Türk Matematik tarihinde Salih Zeki Bey

“Bu sınıfta Cebri A’lâ (Yüksek Cebir) dersini verecektim. Evvel emirde (başlangıçta) talebemin hisab (hesap) ilmi ve Âdî Cebir’deki bilgi derecelerini anlamak istedim. Bir çocuğu tahta başına çağırdım…

salih-zeki-bey-indigo dergisi

Pek basit bir hisab suali (aritmetik sorusu) sordum. Cevap yok. Suali değiştirdim yine cevap yok. Âdî Cebir’e geçtim. Yine aynı sonuç. Bu efendiyi yerine iade ettim. Başkalarını davet ettim. Hemen bütün efendileri muayene ettim. İçlerinden birkaç tanesi yarım yamalak cevaplar verdiler. Sınıfın baş tarafında gayet cılız, ufak tefek, adeta altı yedi yaşlarında tahmin edilecek kadar ufacık bir çocuk bulunuyordu.

Teessüfüm son dereceyi bulmuştu. Artık bu kadar şâkird (öğrenci) arasında bu ufacık mahluktan ne keramet umulur  zehabiyle (sanısıyla), hatta bunu tahta başına bile kaldırmağa lüzum görmeyerek dershaneden çıkıp müdüre “Azizim! Ben bu işin eri değilim. Çünkü sınıfta kabili hitap (hitap edebileceğim) bir ferde tesadüf edemedim.” deyip gidecektim. Nihayet işi tamamlamak için; “Gel bakalım sen de küçük” hitabiyle bu yaştaki (Salih Zeki Bey o sıralar 16 yaşında) efendiyi tahta başına çağırdım. Süklüm büklüm, gayet muhteriz (çekingen) bir vaz’ (hâl) ile tahta başına geldi.Buna da önce İlm-i Hisab’dan pek basit bir sual sordum. Yaptı. Daha zorca bir mesele verdim. Pervasız onu da çözdü. Gayet çetin bir üçüncü sual daha sordum. Eli sanki makine imiş gibi bile fütur (korkusuzca, hemen) bunu da çabucak halletti (çözdü). Âdî Cebir’e geçtim. Oldukça çetin bir sual sordum. O makine el durmadı. Onu da derhal yaptı.

“Oğlum, sen de bu arkadaşlarınla birlikte mi okuyorsun, yoksa ayrıca hususi (özel) ders mi alıyorsun, sualime; “Birlikte okuyoruz efendim, fakat bendeniz riyaziyeye pek meraklı olduğum için kendi kendime çalışırım.” cevabını verdi.

“Aferin oğlum, memnun oldum.Ben şimdi çıkıp gidecek ve bir daha bu mektebe ayak basmayacaktım. Lakin şu tabii istidadın (doğal yeteneğin) beni bu fikrimden vaz geçirdi. Seni pek iyi bir riyazî (matematikçi)  yetiştirip enfes-i asarım (en değerli eserlerim) arasına dahil edeceğim, dedim ve “Adın nedir oğlum?” sualime, “Salih bendeniz efendim” cevabını verdi.

Ben o zamanlar gerek kendi derslerimin imtihanlarında (sınavlarında), gerekse mümeyyiz sıfatıyla başka hocaların derslerinin imtihanlarında not verme hususunda gayet mümsik (eli sıkı) idim. İmtihanları ciddi bir surette yapar, yarım not fazla veya eksik vermemeye gayret ederdim. O sene nihayetinde Darüşşafaka’da icra olunan (yapılan) imtihanlarda Salih Zeki Bey’in sınıfına  yüksek cebirden yedi tane mühim ve çetin teoremle meseleler vermiştim. İmtihanlar yazılı idi. Salih Zeki bey’in imtihan kağıdını tetkik yollu okuduğum zaman, o ifade açıklığı o veciz ve güzel problem çözümleri karşısında hayret ve hayranlık duymaktan kendimi alamadım. Not hususunda  o derece cimriliğime rağmen Salih Zeki’ye, elim, not olarak, ihtiyarım (isteğim) dışında  + ∞   (müspet, namütenahi, artı sonsuz)  yazıvermiş!”

Yukarıdaki satırlar Mehmet Nadir Bey’e ait. (Daha sonra Darülfünun’da – Bugünkü İstanbul Üniversitesinde – profesör olarak görev yapacak) Bu anı da matematik öğretmenliğini yaptığı Salih Zeki Beyle ilgili… Mehmet Nadir Bey’in Darüşşafaka’da matematik öğretmenliği yaptığı yıllara ait. İlk gittiği okuldan, afacanlığı gerekçe gösterilerek, alınması gerektiği ninesine tavsiye edilen Salih Zeki Bey; önce bir zanaate verilmiş, sonra da Darüşşafaka’ya kaydedilmiştir. O yıllarda, okuldan alınmasını tavsiye edilen hocası, Salih Zeki Bey’in başarılarından sonra büyük  pişmanlık yaşamıştır. Bütün büyük insanların başına gelen, bir türlü sıradan olamamak kaderi, Salih Zeki Bey için de geçerli olmuş; o da başlangıçta anlaşılamamış ve kabullenilememiştir.

