Bulgaristan’da Alevi – Bektaşi Kültürü

Daha önceleri bu sayfalarda Türkoloji dünyasıyla ilgili önemli bir eseri tanıtmaya çalışmıştım: Türkler ve Ölüm… Bu yazımda da yine böyle kapsamlı bir çalışmanın ürünü olan bir eserden söz edeceğim sizlere: Bulgaristan’da Alevi – Bektaşi Kültürü

bulgaristan-001Kitabın yazarı, Bulgaristan Bilimler Akademisi Folklor Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Dr. Lyubomir Mikov. Eser, 2005 yılında Sofya’da Bulgaristan Bilimler Akademisi Yayınevi’nce, XVI- XX Bulgaristan’da Heterodoks Müslümanlar’ın Sanatı, Bektaşi ve Kızılbaş/Aleviler adıyla yayınlanmış. Kitabı, Türkiye Türkçesi’ne Orhan Salih çevirmiş. Benim okuduğum çeviri metin, Kitap Yayınevi’nden 2008 şubatında İstanbul’da çıkan birinci basımı. 520 sayfalık geniş, ayrıntılı ve yüksek nitelikli bir çalışma. Çevirisi de fena sayılmaz.

Prof. Dr. Lyubomir Mikov, kitabın önsözünde çalışmasına 1984’te başladığından söz ederken, ‘Amacım neredeyse hiç bilinmeyen Bulgaristan’daki bir kültürü tanıtmaktı… Kitapta gerek profesyonel, gerek amatör olan kişiler tarafından yapılan eserler tanıtılmıştı. Çünkü Bulgaristan Alevi ve Bektaşileri’ne  ait kültür eserleri bir yandan bunu meslek olarak, öte yandan ev işi olarak yapan kişilerin ürünüdür. Bu nedenle topladığım bilgi ve malzemelerin değerlendirilmesi için farklı yaklaşımlar kullanmak zorunda kaldım. Bu konuları araştırmak için yıllardır sarf ettiğim emek sonucunda otuz civarında makale yayınladım. Bunların çoğu gözden geçirilip, ilavelerle kitaba dahil edilmiştir.’ demektedir.

Lyubomir Mikov’un bu çok değerli çalışması, 355 sayfalık özgün metin, 34 sayfalık notlar, 13 sayfalık kaynakça, kitaptaki yer adlarının bugünkü Bulgar ve Eski Türk İsimlerinin listesi, dizin ve başkaca hiçbir yerde rastlanamayacak resim, gravür ve fotoğraflardan oluşmakta. Fotoğrafların sayısı 294. Buraya da bunlardan birkaç fotoğrafı alacağım.

Eseri okumayı sürdürdüğümüzde  yazarın giriş yazısında çeşitli araştırmacıların Rumeli’deki Bektaşi- Alevi varlığının tarihi başlangıcı ve gelişini, bugünkü durumu hakkında daha sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak verilecek bilgilerin özetine ulaşıyoruz…Yazar,  eserinde Alevi ve Bektaşiler için ‘Heteredoks Müslüman’ kavramını kullanıyor. Bunu da şöyle gerekçelendiriyor: ‘Sünni kaidelerden uzaklaşan dini görüşlerinden dolayı Bektaşi ve Aleviler, bir çok bilim insanı tarafından ‘Heterodoks Müslüman’ olarak nitelendirilmiştir. Ben de bu kitapta bu terimi kullandım.’

Yazarın kullandığı bu kavram için Vikipedi’ye baktığımızda -aynen alıntılayacağım- şöyle bir bilgiyle karşılaşıyoruz: ‘Heterodoks sözcüğü, ‘farklı’ anlamına gelen Yunanca heteros ve ‘öğreti, düşünce’ anlamındaki doxa sözcüklerinden oluşur. Ana akımdan sapmış olan anlamına gelir. Bu kavram, dinî gruplar arasında kendilerini kutsal metne ve din kurucusunun gösterdiği yola en uygun davranan gruplar tarafından azınlıkta kalan gruplar için kullanılmıştır. Ancak heterodoks kabul edilen gruplar kendilerini heterodoks değil, aksine ortodoks (sahih) görürler.

Bu sözcük ayrıca belirli bir düşünce, ideoloji alanında ana akıma bağlanmayıp merkezî iktidarın diliyle konuşmayan, farklılıklara açılan düşünme ve davranma biçimi diye de tanımlanabilir. Örneğin Osmanlı iktidarının dinî kimliği Ortodoks İslam kabul edilen Sünnilik’in Hanefilik kolu olmasına karşın, imparatorluk tabası olan Müslüman halkın önemli bir bölümünün inançları çeşitli versiyonlarıyla sufiliğin popüler veya entelektüel biçimleri, yani Heterodoks İslam’dı (bkz. Alevîlik, Bektâşilik, Hurûfilik, Kızılbaşlık, Kalenderilik, Mevlevîlik, Türkmenlik). Burada kastedilen anlamıyla heterodoks din kavramı, amacından sapmışlık ve bozulmuşluğu ifade eder.’

