Toprak Sergen: Halikarnas Balıkçısı’nın manevi torunu

Toprak Sergen’in en sevdiği kelime olan “Toprak”ın kokusu bizde ister istemez doğaya ve hayvanlara olan aşkı çağrıştırıyor…

Toprak Sergen röportaj indigo dergisi

Röportaj: Toprak Sergen

Yeterince hırs ve çok çok az denebilecek bir uyku ile yaşama nasıl sarıldığınızı, onunla bütünleşip onun için neler yaptığınızı- yapabileceğinizi bizim için dillendirebilir misiniz? “Serseri gezginlik hakkı”nı kullanmalarının size geri dönüşlerinin tadı nasıl?

Toprak Sergen: Halikarnas Balıkçısı ben minicik bir bebekken beni ”manevi torunu” saymış. Bununla gurur duyuyorum.  Şadan Gökovalı’ya söylediği bir laf var, ona diyor ki: “Dinlenmek; bir kenarda oturup bir şeyini büyütmek değildir, dinlenmek başka bir iş yapmaktır” Bence çok haklı. Serseri gezginlik hakkı… Evet. O da Orhan Veli’den biliyorsun. Dalgacı Mahmut’ta diyor ki:

“… Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne halt edeceğimi bilemem.” Hakikaten öyle. O insana bambaşka bir bakış açısı sağlayabiliyor. Öbür türlü “Another Brick In The Wall –duvarda öylesine duran, atıl bir tuğla- oluyorsun. Ona da hiç gerek yok.

Toprak Sergen

Tema Vakfı ile ilgili projeleriniz yaşıyor mu?

Toprak Sergen: Tema’da durum süper. Gurur duyuyorum onlarla. Teşekkür ediyorum. Adımın içinde olması benim için harika bir duygu. İki dedeye de -Hayrettin ve Nihat dedeye de- çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Seksen yaşının üzerindeki insanların bu kadar çok insanı organize edebilmesi akıl alır gibi değil. Ve hiçbir şekilde medya, magazin, basın desteği olmadan… Ben gönüllü olarak içindeyim. Yine çok büyük bir şans ki “Tema Gönüllüleri”nin bir araya geldiği bu yılki Tema toplantısının hem tanıtım filmini konuştum, hem ekibin içinde oldum hem de elimden geldiğince ben de bir şeyler yapmaya çalıştım. Sadece Tema değil, aynı zamanda Greenpeace, Çevko, WWF, İstanbul Kültür Sanat Vakfı,ve adını hatırlayamadığım/ sayamadığım pek çok grupla- oluşumla beraber olmak bence çok güzel bir duygu. Hepsine binlerce kere teşekkür ederim. Beni, bir ekip olarak da bizi düşünmeleri çok güzel bir şey.

“Reyting ölçüm cihazıyla olmuyor bu işler.”

Yumuşak ve renkli dokunuşlu, degrade geçişli ses tonunu “hersey.tv.tr”den dinleyebiliyoruz. Peki ya internetten mahrum olanlara, dizilerde gözleri sizi arayanlara neler söylemek istersiniz? Bu sistem çökene,  90 dakikalık diziler yeni bir sisteme entegre olana dek beklesinler mi?

Toprak Sergen: “Yumuşak ve renkli dokunuşlu, degrade geçişli ses tonu” tabiri süper bu arada. Hakikaten tebrik ederim. Bu arada “hersey.tv.tr”nin açılımı da şu: Televizyonda göremeyeceğin Türk kafası her şey. Dizilerde, televizyonda beni görmek isteyen çok sayıda insan var. Evet, teşekkür ederim ama bu hakikaten şuna benziyor; bu ekiple yapılan bir şey ve ekip iyi olmadan senin kendi şovun, sadece egonu tatmin eder. Bir de parametrelerin başkalarının elinde olduğu oyuncaklar olmaktan hoşlanmıyorum ben. Çünkü biz sahaya çıkan oyuncular olarak görünüyoruz çok doğal olarak.

Bir dizinin başarısı, başarısızlığı oyuncuların adıyla geçiyor. Oysa ki; hakem var, Türkiye Futbol Federasyonu var, FIFA var, alttan alta çok fazla oyun var. Yanısıra çok net de gerçekler var. Dünya üzerinde 90 dakikalık dizi yok, bizde 120 dakikalık bile var. Sıkıldı insanlar kardeşim, sıkıldı. Tabi ki aralarında başarılı olanları da var; bugüne dek hep oldu, hep olacak. İlk beş dediğimiz şey, bir dönem yirmi- yirmi beş dizi arasında ilk beşti ve kaldırıyordu. -Saturasyon- doygunluk- dediğimiz şey.- Ama şu anda yüz elli tane dizi arasında beşi bir yere gidiyorsa yazık edilmiş bir şeyler var, insanları kandırma var.

