Evrende Yalnız Mıyız?

Uzay sırlarla dolu bir yer. Güneş sistemimizi terk edip, uçsuz bucaksız uzayda keşfe çıkacağımız günler ne zaman gelir bilinmez ama bildiklerimizden yola çıkıp düşünmek ve hayal etmek bile inanılmaz heyecanlı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Evrende başka yaşamların var olup olmadığı düşüncesi aklımızın bir köşesinde hep olmuştur. Nerede ve nasıl yaşadıkları, neye benzedikleri, bizden zeki olup olmadıklarını sürekli merak ederiz. Her ne kadar uzaylı diye bir varlığın gerçek olduğu kanıtlanmasa da sayısız film ve kitapta uzaylılara dair anlattıklarımız ve yarattığımız uzaylı figürleri sanki bizi böyle bir varlığa alıştırmış gibi geliyor. Bu gece uzaylılar evimi ziyarete gelse belki yeterince şaşırmadığım için hayal kırıklığı yaşayacaklar. Düşünsenize Star Wars filmindeki bir karaktere benzer varlıkların evinize geldiğini. Hem bu kadar gizemini koruyup hem de üzerine bu kadar konuştuğumuz uzaylılar acaba gerçek olabilir mi?

Mavi gezegenimizde yaşarken kendimizi evrenin merkezinde sanabiliriz. Fakat evrenin büyüklüğü düşünüldüğünde Dünya lafı bile edilmeyecek kadar küçük kalıyor. Evrende yalnız mıyız sorusuna verilebilecek en iyi cevap da aslında burada yatıyor ve bir gerçek yüzünden muhtemelen yalnız değiliz: Evren büyük, çok büyük!

evren universe

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gezegenimiz, güneşimizin yörüngesindeki sekiz gezegenden biridir. Aslında çok da özel bir gezegen değildir. Çevredeki güneş sistemleri göz önüne alındığında 200 milyar yıldızdan biridir. Komşu güneş sistemleri ile birlikte oluşturduğumuz topluluk, yer aldığımız Samanyolu galaksisi içinde bir noktaya karşılık gelir. Kavramakta zorlandığımız Samanyolu galaksisi bile evrenin içinde okyanustaki bir su damlası, 100 milyar galaksiden sadece biridir. Bu ölçekte her bir ışık taneciği koca bir galaksidir. Bu gerçek sadece dünyayı evrende konumlandırmakla kalmıyor aynı zamanda evrende yalnız olduğumuza inanmamızı güçleştiriyor.

Evrenin büyüklüğünü anlamaya çalışırken bir yandan da yalnız olamayacağımıza dair olan inancımız artıyor ve bu noktada başka bir soru karşımıza çıkıyor: Çok uzak gezegenlerde yaşayan uzaylılar neye benziyor acaba? İhtimaller sonsuz ve aynı zamanda şaşırtıcı. Bir sıvının içinde yüzen tek hücreli bir canlıdan, karada yaşayan yırtıcı bir canlıya ya da havada uçan ve bizden daha zeki bir canlıya kadar her şey olabilir. Belki bu canlılar bizim hayal edemeyeceğimiz koşullarda yaşamak için evrimleşmiştir. Böylesine devasa bir evrende belki de medeniyetlerin varlığını merak etmek daha mantıklıdır. Tıpkı bilim kurgu filmlerinde olduğu gibi… Belki de gerçekliğe düşündüğümüzden daha yakınız. Hayal gücümüzle çıktığımız yolculuklar belki de teknolojimizle ulaşamadığımız noktalara ulaştırmıştır bizi. En azından üzerine düşününce akla yatkınlık açısından daha gerçekçi geliyor bazı bilim kurgu eserleri.

Öte yandan bu düşünce bile ihtimalleri sınırlandırıyor. Evrende çok tuhaf yaşam formları olabilir. Belki de yıldızların merkezinde yaşayan egzotik yaşam formları mevcuttur. Veya kozmik bir toz bulutu gibi görünen dev mikroorganizma toplulukları vardır. Belki de uzaylılar çok hızlıdırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar gelip gidiyorlardır. Saniseler belki onlar için uzun zaman dilimleridir. Dünya’ya gelip bizim yavaşlığımızdan sıkılıp geri gitmiş de olabilirler.

Deep Space

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Evrendeki sonsuz ihtimallerden bahsettik. Peki başka yaşamları veya canlıları anlamaya nereden başlayabiliriz. Aslında cevap hepimizin bildiği bir yer, yani Dünya’dır. Fizik kanunları her yerde aynı gibi gözüküyor ve buradan varacağımız sonuç yaşam kanunlarının evrensel olduğudur. Detaylara indikçe farklılıkların ortaya çıkarak canlıları değiştirmesi sonucu Dünyamızda çok çeşitli yaşamlar meydana gelmiştir. Dünya üzerindeki yaşamı uzaylıların yaşamını anlamak için bir rehber olarak kullanabiliriz.

