Sözcükler Ağlasaydı Kirpiler Gülümseyecekti: 1473

Kalem sahiplerinin çoğu zaman yaşadığı bir sorundur, ilk cümlenin hangi çarpıcı sözcüklerden oluşacağı…

Yazmak her ne kadar yetenekli kimselerin doğuştan bugüne avucunda tuttuğu, bir özellik olsa da mesela güzel insan Tarık Buğra’ya dönemin dergi patronları tarafından dayatılan “her hafta bir hikâye istiyorum” emrivakisi ve üstadın bunu yapamayacağını belirtmesi lakin yine de yapmak zorunda kalması bana şunu hatırlatıyor; ‘bir yazar tükenmek korkusunu daima yaşar, yaşamalıdır…’

1473

Ben de bazı vakitler bu güçlüğü yaşıyor lakin kurnaz manevralarla direksiyonu eğer kitap tenkidi söz konuysa kitaptan bir alıntıya doğru kırıyorum. Böylece üzerinde düşünmem gereken bir paragraflık mesele daha doğuyor. Gözlerini yeni açan tümceleri şefkatle okşayıp, kâğıda dizerken kalemimde mağrur bir tebessüm peyda oluyor ve ben bu kaçınılmaz kibir karşısında elim kolum bağlı öylece oturuyorum.

Evet, kimine göre tembellere has olan bu eylem, eğer alelade, baştan savma, sırf yaptım demek yapılıyorsa ortada ciddi bir üşengeçlik var demektir.

Yazmak her ne kadar yetenekli kimselerin doğuştan bugüne avucunda tuttuğu, bir özellik olsa da mesela güzel insan Tarık Buğra’ya dönemin dergi patronları tarafından dayatılan her hafta bir hikâye istiyorum emrivakisi ve üstadın bunu yapamayacağını belirtmesi lakin yine de yapmak zorunda kalması bana şunu hatırlatıyor; ‘bir yazar tükenmek korkusunu daima yaşar, yaşamalıdır…’

Aslında yazarların kendini bilmesi ve yeni şeyler yazma konusunda sınırlayıcı bir kota belirlemesi şarttır. Aksi takdirde ortaya birbirinin aynı, kıymetsiz, tek kalem ikizi eserler çıkar ki bu da edebiyatımızın üzerine dolu yağması demektir.

1473, Bedia Ceylan Güzelce’ye ait bir fabl örneğidir. Benzeri var mı şuan için net konuşamayacağım lakin şunu söyleyeyim ki yazar kendine gereksiz bir kota koymuştur. Kendi tabiriyle geciken bir kitap olan 1473, bence okuyucuyu biraz daha yakalayabilmeliydi. Özetlemek gerekirse bardağın büyük çoğunluğu boş kalmış ve dudak payı olarak bırakılan kısım epey abartılmıştır.

Kitabın tarih gibi ciddi bir konuyu barındırması bence çok önemli. Yavan olup olmaması sorgulanmalı mı yoksa buna hiç gerek yok mu biraz düşünsem de yazarın zaten oturaklı bir eser kaygısı taşımadığını hatırlayınca bu ikilemden kurtuluyorum. Bunu asla küçümseme ve alaya alma niyetiyle söylemiyorum, ciddi manada belirtmeliyim ki eser farklılık konusunda önemli bir değere sahip…

Hem zaten buradaki tarih, öğretici olmaktan ziyade kahraman anlatıcının bakış açısı tekniği usulünce kaleme alınmış ve hikâyeyi biraz alt perdeden, yorulmadan yakalamamızı sağlayan bir sistemle yazılmıştır. Böylece bu kitap, tarihi öğretme ve aktarma telakkisi bakımından pek fazla iddialı değil. Yazılma amacının bu olmadığını da zaten görüyor ve anlıyoruz.

Eseri ana hatlarıyla değerlendirdikten sonra şimdi kitabın dış görüntüsü üzerine kısa bir görüş bildirmek istiyorum.

Sözcükler Ağlasaydı Kirpiler Gülümseyecekti: 1473Öncelikle Aprıl Yayınevi’nin tüm kapak tasarımları gibi 1473’ün kapağı da ziyadesiyle takdiri hak etmektedir. Burada tasarımın sahibi Emrah Yücel’in gayet sade ama orijinal bir iş çıkardığını belirtmek isterim. Aslında eleştiri yazılarında bu mevzulara pek girilmese de ben ara sıra kendimi böyle çıkışlar yapmak zorunda hissediyorum.

