Dan Brown: Cehennem

Dan Brown’un altıncı romanı olan Cehennem (Inferno), on iki ülke ile aynı anda Haziran ayında Türk okurlarıyla da buluştu. Üstelik bu kitabın son yüz beş sayfası İstanbul’da geçmekte olduğu için ülkemizde bir başka merak uyandırdı.

Ön kapağında Floransa’daki ünlü Santa Maria del Fiore Bazilikası’nın bulunduğu Cehennem, Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki Cehennem’inden esinlenmiş ve tüm gizemini bunun üzerinden kurmuş.

Dan-Brown-Inferno

Harvard Üniversitesi’nde Simgebilim Profesörü olan baş karakter Robert Langdon’un yeraldığı dördüncü kitap olan Cehennem, klasik bir Dan Brown romanı olarak, yine gerilim ve gizem unsurlarından ziyadesiyle yararlanmış.

İkinci kitabı olan Melekler ve Şeytanlar ile adından söz ettiren Dan Brown, esas başarısını ise seksen bir milyon adet satış yapan dördüncü kitabı Da Vinci Şifresi ile yakalamıştı. Brown, ülkemizde Altın Kitaplar’dan çıkan Cehennem romanında da en iyi becerdiği şeyi yapıyor ve hem iyi bir tempo kuruyor, hem de okuyucuyu hep merakta tutmasını biliyor.

Cehennem, Robert Langdon’un başından vurulduğunu sandığı bir halde Floransa’da bir hastanede uyanmasıyla başlıyor. Kahramanımız son iki günde yaşadıklarını hatırlamamaktadır ve kendisini tedavi eden Doktor Sienna Brooks ile ceketinin gizli bölmesinde buldukları metal biyotüpün izini sürmektedir. Can yoldaşı durumundaki Doktor Brooks, bir süre sonraysa kendisinden de kaçan birisi konumuna düşecektir. Kitabın geneli Floransa ile Venedik’in tarihi ve dini yapılarında tanıdık gelen bir koşuşturmaca içerisinde geçiyor. Vecchio Sarayı’ndan St. Marco Bazilikası’na, kahramanlarımızın İstanbul’a gelişiyle de Ayasofya’dan Mısır Çarşısı’na kadar süren bir koşuşturmaca…

“Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır” ile “BURADA, BU TARİHTE, DÜNYA SONSUZA DEK DEĞİŞTİ” sözleri macerada birçok kez okurun karşısına çıkıyor ve derin bir düşünce yaratarak, okurları meraklandırmaya devam ettiriyor.

Ancak Cehennem’in gerek konu, gerek sarsıcılık bakımından Melekler ve Şeytanlar ile Da Vinci Şifresi’nin gerisinde kaldığını, yazarın yükselttiği beklenti çıtasıyla bunu bu kez geçemediğini belirtmek gerek. Romanın akıcılığında bir sorun yok, ama olayların kolay ilerlemesi ve kahramanların karşılaştıkları engellerin çok basitçe halt edilmesi biraz eğreti duruyor.

Dünya nüfusunun üstel olarak büyümesini insanlığın sonu olarak gören Bertrand Zobrist adlı genetik mühendisi, kısırlığa yol açacak bir vektör virüs hazırlamıştır. Böylece virüsün havadan yayılmasını sağlayarak, dünya nüfusunun üçte birinin rastgele seçilecek kişilerle kısır kalmasını planlamakta ve transhümanist bir kara ölüm yaratmayı amaçlamaktadır. Bu salgına neden olan solublon torbayı da çözünmesi için Yerebatan Sarnıcı’na yerleştirmiştir. Bunun yanı sıra büyük bir merakla sürülen iz sonrası salgının ne olduğu öğreniliyor, fakat tam dehşete düşmek üzereyken insanlığın bu salgından nasıl kurtulacağı ortada bırakılıyor.


Yine bir Dan Brown klasiği olarak, romanın çok sayıda kısa bölümle aktarıldığını görüyoruz. Bu bölümler, uzun romanın kolay okunmasını sağlıyor ve en heyecanlı yerde kesilerek, bir sonraki bölüm için okuyucuyu sabırsızlaştırıyor. Ancak sadece birkaç günde geçen bu maceranın beş yüz yetmiş dört sayfa sürmüş olması da, gereksiz zorlanmış ve uzatılmış olma riskini tartışmaya açıyor.

Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı, Mısır Çarşısı ve Galata Köprüsü gibi İstanbul’un birçok tarihi yerinden ilgiyle bahsedilmesiyse bizim için önemli bir kazanım ve tanıtım değeri sağlamış oldu. Ancak keşke Türk yayıncısının arka kapağına koyduğu Ayasofya, orijinal baskısında da yeralmış olsaydı…

Sonuç olarak, Dan Brown bu kitabında ana fikir olarak dünya nüfus artış hızını ele almış ve bunu kaynak olarak aldığı Dante’nin Cehennem’iyle işlemiş. Derdini anlatan ve kendisini kolayca okutan bir roman yazmış. Ama önceki romanlarının üzerine yeni bir şeyler koyduğunu ve bir fark yarattığını söylemek zor…