Melek Ulagay Taylan ile Vicdan Üzerine Bir Söyleşi

Sıcak bir ağustos gününde, yaşam mücadelesine ve içtenliğine hayran kaldığım harika bir kadınla tanıştım. Türkiye sosyalist hareketinin simgelerinden yapımcı ve yönetmen Melek Ulagay Taylan ile Cihangir’deki evinde samimi bir söyleşi yaptım. Söyleşinin odak noktasında ‘vicdan’ ve Melek Ulagay Taylan’ın hayatını adadığı başarılı sivil toplum projeleri vardı.

Melek Ulagay Taylan
Melek Ulagay Taylan

Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden Filistin dağlarında gerillalığa uzanan farklı bir yaşam öykünüz var. Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz? Melek Ulagay Taylan kimdir?

Sanayici bir ailenin kızı olarak 1946’da İstanbul’da doğdum. Ortaokul ve liseyi Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde bitirdim. 1966-67’de Paris’te lisan kurslarına devam ettikten sonra 1968’de İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim. ODTÜ’de okutmanlık yaptığım dönemde Ankara Siyasal Bilgiler Fakülte’sinde, Uluslararası ilişkiler dalında yüksek lisans yaptım.  1971 askeri darbesinde Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldım ve 1974 siyasi affıyla Türkiye’ye döndüm. Elliler Türkiye’sine dönersek, 68 kuşağı olarak gözümüzü darbelere açtık. Kendimi bildim bileli isyankar bir ruh taşıdım. Halk Partili bir aileden geliyorum. Lise yıllarımdaki 27 Mayısa giden süreci çok iyi hatırlıyorum. O zaman dönemin olaylarına tepki gösteren gençler sokaklardaydı ve polis gücüyle karşı karşıyaydılar. Darbe dönemindeki gelişmeleri sevinçle karşılarken, bir yandan da Yassı Ada sürecinden etkilenen sınıf arkadaşlarımın halini görüyordum. Genç yaşlarda bir tarafa ait olma ve çelişkilerle yüzleşme sürecini yaşadık.

Hayatınız darbelerin etrafında şekillenmiş adeta. Malatya’dan Filistin’e uzanan süreçte neler yaşadınız?

1971’deki ikinci darbede öğrenciydim ve sol hareketlerin içindeydim. O serüven sırasında yurtdışında kaldım ve uzun süre siyasi mülteci oldum. Yaşadığım tüm güçlüklere rağmen isyankar ruhum adam olmadı, Malatya’da Türkiye’nin gerçekleriyle  karşılaştım. Kürt halkını, Alevileri tanıdım. Beyrut’ta Filistin mülteci kampında  kalırken ise  Filistin halkını yakından tanıdım. Ortadoğu ile o yıllarda tanıştım ve bağlarım hiç kopmadı.

12 Eylül 1980 Darbesi’nde neler yaşandı?

1980 askeri darbesinden sonra İstanbul’a döndüm. O dönem evlenmiştim. Eşim (Ressam Orhan Taylan) dört yıl Barış Derneği davasından dolayı tutuklu kaldı. Mücadelelerle geçmiş bir yaşamda, yaşananlara baktığınızda, sahip olduğunuz tüm ideolojilere rağmen uygulamaların her zaman teoriyle aynı olmadığını gördüm. Geriye dönüp vicdan muhasebesi yaptığınızda, söylenen büyük sözler ne kadar doğru olsa da, savaştıklarınız için geriye dönük müthiş bir vicdan muhasebesi yapmak gerekiyor. Yaşanan en büyük deneyimlerden biri budur. Bugünkü dünyada yaşananların ve siyasi olayların benzer şekilde bir vicdan muhasebesi gerektirdiğini düşünüyorum.

Önemli sivil toplum çalışmalarının içinde yer almışsınız.  Bunlardan söz etmeye Hrant Dink Vakfıyla başlayalım mı? Gündemde olan  ‘Vicdan Filmleri Projesi’ nedir? 

