Ve insan

Kafası büyük, sarışın, burnu sivri, şişman, boyu uzun, kulakları küçük, gözleri kahverengi, esmer…

ve insan
Fotoğraflar: Tolga Hurhun

Sokağa çıkın ve etrafınıza şöyle bir bakın. Ne görüyorsunuz? Ben birbirinden farklı insanlar görüyorum. Yüzü, fiziği, giyimi, sesi, düşüncesi ve daha bir çok yönden farklı insanlar. Bu kadar çeşitlilik nereden geliyor. Aslında bu soruyu daha çocukken sormuştum kendi kendime: Nasıl bütün insanların yüzü birbirinden farklı olabiliyor? Malum çocuklar meraklı olur. Anlam vermeye çalışırlar etraflarındaki dünyaya. Ben de sokağa çıkar, bir köşeye oturup gelip geçen insanları izlerdim. Kendimce gruplamaya çalışırdım. Ortak noktalar bulmaya uğraşırdım. Kafası büyük, sarışın, burnu sivri, şişman, boyu uzun, kulakları küçük, gözleri kahverengi, esmer… Ama içinden çıkılacak gibi değildi. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlayamazdım o zamanlar.

Çocukken anlamadığın bir şey olduğunda yapacağın ilk iş anne ve babana sormaktır. Ben de öyle yaptım. Cevabı anlaması benim için zor oldu: ‘Allah herkesi özel yaratmış oğlum.’ Tamam dünyayı, bizleri yaratan Allah’tı. Ama nasıl olmuştu? Bir açıklaması olmalıydı. Bu açıklama için biraz büyümem gerekiyordu. Ama daha önce çizgi filmler girdi hayatıma. Olağan üstü şeyler yapan süper kahramanları izlerken acaba tüm bunlar gerçek olabilir mi diye düşünmüşümdür pek çok kez. Bazıları aynı benim gibi normal bir insanken bilimsel bir kaza sonucu süper kahramana dönüşmüştü. Mutasyon, radyasyon, genler daha o zamanlar girmişti dünyama.

Uzayla tanışmam yine çizgi filmler üzerinden olmuştur. Başka galaksilerde başka gezegenlerin olabileceği düşüncesi de o zamanlar düşmüştü aklıma. Zaten çocukken sonsuz uzayda göreve çıkan bir uzay gemisinde olmayı kim hayal etmemiştir ki. Ama biraz oyun gibiydi tüm bu düşünceler. Zaten büyükler hiç böyle şeylerden konuşmuyorlardı. Gerçek hayatla bağdaştıramayınca mümkün olabileceği düşüncesi zayıf kalıyordu. Bu durum benden yaşça büyük kuzenlerimin odaya kapanıp ne yaptıklarını çözünce değişti. Aileler bir araya geldiğinde, büyük kuzenlerim bir odaya girer, kapıyı kilitleyip saatlerce dışarı çıkmazlardı. Ben küçük olduğum için beni almazlardı içeri. Ne kadar ağlasam bağırsam da bir şey söylemezlerdi. Tek söyledikleri şey: ‘Sen korkarsın. Bak rüyana girer sonra.’ Ben de kapının arkasından dinleyip anahtar deliğinden bakardım. Hararetli bir tartışmanın sesi, etrafa saçılmış dergiler ve kitaplar vardı. Ama hiçbir şey anlayamıyordum. Bir gün, o kadar çok bağırmıştım ki bütün evi başıma topladım. Ne yaptıklarını annemler de merak etmeye başlayınca açıklama yapmak zorunda kalmamak için beni de içeri aldılar. Baya heyecanlanmıştım. Artık neler döndüğünü öğrenecektim.

