Aman Dikkat! Kışkırtılmayalım!

Toplumu birbirine karşı “kötü yönde” harekete geçiren her türlü girişimden vazgeçilmelidir. Kim olursak olalım, barış içinde yaşayamadığımız sürece insanoğlu mutlu olamayacaktır.

İnsanı insan yapan özellikler, üst düzey seviyede düşünmesini sağlayan zekâsı, vicdani yapısı, empati kurma yeteneği, konuşma yeteneği, somut ve soyut düşünme yeteneği gibi vasıflardır. Bu özellikleri kontrol edebilme yetisine sahip varlıklar olduğumuz halde, her tür kışkırtılmaya açık olduğumuzu gözlemlemek çok da zor değil.

Görsel ya da yazılı medyada veya internet ortamında kimi zaman sadece insanları tahrik etmek amaçlı, bazen de ticari bir amaç gütmek için yapılan paylaşımların enerjisine kapılarak kışkırtıldığımız bir gerçektir. (Bunun sebepleri belki diğer bir yazıda tartışılabilir.)

Bahsettiğim konu elbette ki tek bir açılımı ifade etmiyor. Spordan, yardımlaşmaya, hayvan haklarına, ülke ve şahıs güvenliğine, savaşa, barışa, şiddete, eğitime,  kadına, erkeğe, çocuğa, yaşlıya, doğaya, yaşama, ölüme, aşka ya da aklınıza ne gelirse bu konunun içinde mevcuttur. Kısacası bu konu çok geniş bir kapsamı içeriyor.

Peki, kışkırtılmanın getirisi nedir?

Kışkırtıldığımızda “şiddet” denilen olgunun gelişmeye çok açık olduğuna dair kaçınılmaz gerçeğidir. Şiddetin açıklaması ise; güç ve baskı uygulayarak canlıların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür.

Kışkırtmak ne demektir?

En basit ifadeler ile şöyle denilebilir: “Kötü bir iş yapılması için harekete geçirmek.” Gördüğünüz gibi bu açılım bile tek başına ürpertici.

Yukarıda saydığım maddelerin her birinde yeterince şiddet yaşanıyor. Çoğu zaman kışkırtılmadan bile şiddet yaşanabilirken, kışkırtıldığımızda yaşanacak öfkenin, şiddetin boyutu düşündürücüdür.

Öfke nedir bir bakalım!

Canlıların bir tehdit ya da hakaret karşısında sergiledikleri düşmanlık duygusudur. Öfke, doğru ifade edildiğinde doğal bir duygu olarak biliniyor. Önemli olan şey, kontrolden çıkıp yıkıcı hale gelmeden bununla başa çıkabilmektir. Nasıl kontrol edilir derseniz, çoğu görüşe göre “ dur, düşün, duygularını kontrol et, davran” tekniği en iyi yöntemdir.

Şimdi sadede gelelim. Sonuçta bu duyguların hepsi kötü duygular mı? EVET!

Toplumu birbirine karşı “kötü yönde” harekete geçiren her türlü girişimimden vazgeçilmelidir. Kim olursak olalım, barış içinde yaşayamadığımız sürece insanoğlu mutlu olamayacaktır.

Dünya var olduğu sürece, sorun denilen olgu daima var olacaktır. Dünya yüzeyinde yaşayan 6.973.738.433  (2011 yılı Kaynak: Dünya Bankası) adet insanın her birinin 1.000 farklı konu hakkında farklı düşüncelere sahip olma olasılığı çok yüksektir. Bunu düşünecek olursak herkesin kendi adaletini sergilemesi, yaşadığımız gezegenin artık yaşanılacak bir tarafının kalmaması demektir.

Elbette ki sorunun olduğu her yerde düşünülmesi gereken ilk şey; çare olmalıdır.  Önemli olan şey; düşünülen çarelerin doğruluk oranıdır. Kime göre doğru olduğundan ziyade, gerçeğin doğrusunu bulmaktır.

