Demokrasinin Çocuğu İslam Olursa Çocuğu Düşürürüz!

İslam ülkeleri diktatörlere emanet edilmiş durumda… Neden? Çünkü İslam ülkeleri geri kalmalıydı ve bunun sebebi, diktatörlerce yönetilen İslam yasaları olarak gözükmeliydi! Bu şekilde, insanlar diktatörlük ve geri kalmışlıkla, İslam’ı eşdeğer görebilecekti.

İslam

İslam karşıtı emperyalist zihniyet

Şu cümleyi nerede duyduğumu veya okuduğumu hatırlamıyorum. Ancak İslam karşıtı emperyalist zihniyetin, İslam ülkelerine bakışı onda gizli… ‘’Demokrasinin doğuracağı çocuk İslam olursa biz o çocuğu düşürürüz.’’

 

Dönem dönem taktikler değişebiliyor. Değişmeyen taktikse böl-parçala- yok et ya da yok etme kıvrandır-kukla et… İslam ülkelerinde hangi ayrılık tohumları ekilmiş, hangi kan davaları ne şekilde başlatılmış bilmeden ‘’bunlar nasıl Müslüman birbirlerini öldürüyorlar’’ laf ü güzaftan ibarettir.

Arap baharının ana kaynağı…

Arap baharının asıl kaynağı gerçekten halk mıydı? Yoksa dış güçler miydi? Bu soruya hala net bir cevap yok gibi… Ancak bu bahar ilginç bir sonuç verdi. Mısır’da İhvani Müslimin’e bağlı siyasi grup hem de demokrasi yoluyla başa geçti. Emperyalistler için iyi bir sonuç olmadı. Çünkü kendilerine kukla olmaktansa ölmeyi göze alacak/almış/hatta bu uğurda ölmüş insanların kurduğu bir grup, ülke yönetimine geçti. Kaynağı İslam’dı. Belki o da kendi ideolojisini dayatacaktı, ancak kişi ya da grup menfaatini hiçe saymayı her daim göze almıştı/alacaktı. Halen de 5000’ i bulan kayıplardan sonra tek silah sıkmadan direnmesi bunu göstermekte.

Ve demokrasinin doğuracağı bu çocuğun düşme zamanı geldi. Nasıl düşürülmesin ki? Darbe yoluyla ya da silahlı çatışma yoluyla gelmeyen, kukla olmayı kabul etmeyecek, kaynağı İslam olan bir yönetim kabul edilemez. Terörist radikal İslamcı deme şansları yok, çünkü direniş tamamen pasif. Darbe ya da despot bir şekilde iktidarı ele geçirdiler diyemezler, çünkü seçimle geldiler.

Üstelik olası bir başarılı yönetim halinde büyük bir tabu yıkılacak. 20. ve 21. Yüzyılın popüler tabusu ‘’İslam geri kalmışlığa neden olur’’ yerle bir olacak.

Buna nasıl izin verilebilirdi?

[quote]Okuyun, diyor okuyun. Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor. Ali Şeriati.[/quote]

Fotoğraf: Asma Waguid – REUTERS

Zulümden aydınlığa geçiş

İbn Mace, Ahmed B. Hanbel gibi alimlerden nakledilen rivayetler, Peygamber Efendimizin (sav) mucizevi hadislerine işaret etmektedir(www.sorularlaislamiyet.com). Bu rivayetler, Müslümanların kıyamete kadar yaşayacağı beş döneme işaret edilmektedir. İşin mucizevi tarafı ise, gerçekten de ilk 3 dönem yaşanmıştır. Günümüzde ise 4. ve 5. dönemin arasında bulunulmaktadır. Bu dönemler sırasıyla:

1. Nübüvvet dönemi: Son peygamberin vefatı ile birlikte sona eren peygamberler dönemi.

2. Raşid halifeler dönemi: Dört büyük halifenin yaşadığı dönem.

3. Isırıcı melikler dönemi: Emeviler ile başlayan İslam hilafetinin içerisine saltanatın karıştırıldığı, Osmanlı ile sona erdiği düşünülen dönem.(Saltanat sistemi ya da buna benzer yönetimler bazı İslam ülkelerinde halen devam etmektedir. Suudi ailesi tarafından yönetilen Suudi Arabistan, 7 Emirlikten oluşan monarşi ile yönetilen Birleşik Arap Emirlikleri vb.)

