Dertleri Zevk Edinmek

Sorunları büyütmek sorumsuzluğun arkasına sığınmanın bir başka hâli midir? Duyarlılık adı altında sergilenen davranışlar, duyarsızlığın kendisi midir?

dert, sorun

İnsanların, gelişen herhangi bir olumsuz olay karşısında hemen dünyanın en duyarlı, en hassas, en sorumluluk gösteren kimliklerine bürünme hâlleri saman alevi gibi önce parlar, yanar ve aynı hızla da kısa bir sürede söner.

Olayları değerlendirirken; duyuya indirilen ve orada değerlendirilen bilinçsizliğin sonuçları, hayatımızın neredeyse bütününü oluşturuyor ve biz bunlara olumlu gibi görünen kelimelerle anlam yüklüyor ve bunu da gerçeklik olarak algılıyoruz! Eğer gerçekten gösterdiğimiz kadar iyi, duyarlı, hassas, sevgi dolu, paylaşımcı vb. isek normal zamanlarda neden bu böyle olmuyor? Ne zaman olumsuz bir durum yaşansa birden bire çok duyarlı oluyoruz. Hep bir uçtan diğer bir uca geçiş. Yani ya çok pozitif ya da çok negatif uçlara kaymış oluyoruz.

Anlattıklarımın kelime bazında değil, konunun derinliği ile birlikte değerlendirilmesini dileyerek devam edeceğim.  Büyüklerimiz bize, olumsuz bir olay karşısında ne kadar üzülürsek o kadar duyarlı ve iyi bir insan olacağımızı anlatırlar. İşte bu bir mayadır (yanılsama)! Ama Maya bir yanılsama değildir. Ne kadar aklınız karıştı değil mi?

Hemen açıklayayım:Doğru zannettiğiniz “yanlış”lar,  ne kadar “yanlış” olsa da o sizin için doğrudur. Tıpkı sevgi kavramına inandığınız gibi. Siz, sevginin sizi yücelttiğini, beslediğini zannederken aslında sizi ne kadar dışa yönlendirdiğini ve bunun giderek yine sizi bağımlı hale getirdiğini anlayamazsınız. Oysa sevgi ve nefret diye bir şey yoktur. Onu biz var ederiz. Acı ve tatlı diye bir şey de yoktur.  Ancak biz ayırarak baktığımızda bunlar ortaya çıkar. İşte tam da bu noktada bir “maya” var edilmiş olur.

Duygulara bağlı olan düşüncenin ana kaynağı duyuların denge arayışıdır. Çünkü olumsuzluk karşısında duyular bir dış ve iç uyaranla karşı karşıya kalmış ve tetiklenmektedir. İnsan dünyasal yönü gereği varlığını tehdit eden herhangi bir durum karşısında tepki göstermeye açıktır. Bazen başkasının yaşadığı olay üzerinden kendisinin de benzer bir durum yaşaması olasılığını düşünerek de hareket eder. Bu kötü bir şey değildir. Ancak dikkat edilmesi gereken ince çizgi olayların içine düşmemektir. “Ben”; olayları olduğu gibi değil olmasını istediği gibi değerlendirir.  Oysa zaman zaman bizim irademizi aşan haller olabilmektedir. Bu ayrımı gözden kaçıran birine eksik baktığını göstermeniz neredeyse imkânsızdır. Çünkü o bir “Maya”nın içindedir.

İçinizden bana çok kızabilirsiniz. Bunu anlayabilirim. Çünkü açıkladığım düşünceler size öğretilenlerle çok ters düşmektedir. Biraz sabırlı olup neyi anlattığımı anlamak isterseniz bir yerlerde buluşacağımıza inancımı korumaktayım. Yaşam bana, başkalarına kızmak yerine kendime kızabilmeyi öğretti. Şimdi sizi olayların ve kelimelerin dışına davet ediyorum.  Ayrıntıya boğulmadan bütünü görmeye: Mesela bu günlerde yaşadığımız, Soma’daki kömür madeninde oluşan yangında hayatını kaybeden maden işçileri için hissedilenleri düşünelim. Herkes bir acı ve keder içinde, kim kimden ne kadar çok hassas ve duyarlı olduğunu kanıtlama peşinde. Facebook’ta yayınlanan yazılar, görseller sanki ben senden daha çok üzülüyorum düşüncesini kanıtlamanın peşinde! Bu konuda akıl vermeler, horlamalar, dışlamalar, suçlamalar… Bu, en sade vatandaştan en tepedeki yetkiliye dek böyle devam ediyor. İyi de olanlar olmuş. Aslolan bunlar olmadan neredeydik? Bu durumun olmaması için neler yaptık ya da hangi ihmallere sebep olduk. Bundan sonra ne yapılmalı? Pekiyi, o çok önemsediğimiz duyarlılığa, sevgiye, iyiliğe, bilince, farkındalığımıza ne oldu? Nerede unuttuk bunları?   1098316_497442213678078_920728691_n

Kendi aklını kullanmayı bile bilmeyen biri başkalarına nasıl akıl verebilir? Kendi yolunu bulmamış biri nasıl yol gösterebilir?

