Aşk: Duyu’nun “Din” Yapmış Duygusu

Beğenilme, ayırt edilme, arzu edilme, istenme ve birleşme, bedenlerin kör ihtiraslarıyla yol alırken ruhlar bu aşkın neresinde yer almaktadır?

aşk

Aşk, duyu dünyamızın duygu üzerinden açığa çıkma halleri midir? Biyolojik olarak var olan üreme kodlarına dayalı istek ve sahiplenme sendromu mudur? Yoksa sevgiliyle var olma, ona bağlanma ve onun varlığı üzerinden kendi varlığını duyumsama arzusu mudur?

Aşk denilince akla gelen ilk şey; bir cinsin karşı cinsine duyduğu ve tarifleri zorlayan ilgi gelmektedir. Devamında ise yoğun heyecan ve bedenin kimyasındaki hızlı değişimler olarak devam etmektedir. Beyin, aşka dayalı ürettiği bu kimyasallarla hazzı ve buna bağlı bir acı üretmektedir. Sevgiliyi düşündüğü ve hayal ettiği her an bu kimyasalları sürekli kılarak, kendine farklı bir dünya yaratmakla varlığının anlamını orada bulduğunun sanrısındadır.

Pekiyi, aşk tensel bir duyum mu, yoksa tinsel bir ihtiyaç mıdır?  Nerede var edilir ve nerede sonlanır? Yoksa aşk, bir maya mıdır?

Aşk, her an her yerde kendini gösteren istek ve arzu kökenli içgüdülerin bir duygu yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Duygusal aşk; duyusal aşk; ilahi aşk; evrensel aşk…

[quote]Doğadan insana, insandan Yaratıcı’ya dek değişkenlik gösteren bu duygu haline neden ihtiyaç duyar ve bunu hissederiz? [/quote]

sevgiLeyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin gibi dillere destan aşk hikayeleri, bizde böyle bir aşkı yaşamanın ayrıcalığının ve sıra dışılığının imgelerini oluşturur. Sevgiliye bir türlü kavuşamayan bu hikayelerde özlemin, ayrılığın, aşkın çaresizliği daha da alevlenerek  “din” yaptığı vurgulanır. Ve giderek artan bu acı öyle bir hal almıştır ki,  artık ortada ne bir sevgili ne de sureti bulunmamaktadır. Çünkü kendi potasında yok olmuştur.

Aşık, bu imgelerin izinde giderken bununla özdeşleşmekte ve ölümü göze aldırtan bu tutkunun cazibesinin pençesinde çaresizce çırpınmaktadır. Sonunda geriye bıraktıkları yalnızcı aşkın ölümcül külleridir.

Beğenilme, ayırt edilme, arzu edilme, istenme ve birleşme, bedenlerin kör ihtiraslarıyla yol alırken ruhlar bu aşkın neresinde yer almaktadır?

Gücünü yaşam enerjisinden alan duyuların kodları, bu gücü yine duyularının üzerinde sürdürürken artık kendisinin de, sevgilinin de esaretin içinde kendi rızalarıyla hapsoluşuna tanık olunmaktadır.

[quote]Aşk duyuların halisünatif bir yanılsaması mıdır?[/quote]

Bu cazibesi yüksek enerjinin bir yanılsama olduğunu yaşadıkça görmek, buna rağmen yeni bir aşkın peşine gitmek nedendir?

Pekiyi, aşk nedir ve ego bu aşkın neresinde yer almaktadır?

Aşk; tensel ve buna bağlı olarak da duyusaldır. İhtiras ve tutku ile beslenir. Adeta bir uyuşturucu misali kişiyi bağımlı kılan ve giderek içine çeken bir kimyasala dönüşür.

Belki de bu mitolojik aşk hikâyeleri bize, duyunun yakıcı ve yıkıcı sonlarını göstermek için anlatılmaktadır. Bir başka açıdan bakıldığında ise; bu hikâyelerde yaşanmış aşkın, yaşayanına “ne kattığını” sormak önemlidir.