Kitap yazılıp yayıncıya postalandıktan sonra o yayınevi çatısından çaba dumanı yükselir. Herkesin ayrı bir telaşı ve koşuşturması vardır. Gerçi yüzlerce yayıncının cirit attığı piyasadan bahsediyoruz. Sadece para endeksli çalışan kurumların varlığını da unutmamak gerekir. Umarım o tür merdiven altı yayıncılar bir an önce entelektüel zihinlerin eleştiri ve ret baskınına uğrar da ortadan kaybolurlar…

Evet, esere dönecek olursak, kitap 149 sayfadan oluşuyor. Önce bir ithaf, ardından üç dört basamaktan oluşan savunma görünümlü bir önsöz ve nihayet konuya giriş…

Olayın havası ve kitabın yazılış amacı açıklanırcasına karakterler tanıtılmış. Mesela önce Akkoyunlu Uzun Hasan betimlenmiş. Ondan hemen sonra Fatih Sultan Mehmet kaleme alınmış. Bunların sonrasında mevki –Otlukbeli- yazılarak bir kurgu havası oluşturulmaya çalışılmış.

Girizgahın böyle yoğun ama çarçabuk işlenmesi, 149 sayfalık bir kitap için yeter de artar bile… Zira asıl karakterlerin kendini edebi bir dil ile daha doğrusu “aşk”ın verdiği haz sayesinde oldukça romantik öğeler kullanarak anlatması ancak kısa ve fakat açıklayıcı bir giriş gerektirirdi.

Karakterimizin gözlerini aşk bürümüş olacak ki sevgili aşağı sevgili yukarı, dilinden bu sözcüğü asla düşürmüyor. Ufak tefek, kimseye zararı dokunmayan, sevgiye sadık bir kirpinin hayata tutunması için aşktan daha önemli ne olabilir, öyle değil mi?

Burada kirpi ve diğer hayvanların mantığına yerleştirilen ve onlar tarafından dile getirilmiş düşünce; savaşların gereksizliğidir. Dünyadaki herkes gibi bende bu düşünceye katılıyorum tabii…

Ayrıca savaş meydanlarının tek sahibi o cengi kazanan kumandan değildir görüşü de kitabın sosyalliğine diğer bir örnektir. Herkesin mutlu, varlıklı, özgür olma hakkının var olduğu bir dünya özlemi, sevimli bir kurguyla okuyucuya aktarılmış yahut dayatılmış…  Bunlar okuyucunun takdirindedir. Kişisellik taşıyan zevk meselesi olan şeyler konusunda beylik laflar etmeyi sevmem…

Daha başlangıçta belirttiğim üzere kitabın üslubu çok sakin… Hikâyeyi çabucak yakalamak hiç zor değil. Hatta bir buçuk iki saatte okunup bitirilecek bir eserden bahsediyorum desem yalan olmaz. Ben okurken epey keyif aldım. Kitabı okumaya başlamanızla olayın ne olduğunu ve nereye varacağını anlamanız arasında ince bir çizgi var. Ben bu çizgiye basmak üzereyken 149. sayfaya çoktan gelmiştim.

Sözcükler ağlamadığına göre kirpiler asla gülümseyemeyecek! Son söz olarak değineceğim özel bir şey yok. Fakat arka kapak yazısında Türk’ün Türk’e, Müslüman’ın Müslüman’a karşı savaştığı bir meydan muharebesinden bahsedilip içeride kirpilerin aşk ve telaş dolu hayatını bulmanızın kaçınılmaz olması, reklam metinlerinin insanın satın alma davranışını ne denli etkilediği konusuna güzel bir örnektir. Okuyanlar bilir veya okuyacaksanız görürsünüz, burada mesele bir savaşı ya da olayı betimlemek değil bahanesi olan bir fabl yazmaktır. 1473’ün bahanesi de Otlukbeli olmuştur.

PAYLAŞ
Önceki yazıDenge Oyunları
Sonraki yazıDuran Adam Eylemi ve Sayın Başbakan
16 Nisan 1989’da İstanbul’da doğdu. Aslen İskilipli’dir. Namık Kemal Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü, Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü ve Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. Beykent Üniversitesi’nde Tarih alanında yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Akademik kariyerini Halkla İlişkiler ve Reklamcılık alanında sürdürmektedir. Mürsel Ferhat Sağlam, 2012’de Ajans Paradise, 2014’te Şilep Dergi’yi kurmuştur. Edebi (roman, hikâye, şiir, eleştiri, deneme), akademik (tarih, edebiyat), sektörel (reklam, pazarlama, iletişim, marka yönetimi, yeni medya, online itibar yönetimi, dijital pazarlama, girişimcilik, sosyal medya vs.) türlerinde yayınlanmış ve yayına hazırlanmakta olan kitapları bulunmaktadır. Mürsel Ferhat Sağlam; dijital pazarlama, sosyal medya, içerik pazarlama, online itibar yönetimi ve dijital marka yönetimi alanlarında kişi ve markalara danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca dijital pazarlama, marka yönetimi, sosyal medya, içerik pazarlaması, girişimcilik konularında üniversitelerde ve kamu ve özel kurumlarda eğitimler ve konferanslar vermektedir. Yayınlanmış Kitapları; Günübirlik Sonsuzluk (2011) Raygan (2014) Aşkzade (2016) Stratejik Marka Yönetimi (2017)