Lice Barış Sürecinin Son Perdesi mi?

Lice, doksanlı yılların başında faili meçhul cinayetlerin yaşandığı, gözaltıların, işkencelerin sistemleştirildiği, Geçici Köy Koruculuğu’nun insanlara dayatıldığı ve bu baskılar sonucunda direnişin başladığı yer. Lice halkının, Kalekol yapımına itirazlarının arkasında bu travmalar yatıyor.  

Lice İsyanı
Lice İsyanı

1975 Depremine kadar Akdağ eteklerindeki Akı tepesinde kurulan Lice, Diyarbakır’ın doğusunda yer alıyor. İlçe topraklarının bir kısmı Güneydoğu Anadolu, diğer bölümü Doğu Anadolu bölgesinde. Lice, doğusunda Kulp, güneydoğusunda Silvan, güneyinde Hazro, güneybatısında Kocaköy, batısında Hani, kuzeybatısında Bingöl ilinin Genç ilçesi ile komşu.

Dağa kaçırılan çocuklar ve tepkili annelerinin, açlık grevi dahil yaptığı gösteriler; yenilenen kalekol inşaatlarına karşı, sivil kesiminde katıldığı ve terör örgütünün organize ettiği direnç; yol kesip, kimlik kontrollerinin militanlar tarafından yapılmaya başlanması, yaşanılan çatışma sonrası can kayıplarının yaşanması; Tokat ilindeki linç girişimlerinin siyasi liderler arasında kabul görmesi, hatta teşvik edilmesi; Kandil’deki örgüt yöneticilerinin sert mesajları ‘Barış Süreci’ resminde yer alan canlı renklerin mat hale gelmesine neden oldu!

Çocukları Dağa Çıkartılan Anneler
Çocukları Dağa Çıkartılan Anneler

Çözüm süreci, maddenin doğasına aykırı olarak, dondurucuda bekletilmeye çalışılması ile artan sıcaklıktan dolayı erimesi kaçınılmazdır. Barış Süreci’nin başlamasıyla beraber, terör örgütünün çekildiği güzargahlara Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından Kalekol yapılması sonucunda Lice, tarafların güç gösterisinde bulundukları bir sahne durumuna getirildi.

Neden Lice? Lice, doksanlı yılların başında faili meçhul cinayetlerin yaşandığı, gözaltıların, işkencelerin sistemleştirildiği, Geçici Köy Koruculuğu’nun insanlara dayatıldığı ve bu baskılar sonucunda direnişin başladığı yer. Lice halkının, Kalekol yapımına itirazlarının arkasında bu travmalar yatıyor.

[quote]Liceli halkın, güvenlik güçlerine direnmesi sonucunda silahlar patlıyor ve iki kişi yaşamını yitiriyor. [/quote]

Yapılan cenaze töreninde öfkeli topluluğun taşıdığı pankartlarda ‘İntikam!’ yazısının bulunması ve Savaş! Savaş! Savaş! Barışa Hayır! sloganının tekrar tekrar atılması, kandan beslenenlerin umutlarını çoğaltmasına neden oldu. Kalekol yapımlarının ısrarla sürdürülmesi, hasta tutuklulara hiçbir tolerans gösterilmemesi, siyaset yapmak isteyen insanların terörle bağlantılı bulunarak uzun tutukluluk süreçlerine mahkum edilmesi ve çözümü kolay sorunların sürüncemede bırakılması, ‘Barışa’ olan inancın zayıflamasındaki en önemli etken olduğu da ortada!

‘Kaçırılan çocukları alın gelin, yoksa ‘B’ veya ‘C’ planlarımızı uygularız!’ tarzı bir söylemin ‘Operasyonlar mı başlayacak?’ algısını uyandırması da kaçınılmaz. Sonuç, otuz yıldır bu ülkede yaşanılan acıların tekrarı olacaktır; silahlar patlayacak, çözüm süreci unutulacak, analar ağlamaya devam edecek.

20 Mayıs 2014 tarihinde Diyarbakır Belediye binasının önünde, kaçırılan çocukların aileleri hem Kürt- Türk siyasetçilerinden hem de terör örgütü yöneticilerinden konu ile ilgili acil çözüm bekliyor. 23 Nisan 2014’te yaşları 14- 17 olan çocukların Lice’de piknik yaparken, terör örgütü militanları tarafından dağa çıkartılmaları, aslında çözüm sürecinin ne kadar zayıf ve pamuk ipliğine bağlı olduğunun kanıtı.

Demokratik Açılım:’Herkes için daha fazla özgürlük!’ sloganı ile bir buçuk yıl önce gündeme geldiğinde; cezaevlerinde Kürtçe konuşulması, Kürt enstitülerinin açılması, Kürtçe yayın yapacak televizyon kanalları, keyfi yapılan yol ve üst aramalarının sonlandırılması, dini hizmetlerin Kürtçe yapılması, Kürtçe isimlerin iadesi, taş atan çocukların yargılanmasında yapılacak düzenlemeler ‘Yol Haritası’ için yeterli olacak sanılıyordu.

Diyarbakır İslam Kongresi
Diyarbakır İslam Kongresi

Terör Örgütünün Lice’yi, ‘Kurtarılmış Bölge’ haline getirmeye çalıştığı yargısına varmak, çözüm sürecinin sona erdiğine inanmaktı! Bölgede normalleşme sağlandığında ‘Demokratik Özerklik’ istenmeyeceğini düşünmek de fazla iyimserlik olacak. Bir buçuk yıldır çatışmalar durmuş, kan dökülmemiş ise Doğuda Kürt milliyetçiliği’ne dayalı; Batıda tüm Türkiye’yi kapsayacağı iddia edilen sosyalist bir partinin kurulmasının tek amacı var: Özerk Kürdistan Devleti!’