Okumayı bilmesem de elime bir dergi alıp resimlerine bakmaya başladım. Ortama ayak uydurmam gerekiyordu. Bir yandan da ne konuştuklarını anlamaya çalıştım. Sürekli bir kazadan bahsediyorlardı. Bu, dünyaya düşen bir uzay gemisiydi. O an hayrete düşmüştüm: ‘Çizgi filmlerde izlediğim her şey gerçekti!’ Gemi ve içindeki uzaylının alınıp gizli bir yerde incelendiğini ve kimseye bundan bahsedilmediğini söylediler. Birileri kimsenin öğrenmesini istemiyormuş. Soru sormaya çalıştım ama bana davetsiz bir misafir gibi davrandılar: ‘Sadece oturup dinle ve soru sorma. Yoksa bir daha seni odaya almayız ona göre.’ Olay çizgi filmlerdeki gibi açık değildi. Tam anlayamamıştım. Ama bu olay insanlara bakışımı değiştirmişti. Sokakta gördüklerimin dışında, çok farklı görünen, uzaklarda yaşayan başka insanlar da var diye düşünmüştüm. Onların nasıl var olduğu ve nasıl göründükleri gibi yeni sorular da aklıma gelmişti.

Çocukken dünyada veya uzayda başka bir gezegende yaşayanların hepsini insan olarak görmüştüm. Sadece farklıydılar. İnsanların nasıl farklı olabildiğine dair sorum artık galaksileri aşmış başka gezegenleri de içine alıyordu.

Biraz daha büyüyünce bilimle tanıştım. Doğal olaylar, dünya, hayvanlar, bitkiler, bedenimiz, hücrelerimiz, DNA, gen derken her insanın neden farklı bir görünüşe sahip olduğunu anlamaya başlamıştım. Ama bu sefer de insanları ayıran, farklı gruplara bölünmelerine neden olan başka şeylerin var olduğunu öğrendim. Dil, din, ırk, inanç, milliyet, görüş… Bazılarının neden olduğu kutuplaşma o kadar keskindi ki milyonlarca insanın ölümüne neden olan savaşlar çıkmıştı. Geçmişten günümüze yaşanan ayrımlar ve sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılan insanlar. Bazı şeyleri yaşınız büyüse de anlamanız mümkün olmuyor ne yazık ki.

Artık dünyayı keşfettiğimizi, üzerinde yaşayan insanları tanıdığımızı söyleyebiliriz. Bilmediğimiz yaşam tarzı olmadığını düşünebiliriz. Evet ama yanılmış oluruz. Başka gezegenlerdeki hayatı merak ederken kendi dünyamızdaki yaşayanları göz ardı mı ettik yoksa.

Teknede doğup hayatı boyunca teknede yaşayan ve karaya neredeyse hiç ayak basmayan insanlar var. Bu insanlar, her hangi bir ulusa bağlı değil, para kullanmıyorlar. Sadece yakıt ve bazı ihtiyaçları için kıyıya uğrayıp, bunları da denizden elde ettikleri ürünlerle takas ederek alıyorlar. Denizin ortasında kendilerine yaşam inşa etmiş bu insanlar, denizle sıra dışı bir ilişki kurmuşlar. Bu ilişki bu kadarla da sınırlı değil. Bu toplulukta, suyun altında tıpkı suyun üstünde olduğu gibi kendini rahat hisseden avcılar mevcut. Nefes kesen yetenekleri sayesinde normal bir insanın yapabileceklerinin çok ötesine ulaşmışlar. 20 metreye kadar ağırlık takmadan dalabilen ve dipte rahatça yürüyüp avlanan bu insanlar, 5 dakikaya kadar su altında kalabiliyorlar.

Dünyanın tepesindeki yaşamı hiç düşündünüz mü? Gezegendeki en ücra yerlerden birisi kuzey kutup dairesidir. Kışları tamamen donan bölgede geceler aylar boyunca sürer. Yenebilecek hiçbir bitkinin yetişmediği bu bölgede hayatta kalmak son derece zordur. Buna rağmen bu bölgede 4 milyon insan yaşar. Hayatta kalmaları, tehlikenin içinde yaşamalarının sonucu olarak edinilmiş tecrübe ve bilgiye bağlıdır. Bu imkansız şartlarda, insanların en iyi dostu kar köpekleridir. Onlar olmadan bir yere gitmek ölümcül olabilir. Buradaki toplumda sağlıklı ve güçlü kar köpeklerine sahip olmak en büyük imkan, babadan geride kalanlara bırakılacak en değerli mirastır. Bu çetin şartlarda sevdikleriniz için (buna kar köpekleri de dahil) yiyecek bulmak en zorlu iştir ve sevdiklerinize yiyeceğin en iyisini götürmeniz gerekir. Bunun için buzulların altında yaşayan bir canavarı, Grönland köpek balığını avlamalısınız.

