler dağıtılıyor, öğretmen sınıfta etkili şekilde kullanamazsa ne işe yarayacak? Dolayısıyla Türkiye’nin ulusal bir öğretmen geliştirme hareketine ihtiyacı var. Belki öğretmen lafını komple atmamız gerekecek. Tutumu değiştirmek lazım. Bunun için de ulusal bir birlikteliğe ihtiyacımız var; kurumların, partilerin, hükümetlerin üstünde bir şey söz konusu. Çünkü cumhuriyetimizle eş zamanda kurulan bir çok cumhuriyetin artık yaşamadığını görebiliriz. Ama bu sürdürülebilirliğin artması için okullarımızı değiştirmemiz lazım, çocuğu değil, okuldaki yetişkinleri değiştirmemiz lazım. Bunun için de daha çok destek istiyoruz.


Vakfınızı web siteniz www.orav.org.tr ‘den inceleyebilir okuyucularımız. Eğer böylesi bir kampanya çıkarsa, dergimiz de destek olacaktır size. Paylaşımlarınız için dergimiz adına çok teşekkür ederim.

Buna imkan verdiğiniz için de ben teşekkür ederim.