[quote]Aşkın bile bir akla ihtiyacı vardır. Zira saf duygu, duyuya dönüştüğünde onu durdurmak neredeyse imkânsıza taşınmaktadır.[/quote]

Aşk ve aşka dair her şeyin bize cazip gelmesinin nedeni, temelinde üreme kökenli tensel ihtiyaca yönelik tinsel görünümde olmasıdır. İçinde şiddetli bir beğenme ve beğenilme arzusu yer almaktadır. Oysa gerçek böyle midir? Yoksa herkes kendinde olmayanı mı istemektedir?

Kendisini tanımakta olan insan; kendini bilmeye başladığında artık onu duyuları değil aklı, sezgisi ve bilinci yönetecektir. Bu her iki cins için geçerli bir durumdur. Ve gerçeğin ta kendisidir! Kişi bütünlenmenin kendi içinde olduğunu anladıkça, karşı beklentilerinden vazgeçecek ve duyusal istekleri iradelendirilmiş değerlerinin önüne geçemeyecektir.

O; ne olduğunu ve neyin kendisine uygun olabileceğini bilerek davranan, aşk denen duyusal tuzağın, kendisinin dışında olduğunu görebilecek farkındalığa sahip bir kimliktir. Duyularından gelen sesi oradan değerlendirmemesi gerektiği bilincindedir. Onun için tinsel birlik, tenselliğin çok üzerinde bir yerdedir. Böyle birinin ilişkiyi bacak arasından yukarı taşıyarak bakması kaçınılmazdır. Ondan beklentileri söz konusu değildir. Oluşturabileceği sinerji öndeliklidir.

Bütünüyle evrensel değerler çerçevesinde eril ve dişil enerjinin zihinsel bütünlüğünü önemsemektedir.

Bu nedenle salt bedene dayalı ilişkinin ilkel bir birleşme olduğunun bilinciyle hareket etmektedir.

Aşk duyuların bir tuzağı, akıl ise bu tuzaktan koruyandır…

Bir sonraki konu başlığında buluşmak dileğiyle…

Önceki yazıSadako Sasaki: Kağıttan Bin Turna Kuşu
Sonraki yazıBir su damlasının hikayesi
Nimet Erenler Gülkökü 1965 Tunceli doğumlu olup, Ocaklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Şaman gelenekleri olan babaannesi onun ilk eğitmenidir. Dünyaya geliş nedenini ve yaşamı hep sorgulamıştır. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okuyan Nimet Erenler Gülkökü; “Yaşam aynı zamanda bir okuldur ve bu okulun diploması, yalnızca bırakılan izlerden ibarettir!” diye tanımlamaktadır. O nedenle, öğrenmeye devam etmektedir. 2002 yılında "Bir Zen Ustası"yla karşılaşması, bu öğreniminde oldukça önemlidir. Ne bildiğini bilen “Bir Zen Ustası” ile birlikte halen müşterek çalışmalarına devam ederken; kendini bilme yolculuğunda öğrendiklerini öğretmek, öğretirken de öğrenmek suretiyle bilginin paylaşımına aracılık etmektedir. Bu birikimini özellikle kaleme aldığı makalelerinde, kitaplarında, sözlü aktarımlarında görmek mümkündür. İlgili olduğu alanlar; ezoterizm, sosyoloji, güzel sanatlar, edebiyat, felsefe, psikoloji, arkaik dönem tarihi, medeniyetler, sanat tarihi, sembolizm, teoloji ve mistisizmdir. İlk kitabı "Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı" 2010 tarihinde; İkinci kitabı "İnsanlığın Apocrypha'sı" 2012 tarihinde; "Ezoterizm'de Bilinç, Rüyalar ve Boyutlar" üzerine üçüncü kitabı olan "BİLİNÇTEKİ SIÇRAMALAR" adlı eseri de 2013 tarihinde yayınlanmıştır. Yazarın makaleleri, yazılı ve görsel medyada yayınlanmakta ve aynı zamanda yazar; televizyon ve radyo programlarına da konuk olarak katılmaktadır.