Normal bir insanın ağırlığını 5 santimetrelik buz taşıyabilir. Bu bölgede buzun kalınlığı 1 metredir ve bir jumbo jeti taşıyabilir. Peşinde olduğumuz köpek balığı buzun altında derinlerde yaşar. Avlamak için, 800 metre derine oltanızı göndermelisiniz. Sonrasında başlayan bekleyiş, ipteki titreşimlerle biter. Ama ne yakaladığınızı görmek için ipi metrelerce, Empire State binasının iki katı bir derinlikten çekmeniz gerekir. Şansınız yaver giderse ortalama 4 metre uzunluğunda ve yarım tonluk bir av yakalarsınız. Bu ailenize ve sevgili köpeklerinize 2 hafta kadar yetecektir.

Vahşi ormanlarda erkekler cesur olmak zorunda. Kırk metrelik bir ağacın tepesindeki arı yuvasına hiç bir ekipman olmadan tırmanmak, arılar tarafından yüzlerce defa sokulmak hiç kolay değil. En ufak bir dikkatsizlik, düşmek ve kesin bir ölüm anlamına geliyor. Ama bu yararlı besini ailesine getirebilen erkekler toplumda büyük saygı görüyorlar. Daha da önemlisi ormanda başka bir yiyecekte bulunmayan özleri içeren bal, çocukların iyi beslenmesi için önemli. Bir baba için seve seve ve ölümüne girilen bir macera ya da yerine getirilen babalık görevi.

Ormanın içlerine doğru gidersek, daha derinlerde henüz keşfedilmemiş hala dış dünyayla bağlantı kurmamış kabilelerin yaşadığını biliyor muydunuz? Bu insanların dilleri ve yaşam tarzları hakkında çok az şey biliniyor. Ama bilinen bir gerçek var. O da son 50 yıl içinde dünyada bulunan tropikal ormanların yarısının kesildiği. Çoğu daha keşfedilmeden ne yazık ki beraberindeki hayvan ve bitki türleriyle ve hatta insan kültürleriyle birlikte yok oldu.

İnsanlar; yaşam tarzları, görünüşleri, inanışları, çevre şartları gibi etkenlerle farklılaşıp birbirlerini yabancı olarak görebiliyorlar. Oysa dünyanın her köşesinde kendimize yaşam kurmamızı sağlayan, olağan üstü uyum yeteneğimiz hepimizde ortak. Ne kadar farklı yaşasak da birbirimize saygı göstermek ve birbirimize uyum sağlamak durumundayız. Yüreklerimizi; hırs, açgözlülük ve nefretten arındırıp, sevgi ve hoşgörü ile doldurmalıyız. Yoksa acı çeken yine bizler olacak, benliğini hatta hayatlarını kaybedenler olacaktır.

[quote] Çok fazla düşünüyoruz ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa muhtacız. Zekadan çok iyilik ve anlayışa muhtacız. Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminden. [/quote]

Charlie Chaplin’in “Büyük Diktatör” filminde yaptığı, zamanının ötesine ulaşan final konuşması, insanlığa çağrı niteliğindedir. Savaşın yaklaştığını haber veren ve insanları sağduyulu olmaya davet eden film, 1938-1940 yılları arasında çekilmiştir. Bu zor döneme eleştiri getiren Charlie Chaplin, deha ve sanatının yanında cesaretini de gösteriyor.

