Kara Yıl 1993 ve Toplum Vicdanı

Her milletin kara zamanları, toplumsal belleğinden silip atamadığı kötü olayları vardır. Uygar ve necip milletleri farklı kılansa bu olaylardan ders çıkartmaları ve her ne olursa olsun, hukukun gereğini yerine getirmeleridir. Ülkemizin 1993 yılında kara bir leke olarak yaşadıkları da, hatırlamak istemediğimiz ve her biri ardı ardına sıralanmış kara olaylarla dolu…

 1993 Yılı

Büyük milletler, kanun dışı her olayın hesabını sorar ve gelecek nesiller bunlarla tekrar karşılaşmasın diye hukuki ve toplumsal yaptırımlarını hiç çekinmeden uygularlar. Oysa bizim için 1993 yılı, gözümüzün önünde cereyan eden karabasanlarla geçti. Maalesef devlet ve toplum olarak, bunların hiçbirinin hesabını göremediğimiz için gelecek nesillere sadece kaygıları ve karabasanları miras bırakmış olduk…

1993’teki olaylar araştırmacı gazeteci ve yazar Uğur Mumcu cinayeti ile başladı. Birileri geldi, 24 Ocak 1993 günü sabahı başkentin ortasında güpegündüz aydın insanlarımızdan birini katletti. Bu hunharca saldırı hiçbir zaman aydınlatılamadı. Aydınlatılmak bir yana topluma bu yönde bir inanç ve bir umut dahi verilemedi

Bu ülkenin bir aydını arabasına yerleştirilen bir bombayla ailesinin önünde yok edildi. Ne devlet, bu katliamın izini sürebildi. Ne de toplum, yok edilen bir aydınının arkasından mumlar ve meşaleler yakabildi. Biliyorduk ki, bu yara hiç kapanamayacaktı ve başka aydınların da aramızdan kayıp gitmesine hep böyle göz yumulacaktı…

Henüz Uğur Mumcu’nun yası bitmeden 5 Şubat 1993 tarihinde eşi ve iki çocuğuyla Anavatan Partisi Milletvekili Adnan Kahveci’nin trafik kazasında yaşamını yitirdiği haberi geldi. Yeni yapılan otobanda ters yöne girmişlerdi. Bu kazanın üzerindeki şüpheyse hiç geçmedi… Devlet, bu kazayı aydınlatmak ve toplum vicdanını rahatlatmak için gerekli hiçbir şeyi yapmadı. O şüphe, hala bugün de içimizde duran şüphedir.

Toplumlar, belleklerine kazınan şüpheleri içlerinden atamazlarsa refah ve huzur dolu toplumlar olamazlar. Yirminci yüzyılın sonundan yirmi birinci yüzyılın toplumuna işte bu kaygı ve şüpheler miras kaldı…

17 Şubat günü ise Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in askeri uçağı havadayken arızalanarak, yere çakıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde dönemin en önemli askerlerinden birisi de, böylece yine büyük şüpheler içinde aramızdan ayrılmış oldu. Bu kaza da, toplum bilincinde tüm yönleriyle hiçbir zaman izah bulmadı.

Uğur Mumcu’nun öldürülmeden önce terör örgütü ile ilgili önemli ipuçlarına ulaştığı, Eşref Bitlis’inse ölümünden sadece on gün önce İncirlik Üssü’nden kalkan ABD uçaklarının terör örgütüne yardım dağıttığını açıkladığı ve daha önemlisi Turgut Özal’ın Kürt sorununu çözme planını destekleyen tek asker olduğu biliniyordu…

Nitekim bu karanlık dolu 1993 yılı, çok geçmeden bu sefer 17 Nisan sabahında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şüpheli bir kalp krizi ile devam etti. Turgut Özal’ın ölümüyle ilgili şüpheler günümüzde dahi sürmeye devam ediyor. Yine şu tesadüfe bakın ki, terör örgütünün ateşkes ilan ettiği günün ertesinde devletin cumhurbaşkanı ansızın aramızdan yitmişti.