İlk olarak Dünya’nın daha çok genç olduğu 4,5 milyar yıl öncesine gidelim. Burada yaşamı tetikleyen şeyler gizemini korusa da bu konuda çeşitli teoriler mevcut. Bir teoriye göre, yaşamın başlangıcı astronomik boyutlarda bir şansla sayısal lotoyu kazanmaya benziyor. Yani yaşamın tamamen tesadüfen meydana geldiğini savunuyor. Genç Dünya üzerindeki kimyasal havuzlarda çeşitli amino asitler yer alır. Bu moleküller milyonlarca yıl boyunca gelişigüzel bir şekilde çarpışmışlardır. Ta ki mükemmel kombinasyon ortaya çıkana kadar. Son talihli çarpışmayla başlayan yaşam, tek hücreden milyonlarca hücreye kadar evrimini sürdürmüştür. Yaşamın kendisini spontane yaratması kesinlikle mümkün gözükmüyor. Ama bahsettiğimiz teori için bu pek sorun değil. Çünkü bu, sayısal lotoyu kazanmaya benziyor, her ne kadar olasılık astronomik olsa da. Çoğu haftalarda hep bir kazanan çıkar öyle değil mi?

[quote]İkinci ve daha da ilgi çekici bir teori daha var: Panspermia[/quote]

Bu teoriye göre yaşamın kaynağı başka bir yerden geliyor ve bir gezegenden başka bir gezegene asteroitler ile yayılıyor. Daha mümkün gözüküyor. Taş parçaları içinde taşınan donmuş organizmalar uzayda seyahat ediyor ve yaşamı yeni yerlere taşıyor. Tabi bu organizmalar uzayın vakum etkisine ve sıra dışı ısılara dayanabilen organizmalar. Eğer öyleyse, buradan günümüze de uzanan ilginç bir sonuç çıkıyor: Şu anda bile asteroitlerin içinde seyahat eden ve belki Dünyamızı ziyarete gelen yaşam formları olabilir.

[quote]Hangi teorinin doğru olduğundan bağımsız, sonuç olarak Dünya’mızda başlayan yaşam bir sonraki evreye geçti: Hayatta kalma[/quote]

Hayatta kalma aslında her canlıyı birbirine bağlar. Her canlının hayatta kalması için ürettiği kendi kuralları vardır. Ve her canlı hayatta kalmak için enerjiye ihtiyaç duyar. Bizim yemek dediğimiz şey olmazsa yaşam durur. Canlı bir kere beslenince kendini korumak için yaşam, bireysel olarak kendini kopyalayabilir. Sonuç olarak bu canlının evrimleşmesidir. Evrim, uzaylıların yaşadığı yerlerde de gerçekleşmiş olabilir. Yaşadıkları yerin şartlarına göre ortaya, bize çok garip gelen ama canlı olarak kabul edilebilir yaşam formları çıkar.

[quote]Şimdi evrenin derinliklerine doğru ilerleyelim![/quote]

Bizden tamamen farklı, dünya dışı varlıkları arayalım. Bizim bildiğimizden çok farklı bir yaşamı anlamaya çalışalım. Evrendeki sayısız galakside neredeyse her türlü yaşam formu fiziksel olarak mümkündür ve bir yerlerde yaşıyor olmaları muhtemeldir. Yani çok tuhaf uzaylılar olabilir ve olmalıdır da. Bambaşka bir evrimsel süreci izlemiş uzaylılar su yerine başka kimyasallara bağımlı olabilirler. Nitrojen ihtimallerden biridir. Dünyada da gaz halinde bulunan Nitrojen, çok çok soğuk ortamlarda sıvı halde bulunabilir. Mesela -195 derecede. Yani nitrojen okyanuslarıyla kaplı bir gezegen varsa uzaylılar insanı anında öldürecek bir ısıda evrimleşmeyi başarmış olmalılar. Buradaki hayat bizimkinden çok farklı bir kimyaya ihtiyaç duyacaktır. Normal bir insan vücudunda 30 litre su bulunur. Öyleyse suyu sıvı nitrojenle değiştirelim. Suyun yanında 1 kilogram fosfor, 250 gram tuz, bir çivi yapacak kadar demir, 1,5 kilogram kireç, 20 kilogram karbon ve daha 15 farklı element bulunur. Peki bu elementleri de başka elementlerle değiştirsek. Doğru malzemelerle çok düşük ısıdaki yaşam mümkün olabilir. Bu ortamda enerji zor bulunur ve burada yaşayan canlılar çok yavaş hareket eder.