Ve insan:

küçük çocuklar insan

iki çocuk insan

üç çocuk insan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

stuttgart sokak insan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kadın ve erkek insan

istanbul çamlıca insan

iskoç etek komik asker insan

çello grubu insan

bira festivali fotoğraf insan

istanbul stuttgart insan

mutlu insan

kapadokya insan

çocuklar ip atlıyor insan

çocuklar gibi şen insan

istanbul bebek insan

kızlar ve çocuk insan

 kucakta çocuk insan

giden bisiklet insan

öpüşme insan

sokak çalgıcıları insan

usa insan

insan

sokak şarkıcıları insan

erkek portre siyah beyaz insan

karlar düşer insan

uyuyan adam insan

stuttgart abant gölü insan

kır mera genç insan

bira festivali insan

tramvay istanbul balıkçı insan

şapka insan

viyana insan

at arabası insan

dondurma ve çocuk insan

insan

münih kadın genç insan

Fotoğraflar: Tolga Hurhun

 

[divider]

Notlar:

(1) Fotoğrafların çekildiği yerler:

Türkiye: İstanbul, Bolu/Abant, Marmaris, Nevşehir

Almanya: Stuttgart, Münih, Heidelberg, Esslingen, Tübingen, Regensburg

Hollanda: Amsterdam

Belçika: Brüksel

Avusturya: Viyana

Amerika: New York, Pittsburgh 

(2) Yazıda geçen; ormanlarda, kuzey kutup dairesinde ve denizde yaşayan insanlar, BBC’nin Human Planet (İnsan Gezegeni) belgeselinden esinlenilerek yazılmıştır.


(3) Fotoğraflarda yer alan herkese teşekkürler.

(4) Charlie Chaplin’in “Büyük Diktatör” filminde yaptığı final konuşmasının tam metnini aşağıda bulabilirsiniz:

Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. 
Bu benim işim değil. Kimseye hükmetmek ya da boyun eğdirmek istemiyorum. Elimden gelirse herkese yardım etmek isterim: Yahudi olan, olmayan, zenci veya beyaz… Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. İnsanların yapısı böyledir. Biz birbirimizin mutluluğu için yaşamak isteriz, kötülüğü için değil.
Birbirimizden nefret etmek ve hor görmek istemeyiz.
Bu dünyada herkese yetecek yer var ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.
Yaşam biçimimiz özgürce ve güzel olabilir, ama biz yolu yitirdik. Açgözlülük insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefretle kuşattı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı artırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok fazla düşünüyoruz ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa muhtacız. Zekadan çok iyilik ve anlayışa muhtacız. Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bu buluşların var oluş nedeni, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği oluşturmak ve hepimizin birleşmesini sağlamaktır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, acı çeken milyonlarca kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: “Umutsuzluğa kapılmayın.” Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur.
İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecek ve diktatörler ölecektir ve halktan aldıkları güç, yine halkın eline geçecektir.
Son insan ölene kadar özgürlük asla yok olmayacaktır.
Askerler! Kendinizi bu vahşilere teslim etmeyin. Sizleri hakir gören ve esir eden, hayatınızı yönetmeye çalışan, ne yapmanız, ne düşünmeniz, ne hissetmeniz gerektiğini size emredenlere; sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Bu doğa dışı adamlara, makine kafalı, makine kalpli bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makina değilsiniz! Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder. Sevilmeyenler ve doğaya aykırı olanlar.
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! 
St Luke’un incil’in on yedinci bölümünde şunlar yazılıdır: Cennet insanların içindedir. Tek bir insanın ya da bir zümrenin değil, tüm insanların içinde, sizin içinizdedir. Güce siz insanlar sahipsiniz. Makinaları yapacak güce, mutluluğu yaratacak güce… Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz.
Öyleyse, demokrasi adına haydi bu gücümüzü kullanalım. Haydi birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım, insanca bir dünya için.
Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvence sağlayacak bir dünya için savaşalım.
Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini özgürleştirirler ama halkı esarete mahkum ederler. Haydi, şimdi bu sözleri tutmak için savaşalım. Dünyayı özgürleştirmek için savaşalım, ulusal sınırları olmadan yaşayabilmek için, hırstan, nefretten, hoşgörüsüzlükten kendimizi arındırmak için, sağduyulu bir dünya için savaşalım.
Bilimin ve gelişmenin bütün insanlığa mutluluk getireceği bir dünya için savaşalım.
Askerler!
Demokrasi adına!
Birleşelim.