Reyting ölçüm cihazıyla olmuyor bu işler. Nasıl sağlıklı bir ölçüm olabilir? İnternet üzerinden göstersenize kendinizi, gösteremezsiniz. Bu yalanlarla işleyen sistem elbet inandırıcılığını kaybedecek. “Kral çıplak” diye bağıran krallar komik ki haklı duruma düşüyorlar. Buna kanmayan  insan da çok elbet. Biz bunu kanıtladık. Sadece Facebook’ta bir milyonu aşkın insan tarafından takip ediliyoruz. Bunun için “hersey.tv.tr” platformuna teşekkür ederim. Hani olamazdı? Olabiliyormuş işte.

Dansın kendisi kazansın!

Tangonun kişisel gelişiminize bir katkısı oldu mu? Tango, Salsa ve Flamenko kazansın mı? Hikaye mutlu sonla biter mi müzik eşliğinde, vücudun sihirli eliyle?

Toprak Sergen: Begüm umarım bu soruların hepsinin cevabını bende bulabilirsin. Gerçekten muhteşem sorular ve hakikaten benim bugüne dek gördüğüm en güzel sorular. Tekrar tebrik ederim.

Toprak Sergen: Halikarnas Balıkçısı'nın Manevi Torunu

Teşekkür ederim Toprak…

Toprak Sergen: Hımmm. Tango! Tangoya herhalde en büyük haksızlık, birilerinin standart şu lafı etmesiyle oluşmuş: “Tango tutkunun dansıdır.” Alakası yok. Tango her şeyin dansıdır. Tango, Salsa ve Flamenko tabi ki kazansın, hepsi hep beraber kazansın. Yani sonuçta dansın kendisi kazansın, iyisi kazansın. Sporun kendisi kazansın, iyisi kazansın. Sağlıklı yaşamın kendisi kazansın, iyisi kazansın. Farklılık kazansın. “Hikaye mutlu sonla biter mi müzik eşliğinde, vücudun sihirli eliyle?” diye sormuştun. Salsa’da kesin iyi biter ama Tango’da ne olacağı hiç belli olmaz (Munzur bir gülümseme ve enerjik bir ses ile). Flamenko’da da öyle. O yüzden muhteşem. Masaya oturduğunda kaybetme mutluluğuyla kalkamıyorsan zaten bir anlamı yok ki.

Engin kardeşimize ve nicelerine selam! Engelsizler ile ilgili projelerinizin, kendilerini sizin aracılığınızla özgürce dillendirmelerinin size olan katkılarını bizimle paylaşır mısınız?

Toprak Sergen: Çok teşekkürler Begüm bu konuya da değindiğin için. Engin kardeşimiz gibi nice kardeşlerimiz var. Türkiye’de engelli sayısı %15’lerde. ( Burada vurgu koyuca, ağzı doluca bir %15’de elbet ve bazen vurgu yaparken tam da o nokta ibadet yeri. Toprak da aynen vurguluyor o noktayı tüm enerjisiyle.) Dolayısıyla devlet diyor ki, her yedi kişiden biri herhangi bir şirkette bulunmak durumunda. Uygulanıyor mu? Yok, o da uygulanmıyor.  Biz bunu uyguladığımız için, daha doğrusu bunu uygulamak durumunda olmadan, bu mantığa katılarak bunu uyguladığımız için çok mutluyum.

Engin zaten anlatması gerekeni anlatıyor. Yani vücudunun yarısı olmayan bir insan her gün yaklaşık 2 dakikalık iki tane parçacık videoyu alıp, konuşup, düşünüp, üstüne bir şey kurup, ondan sonra üstüne internete yükleyebiliyorsa ne yazık ki geriye kalan insanların bir kısmının kendine dönüp bakması gerekiyor. Neymiş, ay işte ben çok şey yaptım, çok sıkıldım, bu nerden şey yapılıyordu vs vs. demekle olmuyor işte. Öyle olanlar olduğu yerde kalakalıyor. Kategorize etmek bir yana; engelli olan, olmayan herkes bizimle paylaşabilir. Adı üstünde: “her şey”. İş ki doğru, düzgün, dürüst ve net olsun. Biraz da eğlenceli olmalı tabi. O da bizim tarzımız sen de biliyorsun ki.

My way or the highway

Sporsuz bir hayat düşünebiliyor musun? Spor yapmayan insanlar neler kaçırıyor olabilir?

