Silvio’nun Dünyası

Babası “Ölmek yok artık,” diye avutuyordu Silvio’yu. “Sadece bedeni aramızda olmayacak,” demeye çalışıyordu küçük oğluna…

İnsanoğlu, ölümlü bedenini yitirip, belleğini muhafaza etmeye başladığından beri hiç bir şey eskisi gibi değildi. Kimisi ölümün engellenemeyeceğini ve ölüme karşı durulamayacağını, kimisiyse bu yeni çağın insanlarının artık sonsuzluğa kavuştuğunu iddia ediyordu.

Silvio'nun Dünyası

Herkes beyazlar içinde cenaze törenindeki yerini almış, Silvio’nun büyükbabasını uğurlamaya gelmişlerdi. Bu çağda tabutlar genelde bir kapsül içerisine konularak, uzay boşluğuna fırlatılıyor olsa da, büyükbabasının ilk vasiyeti toprağa defnedilmek olmuştu.

Küçük Silvio, merdivenlerden yere düşüp, olduğu yere yığılan ve bir daha gözlerini hiç açmayan büyükbabasının, kendisine babası tarafından vaat edilen aynı kişi olup olmayacağını anlayamayacak kadar küçüktü. Onun hafızasını mı özleyecekti, yoksa saçlarını okşayan benekli elleriyle beyaz sakallarını mı, emin değildi.

Bir bedenin toprağa verildiğine ve büyükbabasının bir çukura terk edildiğine küçük gözleriyle tanıklık etmişti. “Onu orada bırakmışlardı.”

Milano’nun kendi kendini tamir eden elektronik yollarından geçip, otomatik şoförlü arabalarıyla evlerine vardıklarında her şey aynı ve bir o kadar da farklı görünüyordu. Mavi yapraklarından kendi suyunu üreten çiçekler, bahçede göze hoş geliyor, ama kokmuyorlar; evin robot çocuk bakıcısıysa her zamanki gibi küçük kızkardeşiyle ilgileniyor, ama onun niçin huysuzlandığını bilemiyordu. Aralarında nasıl bir bağ olduğunu hiç anlayamadığı ağabeyi Enrico’ysa odasında muhtemelen her zamanki gibi sanal bir tatil programının içinde vakit geçiriyordu.

Bulundukları yüzyıl, onu hep garip bir çocuk olarak gören insanlarla doluydu. En çok huzur duyduğu şeyi yaptı ve odasındaki tüm elektronik devreleri kapatıp, kendisine büyükbabasının babasından emanet kalmış olan pilli bir samuraya sarılıp, yere yüzüstü kapandı. Az önce büyükbabasını gömen kendisi değilmiş gibi hiddetle Enformatik Göç Bakanlığı’ndan beklediği yetkililerin gecikmesine kızan babasını anlamaya çalışıyordu bir yandan. Çünkü sesi tavanı aşıp, kulaklarının içinde yankılanmaya başlamıştı.

Büyükbabasının yaşlı bedeninin merdivenlerden uzun bir süre kalkmadığı anlarda o yetkililerden ikisini ilk o zaman görmüş ve ne yaptıklarına bir anlam verememişti. Aralarında “Boynu kırılmış,” gibi laflar ediyorlardı, ama bir yandan da kafasını kırmaya çalışıyor gibiydiler.

Çocuk aklıyla nasıl bir dünyaya ait olduğunu sorgulamaya çalışırken sere serpe uzandığı yerde birden irkildi. Ne telaşla eve giren yetkililerin ayak sesleri, ne de annesinin dijital dans provaları sebep olmamıştı buna.

Büyükbabasının sanki az öteden kendisine sesleniyormuş gibi içini ısıtan sesini işitmişti.

Oda kapısına yaklaştıkça gerçekten onun konuştuğundan emin oldu. Sadece konuşmalar parazit yapar gibi birdenbire kesiliyor, farklı bir şeyden bahsediyormuş gibi yeniden başlıyordu. Olan biteni anlamak için merdivenin başına kadar adeta nefesini tutup, parmak uçlarında geldi.

“Ne yani, vasiyet dediği şey bu mu sadece?” diye daha da çileden çıkmış görünen babasının sesinden korkup, olduğu yere sindi. “Sadece Silvio’ya izin vermiş, öyle mi?”

Yapılan işlem, büyükbabasının beynindeki bellek alanlarının bir programa kopyalanması ve vasiyetinin onun zihninden okunmasıydı.