90’larda, çok farklı ve kapsamlı görüşleri kapsayan Uluslararası Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Türkiye’deki kolunda çalıştım.  Hrant ile ilk olarak dernekte tanıştım. Hrant’ın kendisi baştan aşağı vicdandı. Agos’u çıkardığı ve tehditler aldığı dönemdi. Hiçbir tarafın adamı olmayan çok özel bir insandı. Onun katledilmesi hepimiz için çok büyük bir şok oldu. Vefatından sonra aileyle yakın ilişkilerim oldu. Aile, vakfı 2007’de kurdu. Büyük kızı Delal, “Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkûm edildi, şimdi o vicdan çıkış yolu arıyor” cümlesinden yola çıkarak ‘Vicdan Filmleri Projesini’ (www.vicdanfilmleri.org) önerdi. Ben de sinemacı kimliğimle bu ekip çalışmasına dahil oldum. Fikri geliştirirken, günümüz teknolojisini kullanan gençlerin, kendi kameralarıyla çektikleri kısa filmlerle vicdana bakış açılarını ortaya koyabileceklerini düşündük.

2010 yılında yaptığınız ‘Tef Çalan Çocuklar’ adlı kısa filminden bahseder misiniz?

Kadın hareketi için Diyarbakır’a gittiğim dönemde sokakta tef çalan çocukları konu eden kısa bir film çektim. Bunu yaparken de Vicdan Filmleri Projesine bir anlamda destek olmak istedim. Filmde sokaklarda yaşananlara tanıklık eden ve çocuk saflığıyla siyasal olayların içinde yer alan Diyarbakır çocukları vardı.

Vicdan toplumsal dönüşümde bir kırılma noktası olabilir. Kısa filmlerin bu anlamda etkili bir araç olduğunu düşünüyor musunuz?

Elbette. İyi bir görsel çalışma etkili ve çarpıcı olabilir ancak kısa film yapmak oldukça zorlu bir iş. Proje katılan birçok genç, hayatın içinden bir şeyi çekmek yerine kafalarındaki vicdan sorununu kurgu filmlerle anlattı. İçlerinde çok iyi olanları vardı.

Ermeni Türk Sinema Platformunun kuruluş öyküsü nedir?

İş arkadaşım Nurdan Arca, filmlerimizden birisinin gösterimi için Erivan’a Altın Kayısı Film Festivali’ne gittiğinde oradaki olumlu izlenimlerini anlattı. 2007 yılıydı. Türk ve Ermeni sinemacılar olarak beraber bir şeyler yapma fikrini karşılıklı dillendirdiğimiz dönemde, Osman Kavala’nın kurduğu önemli bir sivil toplum kuruluşu olan Anadolu Kültürün ve İstanbul Film Festivalinin desteğini aldık. İki ülkenin filmlerini birlikte izledik ve birbirimize düşündüğümüzden çok daha yakın olduğumuzu gördük.  Ortak yürütülen projeler çok başarılı oldu. On iki film çektik.  William Saroyan’ın Bitlis’e yaptığı gezinin anlatıldığı Lusin Dink’in ‘Saroyan Ülkesi’ adlı filmi yüksek standartta bir film oldu.  Film şu anda Locarno Uluslararası Film Festivalinde gösteriliyor. Erivan’da da ödül aldı. 2015 yılında, Ermenilerin Anadolu’dan gönderilmesinin yüzüncü yılında tüm bu filmlerin toplu gösterimini yapmak istiyoruz. Aslında söylemek istediğimiz şu: ‘Dünyaya, tarihimize ve acılarımıza birlikte bakarak çözüm bulmaya çalıştığımızı göstermek istiyoruz, çünkü biz önyargıları aşarak dostluklar kurduk ve birbirimizden çok şey öğrendik.’ 1909 Adana’daki Ermeni tarihi ve bugünün Adana’sını anlatmak yapmak istediğim yeni projelerden birisi. Ayrıca, Beyrut’ta yaşayan Ermeni bir arkadaşımız, İstanbul’da yaşayan Ermenilerin hayatını anlatan çok sıcak bir film yaptı, Erivan’daki gösterimi büyük ilgi uyandırdı.