Hurufi 2

Yukarıdaki bu görüşlerde size göre hatalar olabilir… Amacım sadece terimin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Bu terimde takılıp kalamam, doğru da olmaz sanırım… Benim esas aldığım yazarın görüşleri ve kitabın kendisidir. Şimdiye kadar olduğu gibi, şimdi de sadece kitabı tanıtmakla yetineceğim. Kitaptaki görüşleri eleştirmiyorum. Bu işi siz, kitabı okuma zahmetine katlananlar, yaparsanız daha çok iyi olur diye düşünüyorum…

Kitabın bölümlerini, kültürel unsurları meydana getiren dini mimari eserler, güzel ve plastik sanatlar, tekstil süslemeleri ve semboller oluşturmakta… Bütün bunlarla ilgili olarak oldukça fazla örnek var kitabın sonunda. Ancak ben yazıma bunların tamamından birer örnek alamayacağım.

Dini mimari eserlerde, özellikle türbeler ön planda yer alıyor. Bunların planları da dahil olmak üzere en ince ayrıntılarına kadar ele alındığını görüyoruz. Ayrıca bunların çevresinde oluşturulan imaretler varsa onlara da ayrıca yer verilmiş. Türbelerden özellikle Demir Baba (Cihan Pehlivanı Koca Yusuf’u tanıtan kitapla ilgili yazımda yer aldı fotoğrafları), Otman Baba, Akyazılı Baba türbelerini ön planda görüyoruz. Yazar, kadın evliyalara ait türbelere de genişçe yer veriyor. Özellikle Kızana Türbesi üzerinde çok durulduğunu görüyoruz. Türkiye’deki kadın erenlerle, Sarıkız kıyaslamalarda bulunuyor.

Bu yapılarda kullanılan malzeme hakkında da bilgiler veriliyor. Yapıları inşa eden, ettirenler, bunların pratik hayattaki işlevleri de yazarın üzerinde durduğu konular. Türbelerin yanı başında muhakkak bir ağaç da yer aldığını görüyoruz. Yazar, bu konuya da dikkatimizi çekerek, ağaçlara kutsiyet atfediyor.

Kitabın diğer bölümlerinde kullanılan ıstampalar, duvar bezemeleri, mühürler, Ehl-i beyte ait tablolar, olanca ayrıntısıyla işlenmiş. Dervişlerin kullandığı şahsi eşyalar, şamdanlar, tiğ ve teberler üzerinde söz söylenen nesneler… Düğünlerde pişirilen ekmekler, süslü düğün ağaçları, kutsal kabul edilen alıç ağaçları, hastalığı bağlamak adetleri ve illaki nakış süslemelerbulgaristan 005i…

Yukarıda saydığım bu kültürel nesnelerin dışında çeşitli figür sembollerini de es geçemeyiz. Hurufilikten etkilenilen yerlerde insanın yazıyla çizildiğini, yine çeşitli hayvan ve kuş figürlerini; aslan, at, geyik ve karaca, yılan gibi kutsal kabul edilen;  tavşan gibi temiz kabul edilmeyen varlıklara yüklenen anlamların, horozun da kurban edilebileceğine dair görüşlerin kitapta  detaylı olarak geçtiğini görüyoruz.

Ağaçlardan servi, alıç; çiçeklerden gül, lale detaylı olarak anlatılmış. Vazgeçilmez kutsal simgeler olarak Hz. Ali (r.a)’nin kılıcı Zülfikar,  Hz.Fatıma (r.a)’nın eli, Taç, Teslim taşı, Kazayağı’nı da sıkça değişik mekanlara işlenmiş olarak görmemiz mümkün.

Renklerden yeşil, kırmızı, mavi, beyaz, siyah, sarıya özel anlamlar yüklenirken; rakamlardan üç, yedi, on iki, iki, dört, beş, altı, on dört ve altmışa da farklı anlamlar verildiğini görüyoruz.


Son olarak, giyim kuşamda, her yaş ve cinsiyete özgü, dini rütbelerin farkını ve topluluktaki farklı kesimleri belirten işaretlerin: sosyal statüyü belirten renklerin de kullanıldığını görüyoruz.

Yazarın, eserin sonuç bölümünde söylediği gibi ‘Eksikleri, tartışılacak ve eleştirilecek yerleri var olabilir.’ Ancak kendi alanında yapılmış en iyi çalışmalardan birisi…