Bir Palyaço ve Bir Ekonomist

Kişiden kişiye değişen öncelikler, hayatta bizi farklı kılar ve kendimize has bir yön çizmemizi sağlar. Hayatta başarılı olmak için belli yollar belirleyen ve herkesi bu yollara gitmeye mecbur eden bir toplum, yarı yolda kalanların mutsuzlukları ile sarsılmaya mahkumdur. 

bir palyaco ve bir ekonomist

Bir palyaço görüyorum bazen geceleri metroda. Bu gece de her zaman ki gibi yorgun gözüküyor. Öylece bırakmış kendini, metronun parlak, plastik koltuğuna. Metronun beyaz ışıkları altında, gözden kaçmayan ayrıntılara takılıyor gözlerim. Yüzünde, akmış boyaların altından kendini gösteren kırışıklıklar, sürekli gülmek zorunda olmanın getirdikleri belki de. Hüzünlü bir hali var aslında. Kocaman kırmızı ayakkabıları ve yeşil renkli geniş yakasının üstünden gülen sarı günebakana rağmen. Üstü başı da boya içinde. Belki gösterisinin bir parçasıdır boyalar, komik duruma düşmek için kullanılan. Düşününce, zor bir iş aslında palyaço olmak. İnsanları güldürmek için zeki olmalı ama kesinlikle öyle görünmemeli.

Metronun camından hızla hareket eden karanlığa bakıyorum. Karşımda duran palyaço silueti, dalgalanıyor karanlığın içinde. Hemen hemen her gün kullandığım metro, onu gördüğüm tek yer belki de. Sürekli kaçtığım, yüz yüze gelmekten çekindiğim palyaço, işte tam burada karşıma dikiliyor. Hesap soruyor. 10 dakikalık yolculukta onunla giriştiğim bu hesaplaşma ağır geliyor. Bir an önce inmeliyim. Artık bu kıyafet ve makyajın arkasındaki kişinin ben olduğumu bilmek istemiyorum. Bu palyaçonun yüzünü görmeye katlanamıyorum. Artık palyaço olmak istemiyorum.


İnsanları güldürmenin yolunu hep bulmuşumdur. Çoğu insanı desem daha doğru olacak sanırım. Bazen gerçekten çetin cevizler çıkıyor. Sanki gülmemek için yemin etmiş insanlar. Onları bir kenara bırakırsak, yakamdaki çiçekten fışkırttığım su, aniden elimde beliren bir demet çiçek ya da takılıp yere düşmem küçük büyük çoğu insana komik gelmiştir. Onların yüzündeki gülümseme de benim kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Daha doğrusu sağlıyordu bir zamanlar.

Hiç kimseden saygı göremiyorum. Yaptığım iş bir meslek olarak görülmüyor, önemsenmiyor insanların gözünde. En yakınımdakilerin bile düşüncesi farksız. Hepsi hayatta başarısız biri olarak görüyorlar beni. ‘Kazandığı para iyi olsa bari !’ diye bağıran babam, utanıyor benden. Annem ise kararsız, ne düşüneceğini bilmiyor. Kıyamıyor belki de bana. Çocuklarım, karım,  onlar da utanıyorlar benden. Babam bir palyaço diyemiyor çocuklarım, kocam palyaçoluk yapıyor diyemiyor karım. Kızıyorlar bana. İstedikleri gibi biri olmadığım için, istedikleri şeyleri almaya param yetmediği için. Arkadaşlarım, onlar da önemsemiyorlar beni. Başarısız biriyim onların gözünde. Bir şaklabandan başka bir şey değilim. Herkes uzaklaşıyor benden. Bir tek sen kaldın palyaço. Aslında seviyorum seni ama çevremdeki insanlar niye sevmiyorlar beni. Severek yaptığın iş, senin için en iyi iştir dediğimde herkes bana hak verirken, palyaçoluk söz konusu olunca neden işler değişiyor. Neden samimiyetsiz suratlarla karşı karşıya kalıyorum, neden bakışlardaki küçümsemenin altında ezilmem gerekiyor, neden sanki yarışı çoktan kaybetmişim gibi davranıyorlar, neden hayatı istediğim gibi yaşayamıyorum, neden onların istediği gibi yaşamak, onların istediği gibi biri olmak zorundayım. Hayatta başarılı olmak ne demek, ben niye anlayamıyorum. Mutlu olmak için kendi yolumu izlemek yerine neden başka yollara sapmam gerekiyor, neden hırslı olmam, sürekli sevmediğim şeylerin peşinde koşmam gerekiyor. Neden mutlu bir insan olamıyorum. Ben neden artık gülemiyorum palyaço, lütfen söyle bana.