Küçük Silvio, artık büyük bir kapital imparatorluğunun tek varisiydi. Kendisine bırakılanlar arasında uyku makineleri fabrikası, hidrojen yakıt istasyonları, hafıza silme klinikleri ve dünya yörüngesine kurulmuş olan uydu-köyler vardı. Bunlardan da önemlisi büyükbabasının tüm belleği artık onundu. Hatıraları, sırları, fikirleri, korkuları ve tüm geçmişi…

Oysa tüm bunları bir çocuk parkında kaydıraktan kaymaya ve jetonla çalışan bir atlı karıncaya değişmezdi. Hepsini büyükbabasının devasa kitaplığından okuduğu eski bazı kitaplardan görmüş, bilmiş ve düşlemişti. Ağabeyi Enrico’nun tek düşüyse elit tabakaya özgü olarak geliştirilen görünmezlik pelerini için yasal iznin bir an önce çıkmasıydı. Geleceği düşleyenlere ve yeniliklere özenenlere inat, Silvio’ysa geçmişi düşlüyor ve geçmişte sahip olunanları özlüyordu.

Merdivenleri ağır ağır çıkan adımlar bir Bakanlık yetkilisine aitti. Ona miras tebligatını yapacak ve yaşına aldırış etmeden içerisinde koca bir ömür dolu belleği tutan emaneti ona teslim edecekti. Sadece o alabilir, içindekileri o görebilirdi.

Yaşından daha ileride bir olgunluğa ve zekaya sahip olduğu ortada olsa da, boyunu çok aşan bir sorumluluğu üzerine aldığı açıktı artık Silvio’nun. Soğuk bir şekilde işlemleri yapıp, işini bitiren yetkilinin odadan çıkarkenki tek insancıl davranışıysa bu bellek yongasının nasıl çalıştığını göstermek olmuştu.

Devasa bir cam ekrana dönüşüveren odasının duvarına görüntü yansıdığında donakalmıştı. Kendisi gibi sekiz, dokuz yaşlarında olan bir çocuk ona bakıp, gülümsüyordu. Saçları biraz daha açık renkti, yüzü biraz daha küçüktü, ama bakışları tıpkı kendisininki gibiydi. Onun gibi sevecen ve güleç…

“Merhaba Silvio!” diye seslendiğinde öylesine gerçekti ki, duvardan çıkıp yanına geleceğini sandı. “Beni tanıdın mı?” diye sorduğunda bir elin parmakları kadar olan çocukluk arkadaşlarını gözünden geçirip, umutsuzca kafasını sallamıştı. Sadece izliyor, duyuyor ve hissediyor, ama bir cevap vermiyordu.

“Küçük torunum, benim!”

Buna inanması için bir nedeni yokken, ekrandaki çocuğun elinde o an kendisinde duran pilli samurayı görmüştü. “Evet, sensin.” dediğinde sözcükler ağzından titreyerek ve özlemle çıkmıştı.

“Bu benim çocukluğum… Tıpkı senin gibi şirin ve bilinçli bir çocuktum. Ancak kurduğumuz bu dünya…”

Nefesini tutmuş, her sözcüğü can kulağıyla dinlerken heyecanı daha da artıyordu.

“Ancak kurduğumuz bu dünyayı sana miras bıraktığım için utanıyorum. Hem sana, hem kendi çocukluğuma ihanet ettim Silvio…”

Ekrandaki şirin çocuk, büyükbabasının çocukluğuydu, ama konuşanın ve hislerini aktaranın büyükbabasının son zamanlarındaki bilinci olduğunu artık anlamıştı.

“Her şeyi başardığımı sandım. Her icadı, her yeniliği, her teknolojiyi akıl ettim. Ama bunlara bir şeyi katmayı unuttum, sevgili torunum… İnsanı…”

Onun sesindeki hüznü ve sözlerindeki pişmanlığı içine işledikçe gözünden yaşlar dökülmeye başlamıştı Silvio’nun.

“Bu, benim dünyamdı, ama düşlerimin değil. Hem kendi çocukluğumun, hem senin mutlu olman için senin düşlerine ihtiyacı var dünyamızın…”

Sonra el sallayarak, yitti ekrandan büyükbabasının çocukluğu…

* * *


Zaman, ister ışık hızında, isterse dünya saatinde aksın, göz açıp kapayıncaya kadar geçmeye devam ediyordu.

Genç Silvio, on sekiz yaşına girip, tüm yetkileri eline aldığı günü şirketlerinin Roma’daki genel merkezinde kutlamış ve kendisine ilk iş talimatıyla bir doğumgünü hediyesi vermişti.

“İki tekerlekli bisiklet, lastik top, peluş panda ve plastik örümcek adam üretimlerini başlatın. Yeni dünyayı kurmak için öncelikle çocukların düşlerine ve eski dünyanın oyuncaklarına ihtiyacımız olacak…”