Kendini Ele Vermeyen Film: Elysium

Wolverine, Pasifik Savaşı, Red 2 derken vizyon bu aralar, sıklıkla bol ‘vurdulu kırdılı’ filmlere ev sahipliği yapıyor. Tüm bu iddialı yapımların arasından, 2009 yapımı District 9 ile ilk uzun metraj film yönetmenliği görevinden alnının akıyla çıkmayı başaran yönetmen Neill Blomkamp, yeni filmi Elysium ile sessiz sedasız ama kesinlikle başarılı bir şekilde sıyrılıverdi.

elysium1

2154 yılında dünyadaki insanlar, hızla artan nüfus ve hastalık belalarıyla boğuşurken, inceden bir özlemle varlıklı kesimin kurduğu ve adeta bir lüks tecrit ortamı olan Elysium’u izlemektedir. Elysium, sınırsız kaynakların olduğu -ki buna her hastalığı saniyesinde tedavi edebilmek de dâhil- savaşın, şiddetin ve hastalıkların olmadığı rüya ülkedir. Dünyadan göçün yasak olduğu Elysium’daki sakinler, buranın refahının korunması için her şeyi yapmaya hazırdır.

Max (Matt Damon) işi sırasında bir kaza sonucu yüksek radyasyona maruz kalır, sayılı günlerinin kaldığını öğrendiğinde ise ne pahasına olursa olsun Elysium’a gitmeye ve tedavi olmaya karar verir. Ama canını kurtarmaya çalışırken altına gireceği yük tahmin ettiğinden çok daha büyüktür.

İtiraf etmeliyim ki benim bu filmden beklentim bir hayli zayıftı. Uzun zamandır fragmanlarını sıkça görmeme ve bana hitap eden bir türde olmasına rağmen ilgimi çekmemişti. Sinemaya da filmi ‘izlemek’ten ziyade, boş vaktimi doldurmak için gittim. Fakat Elysium, kesinlikle önyargıları parçalayan bir yapım oldu benim için.

Öncelikle fragmanında ser verip sır vermeyen bir film. Bununla birlikte vizyonun son 1 yıldır, doğru düzgün bilimkurgu filmi görmediği de düşünülürse bu filmin de, yine o içi boş, kuru gürültü filmlerden biri olduğu yanılgısına düşmek işten bile değil. Birkaç ay önce, salonu büyük bir hayal kırıklığıyla terk etmeme neden olan Oblivion da referansımdır bu konuda.

Gelgelelim işin aslı öyle değil. Her şeyden evvel senaryo, District 9’dan da kaleminin bu tarz farklı senaryolara alışık olduğunu bildiğimiz yönetmen Neill Blomkamp’a ait. Zamanında Peter Jackson’ın bir el atıvermesiyle bu başarılı yapıma imza atan yönetmen, anlaşılan çizgisini bozmadan aynı türde başka bir harika ortaya çıkarmaya karar vermiş.

Günümüzde Türkiye’de de sıklıkla üzerinde durulan ve giderek daha korkutucu bir hale gelen nüfus patlaması sorunu, senaryonun en can alıcı noktalarından biri kanımca. Ay’da ve diğer gezegenlerde yaşamın sorgulandığı bu dönemde, büyük lokmayı ağzında tutan kesimin kendisine uzayın derinliklerinde hiç yoktan bir cennet var etmesi, filmin geçtiği tarihlerde gerçek olması ihtimali bulunan ürkütücü bir öğe. Yine gerçek olması ihtimali dolayısıyla korkutucu olan bir başka şey de, önce de bahsettiğim hastalıkların kolaylıkla tedavi edilebilmesine olanak tanıyan cihazların sadece Elysium vatandaşlarına hizmet ediyor olması. Bu günümüzde temelinin usulca atıldığını gördüğüm ve gelecekte zıvanadan çıkmasından çekindiğim bir sorun; yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik araçların sadece, zenginliği ve parayı elinde tutarak paylaşımına olanak vermeyen kesimin çıkarına kullanılması.

Aslında filmde, izlerken takıldığım ve çok da gerçekçi bulmadığım bir öğeydi bu tedavi araçları, fakat daha sonra düşündükçe fikrim değişti. Çünkü durduğumuz noktadan bakarak gelecekte olabilecek şeyleri idrak etmemiz, gerçekçi bir şekilde tahmin edebilmemiz ne yazık ki çok zayıf bir ihtimal. 80’li yıllarda çekilen ve 21. yüzyılı konu edinen bilimkurgu filmlerinde de gördüğümüz üzere, isabetli olan senaryoların yanında yaşadığımız gerçeklikle yakından bağı bile olmayan senaryolar da mevcut. Ama bu gerçekleşmeyecekleri anlamına da gelmiyor tabii ki.

Sonuç olarak; teknolojinin, yaşamlarımızın hızla evrildiği ‘şimdi’ noktasından, ileriye dair yapılan her tahmin, nokta atışı olmaktan öteye gidemiyor. Elysium da bu anlamda, gerek görsel efektleri gerek isabetli nokta atışları sayesinde, çekildiği dönemde hak ettiği ilgiyi göremese de zaman geçtikçe kendine sağlam bir yer edinecek bilimkurgu filmlerinden biri olmaya aday.

PAYLAŞ
Önceki yazıDemokrasinin Çocuğu İslam Olursa Çocuğu Düşürürüz!
Sonraki yazıBirleşmiş Milletler’e “İzleme Çöz” çağrısı
1987 yılının güneşli bir ağustos gününde dünyaya geldim ve her güneşli günün mucizelere açılan bir kapı olduğuna inanırım. İstanbul'un küçük illerinden biri olan Silivri'de geçirdiğim 20 yılımın ardından İstanbul Üniversitesi'nin Sosyoloji-Felsefe bölümü koridorlarının tozunu yuttum ve derhal iş hayatına atıldım. Çeşitli televizyonlar ve prodüksiyon firmalarında editörlük ve yönetmen yardımcılığı görevlerinde bulundum. En nihayetinde en sevdiğim şeylerin, kitapların arasında buldum kendimi. Bir yayınevinde kitap editörlüğü yapıyorum ve beni kağıt, kalemden, yazmaktan alıkoyabilecek hiç bir şey olmadığını düşünüyorum...