Bozkır, karınca ve aşk: Dokunma ve sadece izle!

Aman Allah’ım! Karınca, benim sebep olduğum bir tsunami ile mücadele ediyor. Serinleyeyim derken karınca kardeşi ıslatıyorum ve her yer su. Aslında ona yardım edebilirim. Fakat bir ses “dur!” diyor. “Dokunma ve sadece izle!” Öyle yapıyorum…

Bozkır, Karınca ve Aşk: "Dokunma ve sadece izle!"

Bozkır, karınca ve aşk: Dokunma ve sadece izle!

Yoldayım. Bozkırın orta yeri. Bizim Yunus’un ayak izleri taze, çorak tabloda. Birkaç ay önce bahar yağmurları ile alabildiğine yeşile boyanmış toprağın, eski havası yok. Şimdi sarı. Dönüşüm… Fakat sarı da güzel. Bir telaş var köylülerde.

Harman edecekler.

Aylardır bu zamanı beklediler. Önce ektiler tohumları, sonra kar ve yağmurlar… İşte şimdi sabrın selamete erme zamanı. Ne kadar ürün çıkacak, ne değer edecek, çok önemli. Malum, önümüz tekrar kış. Yine kömür lâzım ve odun. Ve tabii çocukların okul masrafları…


Ve Ramazan… Dedelerinden dinledikleri “Ramazan harmana rastlardı” başlıklı hikayeleri tatbik etme zamanı torunların. Buğday tarlalarında sahurda başlayan; imzası, alından akan ter olan kutlu mücadele. Bu resmi izlerken içim geçiyor. Uyur uyanık arası bir yerdeyim. Ruhum âraf.

Ağlamaklı gözlerinde hüzün, bir kız çocuğu, başında çiçekten taç. Mısırlı. Hayır Afgan… Belki de Pakistanlı ya da Şamlı… Çorak bir yer. Kerpiçler var kıyıda köşede. Kırmızıya çalar tonda başlayıp sarıya kadar giderken kahverengi, gövde gösterisi yapıyor. Toprak çok şık. Soldaki ilginç taş birikintisine bakarken -ki taş birikintisi olmadığını uykudan uyanıp yoluna gittiğinde anlıyorum büyük bozkır yılanının.

Kız bir anda kayboluyor. Kalan bir sarı çiçek yaprağı… Alıyorum. Naif bir yaprak. İçimde bayram bitince üzülen çocukların hüznü. Fakat ertesi gün okul olduğundan mı, yoksa bayram bittiğinden mi, bilmiyorum… Az ilerde kırmızı, ama daha çok vişne rengi bir bez parçası görüyorum. “buradan gitmiş olmalı” diye içimden geçirip devam ediyorum. Yok. Biraz daha yürüyorum.

Yüzüm güneşe dönük, kızı arıyorum. Toprak değişiyor. Daha yeşil, daha nemli. Arılar bile var. Biraz daha yürüyünce ağaçlar görünmeye başlıyor. Su, diyorum, çok yakın. Hem belki oradadır hüznün çiçeği çocuk.

Son bir adım daha atıyorum ve arıların çoğaldığını fark ediyorum. Bir şey anlatmak istercesine çoğalıyorlar. Evet, tamam. Onlar hiç yalan söylemezler zaten. İşte vadinin tam ortasında, yalnızca birkaç metrelik bir kısmı görünen dere. Yandaki iki tepenin altından akıyor ve vadide kendisini ele veriyor.

Arılara, kurtlara, tilki ve kuşlara bir ikram. Sonra bir görünüp, diğer tepenin ardından yoluna devam ediyor. Bu ahengi seyrederken, fark etmiyorum, toprak ayağımın altından kayıyor. Sanki tutup çekiyor bir misafiri ağırlarcasına. Aniden biraz daha aşağıya iniyorum ve bir taşa yaslanıp kalıyorum. Yorgunluk hissi geliyor. Dinlenmek üzere hemen oracıkta çöküyorum.