Toprak Sergen: Soruların her biri sistemin nirengi noktaları aslında. Tabi ki sporsuz bir hayat düşünemiyorum. Çünkü spor yaparsan eğer ekstra hiçbir sıkıntı yaşamadan kendini mutlu hissetme hakkına sahipsin. Çünkü vücut dopamin salgılıyor. İnsanlar spor salonlarına gidiyormuş gibi yapabiliyor. Gidiyor ama hamama, saunaya mesela. Düzenli antreman yapamamasını iş yoğunluğuna bağlıyor. O bebeğim! Barack Obama senden daha az mı yoğun ki her gün antreman yapıyor? Bu sadece örneklerden biri. Böyle bir çok örnek var ama bahane olarak buna sığınmıyor. Sonuç? Ne diyor Atatürk: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” Hakikaten öyle. Dahası yok.

Doğayla uyumlu olduğun zaman; hiçbir şey yapmana gerek yok…

Basit, sade, net, kararlı ve doğal bir hayat dikişi tutturmanızın sırrı nedir? İçinizdeki ‘seni’ nasıl koruyorsunuz doğana aykırılıklar denizinin kıyısında?

Toprak Sergen: Yine çok güzel bir tanımlama yapmışsın. Aslında hemen hemen tüm formlar yaşayabilmek için bu sistemi deniyorlar ve yürütüyorlar. Ancak öyle ayakta kalabiliyorlar. Özellikle birkaç yıldır arz- talep dengesi sıkıntısı iyice ayyuka çıkmış durumda her konuda. İster mühendis ol, ister sunucu ol, ister spiker ol, ister sporcu ol, ne olursan ol. Çok fazla arz ve çok az talep kaldı geride. (Toprak her sözcüğü oynayarak, o kelimenin anlamıyla özdeşleşerek seslendirirken farklı tat veriyor tabi. İtiraf etmeliyim.) Dolayısıyla senin de yine tam üstüne basmış olduğun gibi basit, sade, net, kararlı ve özellikle de doğal. Çünkü doğal olduğun zaman, doğayla uyumlu olduğun zaman; hiçbir şey yapmana gerek yok, doğa sana ne yapman gerektiğini anlatıyor zaten.

Yani “bekleme, önce göster, gösterdikten sonra sana gelir” modunda bir çok örneği var doğanın. “İçindeki seni nasıl koruyorsun doğana aykırılıklar denizinin kıyısında?” diye sormuşsun. Aynen. Yani, “My way or the highway”. Kırılırlar, gücenirler, acaba şimdi ne düşünürler diye diye insanlar kendileri olmaktan çıkıyorlar. Ve sürekli “Kıyakçılığın sonu ayakçılıktır”a takılıyor ayağı ne yazık ki ama gerek yok. Çünkü kendi adıma şunu da biliyorum: Hakikaten taşın üzerinde de yatarım- sıkar biraz ama yaparım-, peynir ekmek de yerim. Hakikaten çok mutlu da olurum. Gördün mü arkadaş, vay, nerden nereye de demem. Böyle dertlerim olmadı hiçbir zaman. Çünkü Gandhi de dahil olmak üzere pek çok insanın hiçbir şeye ihtiyacı olmadan yaşabileceğini de çok iyi biliyorum. Bir gün oturuyoruz işte: Ben, Gandhi, Kadir İnanır filan.  Dolayısıyla hiç problem yok bu konuda. Ben buradayım. Doğanın içindeyim.

“Günde 8-10 saat çalışıyorum”

Canlı yayın enerjisi tadı geliyor yapıp ettiklerinizden, çekip izlettiklerinizden. Bir ekip olarak nasıl bir ışıksınız ki siz?

Toprak Sergen: Eveet ekiip. Ekip olmadan mümkün değil. Bunlar böyle çok dile pelesenk olmuş laflar gibi gelebilir ama gerçekten öyle, uygulamak önemli. Biz 18 aydır her gün 50 ayrı köşe yayını yaparak sadece Facebook’ta bir milyonun üstünde kişi ve twitterda üç yüz bine yakın takipçiye ulaşmaya ve onlara yetişmeye çabalıyoruz; kolay değil bir ekip olmadan, matematiksek olarak ise mümkün değil. Biz bu son dönemimizde, ekiple birlikte kendi aramızda konuştuğumuzda sıkça “mükemmellik” sözcüğünü kullanıyoruz. Denemiyoruz. Mükemmel olmak için gereken her şeyi yapıyoruz. Çünkü artık birbirimizi de tanıyoruz ve 18 aydır bu tekne gidiyor, yolda…

Gurur duyulacak bir şey ki, ben en az bir 18 ay daha olduğunu düşünüyorum. Ben en az günde 8-10 saat çalışıyorum. Ekipte Türkiye’nin dört bir yanından insan var. Skype üzerinden hareket ediyoruz. Bu harika bir şey. Çok iyi enerjileri var ve harika şeyler üretiyorlar. Benim dediğim olacak diyen kimse yok. Ekibimizde 12 yaşında biri var. Yanı sıra yaşını bilmediğimiz, yılın antrenörü Erol Uğur var. Arkadaşlarım hakikaten olağanüstü. Mükemmeli test ediyorlar, bunun için buradalar. Hepsini tebrik ediyorum.