Türk-Kürt siyasetçilerinin ve halkların vermesi gereken tek karar var: Kan mı, bölünme mi? Bu güne kadar alternatif bir söylem ve eylem geliştirilmemiş, yol haritaları yetersiz kalmış ve ülkenin en yaşamsal sorunu, siyasal çıkarlardan dolayı ötelenmişti.

[quote]Lice’de Türk Bayrağı’nın indirilmesi, insanların ölmesi, yaşanılan gerginlik, siyasilerin anlamsız ve gereksiz boş söylevleri ile ‘Tetikçiliğe’ soyunmaları, benzine kibrit ile yaklaşmaktan öte bir anlam taşımamakta. Bu ülke sayısız tabutları mezarlığa göndermeyi hiçbir zaman hak etmeyecek.[/quote]

Müslümanları, Yahudileri ve Paganları içine alacak şekilde 622 tarihinde Hz. Muhammed tarafından yapılan ‘Medine Sözleşmesi’nin amacı: Evs Kabilesi ile Hazrec Kabilesi arasında yaşanılan çatışmaları bitirmek ve adı geçen toplulukları ümmet adı altında birleştirmekti.

[quote]10-11 Mayıs tarihlerinde Diyarbakır’da, çıkış noktası ‘Medine Sözleşmesi’ olan ‘Demokratik İslam Kongresi’ düzenlendi.[/quote]

Kongrede Kürt siyasetinin yeni bir aşamaya girdiği belirtilerek: ‘Ortadoğuda din belirleyici bir faktör; Kürt halkının tamamına yakını dindardır ve tarihte Kürtlerin varoluş nedenlerinden en önemlisini ‘İslam Alimleri’ oluşturmakta; bölgede laik, ulusalcı rejimler Kürtlerin haklarını ihlal ederek, dini istismar ederek, zulümlerine kılıf giydirmişlerdi; soruna silahlı mücadele dışında sağlam politik çözümler bulunmalı; farklı dinleri, mezhepleri ve etnik grupları ile beraber Ortadoğunun tamamını içine alacak, ulus devlet ve milliyetçiliği aşacak yegane çözüm; İslam dini.’ gibi çözümlemeler masaya yatırılarak kamuoyuna duyurulmuştur.

Abdullah Öcalan’ın kongreye gönderdiği mektupta: ‘Mümin Kardeşlerim; çağdaş islami ümmetin millet birliğini anlamlı buluyorum ama bu asla tek devlet, tek millet, tek bayrak zırvalamaları anlamına gelmemektedir.’ diyerek, toplantının hangi rotada ilerlemesi gerektiğini katılımcılara da gösterir.

Lice'de Son Perde
Lice’de Son Perde

Öcalan gönderdiği mektupta; Hizbullah, El Kaide ve Işid terör örgütlerini bozguncular olarak sıfatlandırırken, faşizmi temsil ettiklerinin de altını kalın harflerle çizdi. Otoriter, laikçi ve milliyetçi faşizmin dünün ve bu günün halen acımasızca uygulanan devletçi zorbalığı da aynı çizgiye kaydığından dolayı; dinin, laiklik çelişkisi ile boğulmasını ve islamın bir yaşam bütünlüğü olduğunu da söyleyerek; terör örgütü militanlarını Hz. Ali gibi kahraman olduğunu ilan etti.

Yapılan kongrede laikliğin, ulusalcılığın, milliyetçiliğin çözüme katkısının olmayacağı belirtilerek, yukarıdaki mektup doğrultusunda sonuçlar alınmaya çalışıldı. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’ da Kürt siyasetçilerin islamla sorunu olmadığını dünya kamuoyuna gösterilmek istenildi.


Satır aralarına dikkat edilecek olunursa, Demokratik İslam Kongresi’nin asıl anlatmak istediği; BOP’un ( Büyük Ortadoğu Projesi) ileri karakolunun ancak Türkiyeli Kürtlerin olabileceği, ‘Ilımlı İslam’ çizgisinden sapmayacak tek gücün bu halk olduğunun güvencesini ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ve AB ( Avrupa Birliği) ülkelerine vermek asıl amaç. Yoksa kongrenin, çağımızda egemen kapitalist moderniteye, alternatif olarak adil, demokratik, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü islam anlayışını göstermek değil.

Işid, Rojava’da masum çocukları katlederken, Musul’u ele geçirip, Türk temsilciliklerini basarak, vatandaşlarını tutsak ederken; Lice’de ki isyanın başlaması, Kuzey Irak petrolünün, merkezi Irak yönetiminden onaysız Türkiye üzerinden dağıtılmaya çalışılması; Ortadoğu ülkelerinin ateşini tekrar yükseltiyor; yaşanılan bu kaosun mantıklı bir şekilde atlatılması gerek; aksi, coğrafyanın renginin tekrar ‘Kırmızı’ olması demek.

PAYLAŞ
Önceki yazıO’na Uyanmak
Sonraki yazı13 sayısı ve 13’üncü Cuma (Black Friday)
Hayat, sadece biyografik bilgilerimizin çoğalması için yaşadığımız anlardan ve kariyer için oluşturduğumuz '' CV'' lerden ibaret değil diye düşünüyorum. 2010 Yılında bir suçtan dolayı 6 ay kadar tutuklu kaldım ve yaşamın anlamını 180 gün boyunca sorguladım, tutsaklığın dört duvarla sınırlı olmadığını öğrendim, düşünce sistemimde ve yazdıklarımda sınırlama olmamasına ve herhangi bir konuyu tabu olarak kabul etmemeye çalışıyorum. Bu büyük bir mücadele, gelişim, dönüşüm uzun bir yol ve bu yola gönüllü çıktım.