4. Zulüm ve istibdat dönemi: Dünyanın her tarafında Müslümanların zulüm ve baskı gördüğü dönem. Bugünkü popüler deyimiyle darbe ile ele geçirilen yönetimlerin,  totaliter yöneticilerce açıktan ya da gizlice idare edildiği dönem. Son yüzyılda çoğu Müslüman ülkesinde bu tarz yönetimleri görürsünüz. Irak, Suriye, Mısır, Zaman zaman Türkiye…

5. Zulümlerden aydınlığa geçilen dönem:  Zalim ve despot idarelerin yıkıldığı, İslam medeniyetinin karanlıklardan kurtulduğu ve yeniden güçlendiği dönem.

Bilimsel açıdan; Müslümanların neden bu halde olduğunu, neden her yerde mazlum kaldığını açıklamak belki mümkün, ancak yetersiz… Yine soruların cevabı ilahi irade de kendini gösteriyor. Ebu Davud’dan aktarılan bir hadiste; Müslümanların sayısının çok fazla olacağı, ancak düşmanları karşısında selin sürüklediği çerçöp gibi güçsüz olacakları dönemden bahsedilir. Bu dönemde neden bu kadar güçsüz olunacağı sorulduğunda, Peygamber Efendimiz (sav) ”çünkü o gün kalplerde vehn olacaktır” buyurmuştur. Vehn nedir diye sorulduğunda ise, ”vehn dünyaya bağlılık ve ölüm korkusu ya da ölümü kötü görmek” olarak cevaplamıştır.

İslam’ın özünde bu dünya sadece bir araçtı. Araçla amacı karıştırdığımız gün, dünyanın lezzetlerine aşırı bağlılık, bizi onun aşığı etti. Ve elimizden kaçacağından korktuğumuz malımız, makamımız bizi korkak ve sonraki aşamada da umursamaz etti. Öldüğü günü düğün günü sayan Mevlanaların; şehit olamadığı, yatağında ölüyor olduğu için üzülen ve korkakların gözüne uyku girmesin diyen Halid Bin Velid’lerin zamanı değildi artık.

Ancak dünyaya bağlılığın getirmiş olduğu atalet artık yavaş yavaş kırılıyor. Çünkü artık yukarıda bahsettiğimiz aydınlık dönemi yaklaşıyor. Hem de Mısırdaki gibi pasif bir direniş bunun ışıklarını gösteriyor. Binlerce insan ölümlere meydan okuyor. Eline hiç silah almadan direniyor. Rahatı yerinde Müslümanların; Müslümanlara karşı her zaman çifte standardını gösteren uluslararası teşkilatların umursamazlığına rağmen, Mısır halkı direnmeye devam ediyor. Çünkü biliyor ki:

[quote]… kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. (Saff Suresi 8. ayet)[/quote]


Müslümanların dua mantığını anlatan bir fıkra ile bitirelim.

Dünyanın her tarafında Müslümanlar zulüm görüyor. Tecavüze uğruyor, kimyasal silahla öldürülüyor, işkence görüyor… Dünya devletleri zaten suskun; Müslümanların çoğunun tek yaptığı şey ise dua etmek… Duayı küçümsüyorum gibi düşünülmesin. Dua müminin silahıdır. Ancak biz Müslümanlar duayı, genellikle kılımızı kıpırdatmamanın, kıpırdatamamanın tesellisi olarak kullanıyoruz. Bu durumu bir fıkra güzel anlatıyor:

Bir gün Müslümanın biri evinde namaz kılarken dışarıdan bir ses duyar: ‘’Yardım edin Allah aşkına yardım edin.’’ Selam verir vermez hızlı bir şekilde yardıma koşmak için hazırlanır. Ancak kapıyı açtığında bir bakar ki; zulmeden adam iri yarı, güçlü kuvvetli… Sonra tekrar girer evine, ellerini kaldırır semaya: ”Allah’ım dışarıdaki Müslüman kardeşime yardım et…”