Ölenlerle Konuşuyorum

301…

Soma’daki 301 ruh… Sonsuzluğun kapısından geçen 301 ruh. Öldükten sonra cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdiği bir dünyadan, arkalarında milyonlarca göz yaşı, tekme ve tokat bırakıp gitmiş 301 ruh. Kapkaranlık bir şehir.

soma-maden-faciasi-bakan-yildiz-dan-son-6026496_1011_o

Nerededirler acaba şimdi?

Gezi’de ölen 8’inin yanında mı? Belki de Madımak’ta yanan 37’nin…

17 yaşında asılan Erdal’ın belki?

Ne söylediklerini duyabiliyor musunuz?

Ölenlerle konuşuyorum ben, siz öldürenlerle konuşabilirsiniz. Öldürenlerin bitmek tükenmek bilmeyen cümleleri vardır. Savunma mekanizmaları. Ağlamaz öldürenler, acımaz, özür dilemez, pişman olmaz. Öldürenler daima haklıdır.

Tahammülleri yoktur öldürenlerin.

Ölmek içinse, Yahudi doğmak yeterlidir, Alevi belki. Kim olduğunuzun, ne yaptığınızın, ne söylediğinizin bir önemi yoktur onlar için. Ne olarak doğduğunuz önemlidir.

Allah uğruna,

Arabistan’da diri diri gömülen kız çocukları… beş yüzyıl boyunca cadı diye yaftalanıp yakılan binlerce kadın, cihat adıyla başlatılan yüzlerce savaş, tecavüze uğradığı için günahkar sayılıp öldürülen binlerce kadın… Konuşabilmek isterdim hepsiyle tek tek.

Ben bugün öldürenlerle değil, ölenlerle konuşacağım.

Kendi topraklarından kovularak, hiç bilmediği bir yerde ölüme yollanan Nazım Hikmet ile dertleşeceğim. Ona, 112. Doğumgününde kendi anıtını yaptıklarını, bir hiç uğruna ölmediğini söyleyeceğim.

Vietnam savaşına karşı çıktığı için ulusal tehlike olarak gösterilen ve sonunda kafasına sıkılan bir kurşun ile ölen John Lennon ile konuşacağım. Fikirlerinin kendinden sonra gelen tüm nesilleri aydınlattığını söyleyeceğim.

500 yıl geriye gidip, Londra’nın kirli taş kaldırımlarından birinde Thomas More’u bulacağım. Hümanizmin efendisini… Ona idam edilecek olmasına üzülmemesini, 400 yıl sonra aziz ilan edileceğini söyleyeceğim. Hem de Papa tarafından. Sonra birlikte kahkahalarla güleceğiz bu ironiye.

1864 yılına gideceğim, Osmanlı’ya. Simon Canaşia’nın karşılaştığı, Çerkes Soykırımı’na tanıklık eden o 91 yaşındaki ihtiyarla karşılaşıp teselli edeceğim onu. Aradan neredeyse 150 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra Bulgaristan’ın kendilerinden özür dilediğini söyleyeceğim. Tüm Çerkes’lerden özür dilediğini, şu cümlelerin sahibi olan o ihtiyara;

“Deniz kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem.”

21-mayıs-1864-büyük-çerkes-sürgünü_140611

Antik Roma’ya gideceğim. Meşhur Spartaküs’ü bulmak için. Efendilerine baş kaldıran gladyatör. Büyük köle isyanını başlatan ve o isyan uğruna acımasızca öldürülen Trakyalı köle Spartaküs. Gerçek adını soracağım ona, efendilerinin ona verdiği isimden önceki ismini. Merak etme diyeceğim, bugün öleceksin ama yüz yıllar sonra bile adını biliyor olacağız. Ve bir gün tüm köleler özgür kalacak…

30 Ocak 1948, Yeni Delhi’de Gandi’nin bahçesindeyim. Gece yürüyüşünde ona eşlik ediyorum. Tek bir damla kan dökmeden, Hindistan’a bağımsızlığını kazandırmış lider. Bapu (baba) … Az sonra onu da evinin bahçesinde vuracaklar. Kendi evinin. Pasif direnişin mükemmel uygulayıcısı. Yıllar sonra, Gezi ruhuna bile örnek olacak. Üzülme bapu diyorum, seni asla unutmayacağız. Senin yolun ve senin ışığın asla kaybolmayacak. Adını unutmayacağız. İsmin, dünyanın farklı sokaklarına sahiplik edecek. Gözün arkada kalmasın. Boşuna ölmüyorsun.

Unknown

14 Nisan 1965, Washington, Ford tiyatrosundayım. Abraham Lincoln ve eşi az sonra içeri girecekler. Balkona çıkıp, Lincoln’ün yanındaki kırmızı boş koltuğa oturuyorum. Az sonra oyun başlayacak, “Our American Cousin.” Fısıldayarak konuşuyorum, “Köleliğin sonunu getirdin. Milyonlarca siyahinin boynundan prangaları çıkardın, onlara ebediyen özgürlüklerini bahşettin ama az sonra seni öldürecekler. Merak etme adın yıllar sonra bile hatırlanacak. Hayatını anlatan filmler çekilecek ve insanlar o filmleri ağlayarak izleyecek” diyeceğim. Merak etme…

Öldürenlere söyleyeceğim bir şey yok.

2007 Ocağı. Hava soğuk. Taksim’de yılbaşından kalma süsler var. Agos’un önündeyim. Hrant Dink’i bekliyorum. “Sen öleceksin ve biz hepimiz Ermeni olacağız.” Bir günlüğüne bile olsa, hepimiz aynı ırktan olacağız. Özür dilemeyecekler. Katil zanlıların serbest bırakılacak, ama biz seni asla unutmayacağız. Ardından, barış ve demokrasi için Hrant Dink Vakfı kurulacak. Gözün arkada kalmasın…


Berkin’i bulacağım sonra. “Sen öldün ve bir ülke yürüdü çocuk. Bir ülke ağladı. Bir ülke bölündü.”

Bugün, ölenlerle konuşacağım sadece.

13 Mayıs 2014, Soma. Faciadan bir gün önce. 301 tanesi o madene son kez iniyor. Gidin buradan diyebilmek isterdim. Gidin. Ailelerinizin yanına dönün. Çocuklarınızın. Öldürecekler sizi. Öldürecekler ailelerinizi. Ama merak etmeyin… Siz öldükten sonra, yeni bir yasa tasarısı geçecek. Böyle bir facia bir daha yaşanmasın diye. Üzülmeyin, boşu boşuna ölmediniz, 301’inizin ardından yeni bir yasa tasarısı geçecek…