Kimisi alenen, kimisiyse sinsi maskelerin arkasında meydana gelen bu ölümler, ülkemizin çok önemli değerlerinin arka arkaya kaybedilmesine neden oldu. Bundan önemli olansa bu milletin kendi değerlerini koruma, onların izinden gitme ve onların hesabını sorma konularında sınıfta kalması oldu. Birileri gazeteci, siyasetçi, asker demeden bizim kıymetli insanlarımıza kıydılar ve biz, toplumsal olarak bu trajik olayların karşısında gerektiği kadar dik duramadık, hesap soramadık.

İşte bu yüzdendir ki, bu toplumun bilincinde ve ruhunda yer etti korku, kaygı, şüphe ve sinmişlik… İşte bu yüzdendir, bugün de Hrant Dink, Rahip Santoro, Zirve Yayınevi, Muhsin Yazıcıoğlu ve Uludere gibi nicelerinin yaşanması…

Ölümün kimi ve hangi tarafı aldığına değil, bizim toplum ruhumuza ve gelecek nesillerimizin zihinlerine nasıl bir zehir akıttığına, nasıl bir darbe vurduğuna bakmadığımız için ölmeye devam ediyoruz…

Madımak KatliamıTerör örgütünün ateşkes kararına ve Bakanlar Kurulu’nun 25 Mayıs 1993’te örgüte yönelik genel af gündemiyle toplanma planına karşın o gün Malatya – Bingöl karayolunda 35 er öldürüldü. Silahsız askerler, bunun istihbaratını alan teröristlerce kurşuna dizildi.

1993 yılının Temmuz ayına gelindiğindeyse bu kez karanlık eller, Sivas’ta harekete geçmişti. Cennet hayali kuran vicdansız eller 33 aydın ve yazarın yakılarak, öldürüldüğü Madımak Oteli’ni cehenneme çevirmişlerdi. Yüce Yaradan’ın kıyametinden önce masum insanları diri diri yakmayı kendilerine reva görmüşlerdi. Oysa alemlerin rabbinin cenneti kime hak göreceğini, kimi narına atıp yakacağını bilmezden gelmişlerdi…

Madımak’ta yakılan ateşler bu toplumun ruhunda kor olmuş, hala duruyor.

Yüzyıllar geçse de, o kor geçmeyecek. Bizler öleceğiz, çocuklarımız ölecek, torunlarımız ölecek, ama o kor bu toprakların zihninde hep duracak…

Sivas’taki katliamdan üç gün sonra ise otuz üç vatandaşın kurşuna dizilerek, öldürüldüğü Erzincan Başbağlar Katliamı yaşandı. Kimisi bunun Sivas’ın intikamı olduğunu öne sürdü. Toplumun en hassas noktaları tahrik edilmeye devam ediliyordu. Büyük bir mozaik timsali olan bu toplum, sağduyulu davranmasını bildi.

Daha bitmedi, 1993 yılının bu ülke toprakları üzerindeki karabasanları… 4 Eylül’de HEP’in kurucularından Mardin Milletvekili, 22 Ekim’de Lice’de Tuğgeneral Bahtiyar Aydın ve emekli binbaşı Ahmet Cem Ersever öldürüldü.

Ölmek de, bir şey yok… Ölürüz, doğarız, yine ölürüz… Ölümleri anlamamak da, ölenlere sahip çıkmamak da, bu sinsi ve haince ölümleri vicdanımızda aklayamamak da, sorun var.

Bu sorunlar, gelecek nesillerin de bu travmalardan kurtulamamasına neden olacak. Geçmiştekiler öldükleriyle kalacaklar, ama gelecektekiler de bu acılardan ve korkulardan sıyrılamayacaklar…

1993 yılındaki bu cinayetler ve suikastler başta olmak üzere değerlerimizin ve aydınlarımızın yitip, gitmelerinin peşine hiç bir hükümet adamakıllı düşemedi. Hukuk devleti olduğumuzu söyleyedururken hiçbir suikastçiyi ve perde arkasındakileri hukukun önüne çıkartmayı başaramadık. Ve toplum olarak, ölülerimizi kıyaslamadan bir bütün şekilde milyonlarca yurttaş bir araya gelemedik. Ne meydanlarda, ne bilinçlerde…


1993 yılı kara bir leke olarak geçmişte duruyor. Peki siz, onu temize çekip, geleceğe güvenle ve vicdanla bakabiliyor musunuz? Son sözümüz rahmetli Uğur Mumcu’dan olsun…

“Vurulduk ey halkım, unutma bizi…”