‘Karanlıkta Diyaloglar’ belgeseli kadına yönelik şiddeti konu neden ilk belgesel. Bundan söz eder misiniz?

Töre ve namus cinayetlerini anlattığım, hayatımın en zor filmiydi. Mardin’in bir köyünde hamile bir kadınının töre cinayetine kurban edilmesini araştırmak üzere İsveçli kadın fotoğrafçı ve kameraman Ulla Lemberg ile yola çıktım. Bölgede yaşanan olayları çok farklı yönleriyle ve ayrı hikayelerle ele almaya çalıştım. Dünyada çok fazla gösterimi yapıldı ve büyük ses getirdi. Beni çok etkileyen ve acı veren bu film, Amerika’da okullarda ders olarak gösterildi. Ancak acı olan günümüzde kadın cinayetlerinin sayısının giderek artması. Bunun altında yatan gerçeğin ise, kadının giderek her anlamda daha görünür ve güçlü olmasının toplumun farklı katmanlarında kolaylıkla kabul görmemesi olduğunu düşünüyorum. Tanımlanmış erkek rolü, kadının gücünü ve görünürlüğünü kabullenmekte zorlanıyor. Kadının toplumda yarattığı sıçrama toplumun bilincinde hemen karşılığını bulmuyor ne yazık ki.

Kadın duyarlılığı ve vicdanının toplumsal uyanış ve barış sürecinde önemi nedir?

Çok önemli. Hayatım boyunca çok fazla sayıda kadınla çalıştım, işbirliği yaptım. Doğurganlık özelliği olan kadının hayata bakışında vicdan çok önemli.  Erkek egemen toplumlarda erkekler ne yazık ki vicdan duygularını bastırmak zorunda kalıyor. Ama Hrant gibi vicdanını sesini dinleyebilen erkekler de var. Kadınlar ezildikleri için her zaman daha cesurlar.

Ama bütün açık yürekliliğimle şunu da söyleyeyim. Bütün bu isyankarlığıma ve açık fikirli aile yapıma rağmen giyim kuşam konusunda belli bir baskıyla büyüdüm.  Bizim nesil şortla sokağa çıkamazdı. Toplumda kuşaktan kuşağa aktarılan gizli bir muhafazakarlık çizgisi var. Yeni kuşak bunu aşmış görünüyor. Ancak Türkiye’deki muhafazakârlıkla, bugünkü gençliğin özgürlük kavramları arasında fark olması meselesini İslamiyet’le açıklamak doğru olmaz. İslami açıdan muhafazakar olmayan bir ailede büyümüş olmama rağmen hayatımızda belli kısıtlamalar vardı. Örneğin, Bab-ı Ali’ye çalışmaya giderken ne giyeceğim ciddi bir şekilde tayin edilmişti çünkü kadın olarak erkeklerin arasında görünmez olmam gerekiyordu. Bugün kadınların görünür olmak istemesi, toplumun kodlarına aykırı geliyor. Batıda Katolik kilisenin baskısının aşılması da zaman almıştır. Günümüzde tüm Ortadoğu toplumlarına değişimi için zaman tanımak lazım. Her toplumun süreci kendine özgü oluyor. Herkes istediği gibi giyinme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Seçim yapma özgürlükleri baskıcı rejimlerle kısıtlandığında gerçek sorun o zaman ortaya çıkıyor. 

Oya Baydar ile birlikte yazdığınız ‘Bir Dönem İki Kadın’  kitabı çok ses getirdi. Fikir nasıl ortaya çıktı?

Oya ile ‘Barış için Kadın Girişimi Grubunda’ çalışırken her şey bir espriyle başladı.  Sohbetlerimizi kayda alıp kitap yapabilir miyiz diye düşündük, samimi bir şey ortaya çıkınca fikri hayata geçirdik. Hayatı boyunca oradan oraya sürülmüş iki kadının yaşamöyküsü ilgi gördü.