Örneğin:

[quote]Spor daima centilmenlik isteyen, yardımlaşma daima mutlak gereken, savaş ve şiddet istenilmeyen olgular olarak kalacaktır.[/quote]

[quote]Aşk her varlığa duyulması gereken, doğa ebediyen korunması gereken, insan da, vasıflarını koruması gereken bir canlı olarak kalacaktır.[/quote]

[quote]Türk Cumhuriyetinin en esaslı prensiplerinden biri olan ‘Yurtta barış, dünyada barış’ gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve ilerlemesinden en esaslı etken olsa gerektir. Buna elimizden geldiği kadar hizmet etmiş ve etmekte bulunmuş olmak bizim için övünülecek bir harekettir.  Mustafa Kemal Atatürk (1933)[/quote]

Her tür kışkırtılmadan uzak durulması, BARIŞ içinde yaşayabilmek ve gelecek nesillere barış dolu bir dünya bırakabilmek dileğiyle.

Dostluk, barış ve sevgiyle kalın…

Tarih: 07 Haziran 2013 | Yazar: Serpil Çavuşoğlu | Kategori: Sayı: 93

Önceki yazıAramızı ağacın görünmeyen dalları mı açıyor?
Sonraki yazıHalkın Uyanışı: Zulme Karşı Direniş
1973 İstanbul doğumluyum. Çalışma ve ilgi alanlarımı sınırlamam pek mümkün değildir. Kimi zaman kalemim bana sırdaş olmuş, kimi zaman toplumun faydasına olan cümleleri dökmüş, kimi zaman da toplumun yaralarına dokunarak dile gelmiştir. Kalemi kullanırken en keyif aldığım taraf ise "sessizin sesi" olabilmektir. Yeri geldiğinde bir taşın sesi, yeri geldiğinde bir kedinin serzenişi, yeri geldiğinde konuşamayan engelli bir çocuğun dili, yeri geldiğinde ise bir saç örgüsünü dile getirebilmek en keyif aldığım şeylerden biridir. Hayatın her alanında gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bağımlılık ile mücadele, kadın ve çocuk istismarına karşı destek, eğitime katkı amaçlı kütüphanaler kurulması, yardımlaşma derneklerinde faaliyetler, tüketicinin her tür hakkı (sağlık, hukuk...) üzerine destek çalışmaları, kültür sanat projelerine koçluk, danışmanlık, tutuklu çocukların topluma kazandırılması amaçlı eğitim organizasyonları, kan bağısı, organ bağışı, ilik bağışı üzerine organizasyonlarda koordinatörlük, özel eğitim öğretmeni olmam sebebiyle engelli çocuklarımızın ailelerine danışmanlık, okullarda çocuklarımızın yardımlaşma güdüsünü pekiştirme amaçlı seminerler ve sayamayacağım daha pek çok alanda, neredeyse hiç durmadan yıllardır gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bu alanlarda hakkıyla faaliyet gösteren kurumların yanında bulunmanın yanısıra, mağdurların şahsen yanında istikrarla olabilmenin de güzelligini yaşayabilenlerdenim. Yönetiminde ya da genel kurulunda faaliyet gösterdiğim derneklerde doğru ekip çalışması ile "olmaz" denilenin aslında ne kadar kolaylıkla olabileceğini yaşayanlardanım. "Şunun uzmanıyım, bunun uzmanıyım" demek elbet güzel, ben direkt sahaya dalarak takım çalışmasına hızla uyum sağlayarak, iş ve zihin gücünü sergileyerek faydalı olmaktan keyif duyanlardanım. 1998 doğumlu dünya tatlısı, mutlu mu mutlu, sevimli mi sevimli, şamatacının teki olan zihinsel engelli Cansın adında bir oğulun annesiyim. Onun bana öğrettiklerinin arasında "sessizliği dinleyebilmek" en değerlilerinden biridir diyebilirim. İnsanoğlunun değer biçilemeyecek kadar değerli olan, ne kadar çok şeye sahip olduğunu unutmadan yaşamak ve bunu unutanlara da hatırlatabilmenin gururunu yıllardır şahsen yaşayanlardanım. Ailem olan İndigo'ya duyduğum sevgi, saygı ve sadakat 1 Ağustos 2011'de başladığım andan itibaren hiç bitmeden devam etmektedir. İndigo aileme ve siz okuyucularıma sonsuz sevgi, saygı ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Ben 1 Ağustos 2011'den beri: Yazdım, yazıyorum ve yazacağım! Çocukluğumdan beri insanlık için çalışmalar: Yaptım, yapıyorum ve yapacağım! Daima huzurla kalmanız dileğimle...