Bilgi İçselleşmemişse Bir Hiçtir (4)

Her şeyin başında bir “sen var ve bir Tanrı”… ve sen ondan çok uzaktasın. Cidden böyle mi yoksa bana böyle mi öğretildi bu?

Bilgi İçselleşmemişse Bir Hiçtir (4)

Geçen ay elma üzerinden konuştuk, elmayı yedik, elmayı yiyip iyi-doğru ayırt etme gücünden bahsettik, elmayı hazmettiğimize değindik vs…

Pekala elma demişken onu yemeyi yasaklayan biri daha vardı değil mi? Kimdi o? Evet, Tanrı.

Hazır bilgi demişiz, O’na ulaşmak veya O’nunla birşey yapmak, O’nu yaşamak, O’nun nurundan yararlanmak… Hatta O’nu aşmak belki de. Tanrı hep böyle hayatımızın bir yerinde, hedeflerimizde bir yer almıştır değil mi?

Kimisi ondan uzaklaşmıştır, kimisi yok saymıştır, kimisi varlığını kabul etmiştir, kimisi varlığını tapınma sebebi saymıştır, vs…

Biraz da tanrıyı irdeleyelim mi bilgiyi içselleştirme konusunda?

Mesela çeşitli inanç yollarına göre tanrı tanımlamaları mevcuttur: Derler ki “Tanrı diye bir şey yoktur”, belki doğrudur. “Tanrı bize nurundan bir parça üflemiştir” belki. “Kendisinden bir parçayız”, belki.

“Aslında hepimiz birer tanrıyızdır ve birleştiğimizde esas Tanrı’yı oluşturuyoruz”, belki. “Aslında tek bir Tanrı vardır ve biz O’nun birer emsaliyizdir”, belki.

Aslında belki de “her şey”den bir şey çıkacak olursa kaybolabilecek denli hassas bir Tanrı vardır, belki. Aslında belki “görebildiğimiz, algılayabildiğimiz her şey” Tanrı’dır, belki.

Görünenin yanında görünmeyenler de vardır ve onlar da Tanrı’dır, belki. Aslında bazı kavramların bütününe verdiğimiz bir sıfattır, belki. Belki şah damarımızdan bile yakındır, belki de fersah fersah bizden uzaktır.

Pekala bu kadar “belki” nin arasında en dikkat çekici şeylerden biri nedir: Tanrının bizimle eş olmaması.

Tanrı’yı bizimle eş görmüyoruz; Tanrı’yı bizden üstün görüyoruzdur, O’nu yok sayıyoruzdur, belki de Tanrı’yı bizden aşağı görüyoruzdur… Ama sonuç itibariyle eş görmüyoruz.

“Yaratıcı” diyoruz, “Yaratan” diyoruz, “Kadir” diyoruz, “Her şeye müktedir” diyoruz, o diyoruz, bu diyoruz… Ancak bizimle eş görmüyoruz.

Buna kabaca okuduğum bir kitapta şöyle değinilmişti (Tanrı ile Sohbetler serisi), “İyi bir şey yaptığınızda melek olduğunuzu söylüyorsunuz, kötü bir şey yaptığınızda şeytan sıfatı kullanıyorsunuz, medeniyetinize uymayan bir şey yaptığınızda hayvanlığı uygun buluyorsunuz, ama kimse kendine Tanrılığı yakıştırmıyor. Neden?”

Kendimizi buna layık mı hissetmiyoruz? Buna korkuyor muyuz? Yoksa eğer buna erişilecek olursa bunun sorumluluğundan mı çekiniyoruz? Muhtemelen. Neden? Biraz kafa yoralım; neden böylesi bir sorumluluktan çekiniyor olabiliriz?

Şimdi bir adım geri çekilerek kendimizi bir yoklayalım. Biz bilmek istemiyor muyuz? Daha doğrusu bilgimizi içselleştirmek istemiyor muyuz kuru gürültü yerine?

Pekala biz mutlu olmayacak mıyız? Yaratmayacak mıyız? Vs…

Çünkü bilgi güçtür, güç de sorumluluk ister.

Biz o sorumluluğu hissetmeye dair zeki yaratıklarız, ayrıca o sorumluluğun bizim bohemliğimizi bozabileceğini öngörecek(!) denli bir analiz kabiliyetine de sahibiz. Sonrasındaki mutluluk bilmediğimiz, emin olmadığımız, varsaydığımız bir şey, ama getireceği yüksek sorumluluklardan ise bilinçli ya da bilinçsiz gayet eminiz. Bu sebeple de zihnimiz bizi korumak için diyor ki “Sen Tanrı’dan çok uzaksın.”

Her şeyin başında bir “sen” ve bir “Tanrı” var.

Ve sen Tanrı’dan çok uzaksın!

Ve biz bohemliğimiz ile bilgi arasında seçim yapıyoruz. Neticede kumar masasından rahatımızı alıyoruz ve kalkıyoruz.

Risk almıyoruz, rölansı bile tercih etmiyoruz. Çünkü bildiklerimizin rahatlığı, bilmediğimizin korkusundan daha yakın geliyor, daha tercih edilebilir.

Pekala, madem sorumluluktan kaçıyoruz özet bakılacak olursa, nasıl tekrar bu sorumluluğu alabiliriz?

Benim bu soruya kendim adıma verdiğim cevap, “Her neye, ne şekilde inanıyor ya da inanmıyor olursak olalım, hayatımızın sorumluluğunu kendi üzerimize almalıyız!” şeklinde çıktı.

Çünkü ha şifa eğitimleri, inisiyasyonlar almışım, ancak bunu kendime uyarlamak bir yana, şifacı olduğunu iddia edenleri seyredip hayranlık hissetmişim, ha “bu onun yüzünden oldu, şu filancanın bilmem nesinden ötürü engelleniyor” demişim, ha “ben Allah’ın sevmediği kullardanım” demişim.

Bildiklerimizi hayatımızda göremezsek, onlar içsel olmayacaklar, içselleşmeyeceklerdir. İçselleşmemiş bilgi de bize bilme ihtiyacını karşılamamıza izin vermeyecektir. Bilmeye neden ihtiyacımız var?


Bu sorularımın cevaplarını dürüstçe vermezsem bir kul kalmaya devam ederim, üstelik de Allah’ın sevmediği bir kul.

Allah demişken, cidden O’ndan o kadar uzak mıyım? Yoksa bana mı böyle öğretildi? Yoksa bundan da mı başka bir şey söz konusu?

Mutlu günler dilerim.


‘Bilgi’ İçselleşmemişse Bir Hiçtir (3)