Kıymetli okuyucularım, Celal Saraç’ın Salih Zeki Bey, hayatı ve eserleri kitabından söz etmek istiyorum size… Kitap, Kızılelma Yayıncılıktan çıkmış. 2001 İstanbul baskısı. Yayına, Yeşim Işıl Ülman hazırlamış. Şimdilerde baskısının tükendiğini görüyoruz internet ortamındaki büyük yayıncılıklarda. Beni sevindiriyor bu türden sonuçlar. Demek ki, diyorum birileri okuyor; haberdar oluyor değerlerimizden. Çünkü sonuç olarak bir roman değil bu, bir bilim adamının biyografisi…

Bu arada bu çalışmayı yapan Celal Saraç Hoca’dan da söz etmeden  geçmemek  lazım. Hocanın çalışması,  Salih Zeki Bey hakkında, kitap çapında, yapılan tek yayın. Eğer benim bilmediğim bir başka yayın varsa bilmek isterim. Celal Saraç 1906 Bağdat  doğumlu. İstanbul Yüksek Mühendis Mektebini bitirmiş. 1932’de Fransa’da Dijon Üniversitesi Fen Fakültesi’nden yüksek lisansını tamamlayarak ;  aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi’nde Gaston  Bachelard’ın Bilim Tarihi ve Bilim Felsefesi Derslerine devam etmiş. Memlekete  döndükten  sonra 1943’de profesör olan Saraç, fakülte dekanlığı, Ankara  Üniversitesi Senato üyeliği, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliği ve Klasik Eserler Tercüme Bürosu üyeliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürlüğü yapmış. 1962’de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Genel Fizik Kürsüsü profesörlüğüne seçilen Celal Saraç, 1963’de rektörü olduğu Ege Üniversitesi’nden 1976 yılında emekli olmuş. Saraç,  22 Ağustos 1998’de İstanbul’da  ebediyete uğurlanmış. Saraç Hoca, hayat boyu başarı ve hizmetlerinin  yanında , Salih Zeki Bey hakkındaki bu biyografi çalışmasıyla bile rahmet ve minnetle anılması gereken bir bilim adamımız.

Kitaba dönecek olursak, 188 sayfalık bu nadide çalışmada, Salih Zeki Bey’in hayat  hikayesi, bazı makaleleri, eşsiz eseri Asâr-ı Bâkiye, Kamus-i Riyaziyat, Salih Zeki Bey hakkında yazılanlar ve Salih Zeki Bey’in bazı kütüphanelerde mevcut yayınlarının listesi bulunuyor.

Salih Zeki Bey, günümüzde, Babil Yayıncılıktan iki cildi yayınlanan Asâr-ı Bâkiye’ yi niçin yazdığını kitabın önsözünde şöyle ifadelendirmekte: “Öyle müselsel (zincirleme) ve mufassal (ayrıntılı) bir matematik tarihi yazacak değilim. Böyle bir tarih, beşer zekasının doğuda, matematik gibi önemli bir şubede takip ettiği terakkiyi (ilerlemeyi)göstereceği cihetle (yönüyle) pek mühim olurdu. Fakat bunda medeniyet oluşumlarının da yeri ve tesiri olacağı, fakat o zamanlar bu yolda yazılmış bir Medeniyet Tarihi’nin bulunmaması dikkate alınırsa, yazılacak eser sadece faraziyattan(varsayımlar) ve şahsi yargılardan ibaret olurdu. Ben matematiğin her şubesine dair muhtelif zamanlarda yazılmış temel kitaplara dayanmak suretiyle doğu bilginlerinin eski Yunan matematiği üzerine neler eklediklerini ve bunları batılılara ne seviyede teslim ettiklerini göstermeğe çalışacağım. Maksadım parlak ifadelerle doğu matematikçilerini övmek değildir. Belki asırlardan beri kütüphanelerde saklı bulunan matematik kitaplarının içeriğini ortaya koyarak gençlerimiz uyarmak ve dikkatlerini çekmektir. Kitabımı dört bölüme ayırdım ve ona, meşhur matematikçi ve filozof Ebu Reyhan el-Biruni’nin hatırasına ithafen Asâr-ı Bâkiye adını verdim.”


Ülkemizde, halihazırdaki hemen her düzeydeki matematik eğitiminin temellerinin Osmanlı Devleti zamanında Salih Zeki Bey tarafından atıldığını söylersek mübalağa yapmış olmayız sanıyorum.

Merak ettiyseniz okuyun… Okunmayı ve bilinmeyi hak ediyor bence…

**


Matematik ve kutsal metinlerde 40 sayısının önemi

Hurufilik ve Sayıların Önemi