Karşı binanın camından yansıyan güneş ışınları odamın içine doluyor. Güneş, batışını fark etmemi istercesine gözümü alıyor. Saatlerdir başında oturduğum masadan kalkma vaktinin geldiğini biliyorum. Fakat bitmeyen işlerin alaycı bakışları altında ezilerek kalkıyorum ve cama doğru ilerliyorum. Güneş ışınlarının kışkırtıcı etkisini engellemek için perdeyi çekiyorum. Bir an gözüm takılıyor. Perdeyi aralayıp sokağı izlemeye koyuluyorum. Önce bir bisikletli geçiyor. Genç bir çocuk. Sonra yavaş yavaş ilerleyen yaşlı bir adam görünüyor sokağın başında. Hızla bir araba geçiyor, dikkatimi dağıtarak. Gözlerim tekrar yaşlı adamı arıyor. Adam hala sokağın başında. Bu hızla evimin önünden geçmesi uzun sürecek gibi gözüküyor. Alaycı bakışlarıma ve gülümsememe engel olamasam da bir gün benim de aynı durumda olacağım düşüncesi beliriyor aklımda. O zaman geldiğinde yaşamak zor, yaşamaktan aldığım keyif daha az olacak. İnsan gençken her şeyi tecrübe etmeli, bol bol gezmeli, tadını çıkarmalı hayatın. Öylesine tüketmeli ki onu sonraya hiç bir şey kalmamalı. Kendimi düşünüyorum da, her gün uzun çalışma saatleri, havasız, az ışık alan bir ofis ve eve giderken trafikte harcadığım zaman. Eve vardığımda saat ilerlemiş oluyor. Yemek yapıp yemek ve biraz dinlenmekle geçiyor vakit. Tek eğlencem televizyon izlemek. Hafta arası girdiğim bu kısır döngüden kaçmam için en iyi fırsat hafta sonu. Öyle ama hafta arası bu yaşama alışan birinin hafta sonu bu miskinliği üstünden atması bir hayli güç. Evde kalmakta sürekli ısrar eden zihnim, hafta sonu için plan yapmamı engelliyor. Düştüğüm bu bitkinlik hali artık her zaman üzerimde. Yaşam şeklim monoton, merakım az, isteğim hiç kalmamış hayattan.


Küçükken okulda izin verilmezdi çok oyun oynamamıza. 45 dakika ders, 10 dakika teneffüs. Hep yarım kalırdı ortada sıçan. Tam ben ortaya geçince zil çalar, nöbetçi öğretmenin seslenmesiyle herkes sınıflara giderdi. Yoğun ders programı, sınavlar hep peşimizdeydi. Bir türlü kurtulamazdık. İlk okulda, orta okulda hep bitmek bilmeyen, öğrenmemiz gereken şeyler. Tarihin derinliklerindeki bir antlaşmanın maddeleri, tek hücreli bir hayvanın üreme şekli ya da havuzu bir taraftan doldururken diğer taraftan da boşaltmaya çalışan biri… Lisede üniversiteye hazırlık dönemi. Resim, müzik, felsefe, beden eğitimi derslerinin yerini alan onlarca test. Potaya bir kaç top atsam mı diye düşünürsün, ama aklına üniversiteye gidememek gelir, tedirgin olursun. Çözdüğün üç yüz on dördüncü soru bile rahatlatmaz seni. Tedirginlik lise boyunca peşini bırakmaz. Üniversite hayatı nispeten daha iyidir. Son sınıfta iş bulamama kaygısına kapılsan da, daha çok mezuniyet neşesiyle dolup taşarsın.

Rakamlarla uğraşmayı severim aslında. Matematiğim hep iyiydi. Bunun için şimdi yaptığım finans işini seçtim sanırım. İnsan hayatta iyi olduğu  konuda çalışmalı. Bir işi iyi yapıyorsa onda başarılı olur ve mutlu da olur. Her zaman bir amacı olmalı insanın hayatta. Yoksa ne yapar. Kendini sürekli geliştirmek çok önemli. Hep çalışmak, daima ileri gitmek… Daha azı ile yetinmek mi? Asla… Bazen düşünüyorum da hayatı biraz daha ağırdan alsaydım, sürekli işimde başarılı olmak için koşmasaydım şimdi hayatım nasıl olurdu? Önünde uzun saatler geçirdiğim, üzerinde müdür yazan masam olur muydu acaba. Hayatta bir şeylerin eksikliğini duyar mıydım. Şu an başka şeylere zaman ayırıyor olur muydum. Bu soruların cevabı tıpkı bize dayatılan, kazanma ve bencil olma üzerine kurulu yaşam biçimi gibi belirsiz ve hep belirsiz kalacak. Bizi mutlu edecek tercihleri görmemizi engelleyen bu belirsizlik içinde kendimizden son derece emin de olsak, çok başarılı da olsak bir türlü gelmeyen mutluluk bizi eksik bırakacak.

Cam kenarında düşüncelere dalmışken, evimin önüne ulaşan yaşlı adamı fark etmedim önce. Sonra bir an göz göze geldik. Işıl ışıl parlayan mavi gözlerindeki derinlikte bir an bocalasam da yaşama dair istek ve sevincini görmemek elde değil. Alaycı bakışlarla, gülümseyerek sokağın başından gelişini izlediğim bu yaşlı adamı kıskanacağım hiç aklıma gelmezdi.


Uzun ve yorucu bir günün ardından eve gitme telaşı içindeyim. Her zamanki gibi metroya binmiş, sonrasında da eve doğru yürümeye koyulmuştum. Sürekli devam eden hayat döngüsü içinde kendimle yalnız kalma fırsatı bulamadığımı fark ettim. Sadece bu kısa yolculukta kendimle baş başa kalıyor ve sanki etrafta kimse yokmuş gibi düşünebiliyordum. Son zamanlarda beni rahatsız eden düşüncelerden biraz olsun uzaklaşmayı başardım. Sevdiğim işi yapmanın verdiği keyiften başka bir şey yok şu sıralar aklımda. Birden dikkatimi dağıtan bir çift gözün beni izlediğini fark ettim. Sokağın sonundaki evin camında göz göze geldiğim kişi, acaba daha önceden güldürdüğüm biri olabilir miydi?


Tolga Hurhun
1985, Çorlu Tekirdağ doğumlu. Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümü mezunu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Yönetimi Yüksek Lisans diplomasına sahip. Stuttgart, Almanya'da yaşıyor, Mercedes-Benz'de çalışıyor. Fotoğrafçılık, bisiklet, tüplü dalış, gezi-seyahat, keman çalma, kitap ve film ilgi alanları arasında.