Irak Dünya Mahkemesinin amacı neydi ve koordinasyonunda nasıl bir görev aldınız?

Irak’ın Amerika tarafından işgalini içinde yaşadım ve derin bir acı duydum. Arap dünyası, Türkiyede’ki  ön yargıların aksine büyük aydınları ve düşünürleri olan bir toplumdur. Saddam Hüseyin’in diktatörlüğü asla tartışılmaz ancak Amerika’nın işgalİ çözüm değildi ve nitekim sonuçlarını da bugün görüyoruz.  Irak Mahkemelerinin amacı Amerika’yı yargılamak değil, dünya çapında işgale duyulan tepkinin uluslararası tanıklıklarla kayda geçirilmesini sağlamaktır. Bu da bir vicdan meselesidir. Dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılarla kapanış toplantısı İstanbul’da yapıldı. Arkeolojiden kadınlara yönelik talana kadar her alanda yapılan talanlar için birçok tanık dinlendi. Bugün Ortadoğu’da yaşanan zor sürecin başlangıcı Amerika’nın Irak işgaliyle başlamıştır.

Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocuklar için  ‘Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları’  (ÇİAÇ)  projesini yarattınız.  Bundan söz eder misiniz?

Taş atan çocukların hapse mahkum edilmesi meselesiydi. Amaç, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında yetişkinlerle aynı şartlarda yargılanan dört bin kadar çocuğun hukuki durumlarını düzeltmekti. Bunun için tüm ideolojik tercihlerini bir yana koyan, beş benzemez insan bir araya geldi ve iki yıl aralıksız çalıştı. Sonucunda meclisin yeni bir yasa çıkartması ve çocukların Çocuk Adalet Sistemine göre Çocuk Mahkemeleri’nde yargılanması sağlandı.


Türkiye sosyalist hareketinin simgelerinden birisi olarak, 68 dönemi gençlik olaylarını bugün yaşadığımız Gezi olayları ve toplumun dinamikleriyle karşılaştırdığınızda farklar ve benzerlikler nelerdir?

21. yüzyılda yeni arayışlar var. Bugünkü kuşak hem bizden çok farklı hem de bize benzeyen yanları var.  Biz bu yeni dünyayı kavramaya çalışıyoruz. En önemlisi onları damgalamadan ve anlayış içinde kavramamız gerekiyor. Ancak şu da bir gerçektir ki tüm gençlik hareketlerinin ortak noktaları vardır. Önemli bir hareket olan 68 gençlik olayları öncesinde Paris’teydim.  Tabuları yıkan bu hareketin başlangıcında Katolik topluma karşı özgürlük talepleri vardı, buna işçi hareketi, sol ideoloji,  Çin kültür devrimi düşünceleri girdi. Ama o da temelde bir gençlik isyanıydı. Bizdeki 68 kuşağında farklı olarak Amerika veya emperyalist güçlere karşı bir tavır vardı. Bugün Geziye baktığımızda homojen bir grup yok. Gezinin arayış ruhu 68’den farklı. 2012’de Mübarek’i deviren Tahrir Meydanının ruhu Geziye benziyor.  Tahrir’de de beş benzemez insan yan yana durdu ve üç temel şey olan ‘Ekmek, Özgürlük ve Adalet’ için sesini yükseltti. Bu temel arayışlar bütün isyanlarda vardır. Bu temel isteklerin şiddetle karşılık bulması ve bölünmüşlük durumu çok tatsız. Batı’da insan haklarının kazanımı,  20. yüzyılda iki büyük dünya savaşından sonra büyük acılarla elde edildi. 21. yüzyıl içinde yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası için zorlu bir geçiş dönemi olacak.

Melek Hanım, bu güzel söyleşi ve içtenliğiniz için çok teşekkür ederim…