Fakat suyun kenarında olmasını umduğum kız yok. Elimde bir sarı yaprak ve bir de bez parçası ile başımı öne eğiyorum. Alnımdan bir damla ter kopuyor. Toprağa düşüyor. Emanet, yerine dönüyor hâsılı ve ben yalnızca izliyorum. Oysa daha birkaç saniye önce ben’imdi. Damlanın düştüğü yere bakıyorum, bir karınca. Uzak yollardan gelmiş belli. Biraz bitkin. Ama yürümekten vazgeçmiyor.

Zirâ yürümesi gerekiyor. Kavrulduğumu fark ediyorum onun bitkin halinde. Hemen önümdeki suya eğilip yüzümü yıkıyorum. Kollarımı ve ensemi… Tekrar çöküyorum olduğum yere. Yine başımı eğiyorum, karıncayı merak ederek. Aman Allah’ım! Karınca, benim sebep olduğum bir tsunami ile mücadele ediyor. Serinleyeyim derken karınca kardeşi ıslatıyorum ve her yer su. Aslında ona yardım edebilirim. Fakat bir ses “dur” diyor. “Dokunma ve sadece izle!”. Öyle yapıyorum.

Karınca mücadele ediyor.

Önce biraz aşağıya geliyor. Sonra yukarıya. Olmuyor. Nefes alıyor bir süre. Kurulanıyor. Sonra yine devam ediyor. Bir yol buluyor sanki. Yürüyor. Fakat o yoldan kurtulamaz, diyorum. Çünkü sonu yine su. Ama o bilmiyor. Çünkü henüz göremiyor. Ben boy avantajımdan görüyorum. Onun o yolun sonuna gitmesi gerekiyor. Gidiyor ve evet beklenen final. Çıkış yok! Yılmıyor karınca, geri dönüyor onca yolu.

Hiç üşenmeden ve düşünmeden. Bir kısa yol daha buluyor. Yok, orada da değil. Ben heyecanlanıyorum. Bağırasım geliyor, şuradan çıkacaksın, diye. Yine bir yola sapıyor. Orası da olmuyor. Duruyor, nefes alıyor, kurulanıyor. İnancım tam karıncaya, çıkacak. Birkaç yol daha denedikten sonra, sonunda çıkışı buluyor. O kadar mutlu ki, taa buralarda gülüşü duyuluyor. Yürüyor ve yoluna devam ediyor. Daha emin, rahat ve yavaş adımlarla…

Başımı kaldırıyorum. Ellerime bakıyorum. Bir sarı yaprak ve bir parça bez. Karıncaya verdiği dersten ötürü teşekkür ediyor ve bir dahaki görüşmemizde, yani Divan-ı Kübra’dan sonra, sohbetimize devam edeceğimize dair ümitlerimi bildirerek ayağa kalkıyorum. Öyleyse diyorum, bir çıkış mutlaka var. Fakat şimdi ‘ben’ göremiyor(um).

Bir anons geliyor: Sayın yolcularımız, iftar vakti! Otobüsün camından bakıyorum, bozkırın orta yeri. Köylüler görünmüyor. İftar için çekilmiş olacaklar. Âraf diyarındaki yolculuk biraz terletmiş. Tekrar dönüşümde, tatlı bir huzur içimde. Bir bardak su ve bir hurma alıyorum. İmsâktan bu yana bir hayli kavrulan dudağımın, vuslat vakti. Karıncayı hatırlıyorum. Göz kırpıyor sanki dudağım suya vuslat ederken ve fısıldıyor; ‘İmsakların iftarları, iftarların imsakları var. Kavrulmak ne hoş iftardan imsaka…’


Karınca zahirim oluyor bir inşirah nidada. Ramazan Ayınız hayırlar olsun dostlar.

Simurg: Kendi küllerinden yeniden doğmak