Atalarımız,” Bin bilsen de bir bilene sor” demişler ama biz her zaman en çok bilen (!) olduğumuz için şayet düşüncemize uymuyorsa hemen kaplan kesiliyoruz. Biraz önce sevgi pırıltıları arasındayken; nefret kusuyoruz. Bir insanı ya baş tacı ediyor ya da ayaklar altına alıyoruz. İşte iyi ve kötüyü böyle var ediyoruz.

Dertleri zevk edindik. İnsan doğası negatif enerjiyle beslenmeye eğilimlidir. Çünkü yersel enerji de negatiftir. Ve biz bu yersel enerjinin sahası içinde hareket etmekteyiz. Yersel enerjiyle olan bu bağlantımız doğal olduğu için farkında olmadan onunla beslenmekteyiz. Başkalarına acıyarak aslında kendimize acımaktayız. Thomas Hobbes bir gün, yoldaki bir dilenciye para verirken görülür. Kendisine neden bu kadar cömert olduğu sorulduğunda “Bunu ona yardım etmek için yapmadım. Sadece, adamın bu kadar yoksul olmasından duyduğum üzüntüyü ortadan kaldırmak için yaptım.” şeklinde cevap verir. Ve bir başka düşünür olan George Santayana da diyor ki; “Bu tür cömert koruyucu dürtüler var olsalar bile bunlar insan doğasında genellikle zayıf ve geçicidir. Yüzeyin altını biraz kazırsanız yırtıcı, inatçı ve fazlasıyla bencil bir insan bulursunuz.”

Sevgi, ilgi, şefkat, iyilik, hassasiyet, affetmek gibi kavramları kullanırken iyi niyetli görünüyoruz! Ama bu bizi iyi yapmaya yetmiyor.

Eğer Soma’da gerçekleşen kaza öncesi gereken duyarlılık gösterilseydi bu sonuçları hiçbirimiz izlemek zorunda kalmayacaktık.  Dolayısıyla duyarlılık, hayatın bütününü kapsamalıdır. İyi olmak her zaman her yerde olmalıdır. Bu bakış açısını geliştirmek, içselleştirerek doğallaştırmak çok önemli bir bilinçlilik halidir. Olaylara değerlendirirken “kendimiz gibi değil kendisi gibi bakmak” ve gereken neyse buna göre hareket etmektir. Ancak bu doğrultuda empatik* olmayı öğrenir; huzur, güven ve hak ettiğimiz saygıya o ölçüde ulaşabiliriz.

*Kast ettiğim empati, kendisini bir başkasının yerine koyarak bakma şeklinde bir anlamda kullanılmamıştır. Bir başka yazımda bu konuyu ayrıntılı bir şekilde kaleme alacağım.

PAYLAŞ
Önceki yazıSevgilinin Suskunluk Vakti
Sonraki yazıBir Dilek
Nimet Erenler Gülkökü 1965 Tunceli doğumlu olup, Ocaklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Şaman gelenekleri olan babaannesi onun ilk eğitmenidir. Dünyaya geliş nedenini ve yaşamı hep sorgulamıştır. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okuyan Nimet Erenler Gülkökü; “Yaşam aynı zamanda bir okuldur ve bu okulun diploması, yalnızca bırakılan izlerden ibarettir!” diye tanımlamaktadır. O nedenle, öğrenmeye devam etmektedir. 2002 yılında "Bir Zen Ustası"yla karşılaşması, bu öğreniminde oldukça önemlidir. Ne bildiğini bilen “Bir Zen Ustası” ile birlikte halen müşterek çalışmalarına devam ederken; kendini bilme yolculuğunda öğrendiklerini öğretmek, öğretirken de öğrenmek suretiyle bilginin paylaşımına aracılık etmektedir. Bu birikimini özellikle kaleme aldığı makalelerinde, kitaplarında, sözlü aktarımlarında görmek mümkündür. İlgili olduğu alanlar; ezoterizm, sosyoloji, güzel sanatlar, edebiyat, felsefe, psikoloji, arkaik dönem tarihi, medeniyetler, sanat tarihi, sembolizm, teoloji ve mistisizmdir. İlk kitabı "Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı" 2010 tarihinde; İkinci kitabı "İnsanlığın Apocrypha'sı" 2012 tarihinde; "Ezoterizm'de Bilinç, Rüyalar ve Boyutlar" üzerine üçüncü kitabı olan "BİLİNÇTEKİ SIÇRAMALAR" adlı eseri de 2013 tarihinde yayınlanmıştır. Yazarın makaleleri, yazılı ve görsel medyada yayınlanmakta ve aynı zamanda yazar; televizyon ve radyo programlarına da konuk olarak katılmaktadır.