“Neden hala sadece birine o kadar anlam yüklüyoruz ki?”

Evlilikte “Sonsuza dek” kodlaması bozulsa, bunu düşünür müydünüz?

Toprak Sergen: Dünya üzerinde 7 milyar insan var ve bunun yarısından fazlası senin gibi güzel cins-i latifler. Niye hala sadece ”biri”ne o kadar anlam yüklüyoruz ki… Yani kimse bulunmaz Hint kumaşı değil. Buna ben de dahilim tabii. Sonsuzluk değil de bambaşka bir güzellik. Olacak olan zaten bir şekilde olur. Biri seni öyle etkiler ki uzun zaman etkisi, izi kalır. Belki ömrün boyunca unutamazsın. Bence güzel olan bu. Geri kalanı yalnızca bir Thomas Moore ütopyası.

Köpek balığıyla yüzmüş bir insan olarak kim tutar sizi? Nasıl bir duygudur onlarla dans etmek?

Toprak Sergen: Evet evet, harika bir duygu. Hayvanların hepsi birbirinden şahane. Tayland’da bir yere gitmiştim. Yanımda Chicago’dan gelen zenci bir abi vardı. Çok viski içmiş, gözleri kaymış. O sırada da dışarıdan içeri bir fil girdi, yanında da bakıcısı var. Öyle dolanıyor insanların arasında. Biz de acura benzeyen bir şey var, ona veriyoruz, hortumuyla alıp şirince bakıyor. Yanımdaki de uyukladığından fil benim yanıma geldi tatlı tatlı bakarak. O sırada zenci abi gözünü açtı ve olaya bakakaldı. Biz hayvansever falan değiliz ne yazık ki. Çoğu zaman bizim hayvanseverlik dediğimiz şey; mesela ‘kediseverlik’ ya da ‘köpekseverlik’. Sirklerde insanların hayvanlara elleriyle ayaklarıyla giriştiğini düşünüyorum ben. Dayanılacak şey değil. Onun için elimden geldiğince onlarla muhabbetteyim. Bir martıyla olan elli dakikalık yakınlığımda onun her şeyi ne kadar net anlayabildiğini gördüm. Sadece biz insanlar anlamak istemiyoruz.

“Sanat her şeyi değiştirecektir…”

Sihirli bir değneğiniz olsa ne yapardınız? Ay ışığına neler saklamak isterdiniz?


Toprak Sergen: Harikulade bir soru. Ay ışığına bir şey saklamak değil, oraya gitmeyi tercih ediyorum. Gerçekleşeceğinden eminim günün birinde. Sihirli değnek, al sana sihirli değnek. (Bana gösterdiği değnek, gelen koku: müzik kokusu.) Arşe de bir değnek. Bizim yayınımız ilk günümüzde “Noviembre” ile başlamıştı. “Sanat her şeyi değiştirecektir” modunda, çok sanat kokan bir program oldu -Can Yücel’den sonra şimdi de Toprak Sergen ile birlikteyiz tadında-.

Toprak Sergen: Halikarnas Balıkçısı'nın Manevi Torunu

Evet, sanat sihirli bir değnek; güzel ve eğlenceli bir şey. İnsanlar keşke korkmasa, keşke bulduğuyla yetinmese. Keşke doğaya, canlılara zarar vermektense kendileri olup, kendilerini geliştirmeye çabalasalar. Kıskanmasalar, haset etmeseler, iyi enerji içinde olsalar, mutlaka spor yapsalar, kesinlikle dans etseler, hayatta hep kendi sevdikleri şeyleri yapsalar ve başarılı insanları da takdir edebilmeyi öğrenebilseler. Herkes kendi kapısının önünü temizleyebilse zaten her yer tertemiz olur. Herkes aynı modda değil, olmak da zorunda değil. Biz kendi adımıza mükemmeli yapmaya çalışalım, evren zaten sonucunu getirir. İşte bizim sihirli değneğimiz!

Bu söyleşinin bende yarattığı etki topraktan gelen o mis koku gibiydi. İşte biz bir masal denizinde gerçeği böyle dillendirdik.


Bedri Baykam: Vizyoner bir olgu (özel röportaj)