[quote]Dünya’daki yaşamı rehber almaya devam edelim…[/quote]

buz uzay

Her canlı hayatta kalmak için enerjiye ihtiyaç duyar. Organizmaların yemek bulabilmesi ve evrim geçirebilmesi için gereken yerde, bildiğimiz kadarıyla tek olmazsa olmaz vardır ve o da sudur. Su tüm yaşam formlarının anahtarı olarak kabul edilir. Su nerede varsa uzaylılar yakınında olabilir. Aslında su uzayda çok yaygın bir şekilde bulunur. Donmuş su evrene yayılmış durumdadır. Küçük kristal zerreciklerden, dağlar kadar büyük kuyruklu buz yıldızlarına kadar. Fakat sıvı su bulmak için doğru ısıya sahip bir yere gitmeniz gerekir. Ne çok soğuk ne de çok sıcak. Güneşimizin çevresinde bu ısıya sahip bölgede sadece iki gezegen vardır. Bunlar Dünya ve Mars’tır. Robotlar 1970’lerden beri Mars’ı keşfetmekteler. Fakat henüz bir şey bulamadılar. Araştırmalar devam ediyor. NASA’nın Spirit Rover  aracı, Mars yüzeyinin altında beyaz tuz keşfetti ki bu beyaz tuz sıvı suyla temas ederek oluşmuş. Ayrıca uydu fotoğrafları nehirler ve okyanuslar sayesinde oluşan toprak kaymalarını gösteriyor. Belki hala yüzeyin altında nem kalmış ve bu da yaşamı destekliyor olabilir.

Mars gezegenindeki arayışımız sonuç vermezse sıvı su arayabileceğimiz başka yerler var. Bunlardan biri Mars’tan 48 milyon kilometre uzaklıkta, devasa Jüpiter’in küçük ve gizemli uydusu Europa’dır. Europa çok küçüktür, çapı 3200 kilometrenin altındadır, ve çok soğuktur, -260 derece. Uydunun tamamı 24 kilometre kalınlığında buz tabakası ile kaplıdır. Belki de Europa’nın yüzeyinin altında gizli bir ısı kaynağı vardır. Europa, Jüpiter’in etrafında bir turunu 3,6 günde tamamlar ve yumurta şeklinde bir yörünge izler. Jüpiter’in çekimsel kuvveti devamlı olarak değişerek Europa’yı gerip sıkıştırır. Bu süreç bir kil parçasını yumuşak bir hale getirmek için yoğurmaya benzer ve aynı kilde olduğu gibi ısı oluşur. Belki bu ısı içerideki buzları eritmek için yeterli oluyordur ve sıvı sudan oluşmuş bir okyanus üzerindeki katı buz tabakasının ardına gizlenerek uzayın vakumundan korunuyordur. Öyleyse burada yaşayan canlılar olabilir ve bu canlılar karanlık ve soğuk su gezegeninde yaşamak için evrimleşmişlerdir.

Jupiter-Europa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[quote]Peki karanlık ve soğuk su gezegeninde yaşayan canlılar varsa onların fiziksel özelliklerini tahmin edebilir miyiz?[/quote]

Buradaki canlılar muhtemelen bizim okyanus yaşamındaki gibi yüzebiliyordur. Kalın buzdan kabuğun içinde kendi ışıklarını üretmek için derilerindeki kimyasalları kullanıyor olabilirler. Okyanusların derinliklerinde yaşayan canlılar gibi. Fakat Europa’da gelişmiş canlılar yaşıyor olsa bile yakın zamanda bizimle iletişime geçmeleri mümkün gözükmüyor. Çünkü 24 kilometre kalınlığında buzdan bir kozanın içindeler. Yani evrende neler olduğundan habersizler.

Umarım bir gün Mars ve Europa’nın sırlarını çözeriz. Karşımıza çıkan her bilinmez, daha geniş bir bakış açısıyla bakmamızı sağlıyor ve yolculuğumuza devam etmemiz için bizi yüreklendiriyor. Elimizdeki bilgilerle yürüttüğümüz fikirler, bizden önce başka gezegenlere ulaşıyor. Güneş sistemimizi terk edip, uçsuz bucaksız uzayda keşfe çıkacağımız günler ne zaman gelir bilinmez ama bildiklerimizden yola çıkıp düşünmek ve hayal etmek bile inanılmaz heyecanlı.

[divider]

Kaynak: ‘Into the Universe with Stephen Hawking’ belgeseli.